01 Şubat 2021

Müzikhol, cazbant, kokain: "Müzik ve Sanat Hareketleri" dergisinden panoramalar (1)

Erken Cumhuriyet döneminde, durumdan vazife çıkaran "entelejansiya"nın kültürel reflekslerini anlama açısından Kadro Dergisi (1932-35, 36 sayı) ne kadar önemliyse, daha spesifik bir proje olan "musiki inkılabını" anlama açısından Müzik ve Sanat Hareketleri Dergisi de o kadar önemlidir. İlk olarak var olan batılı popüler müziklere ("caz") dair yaklaşımlarına bakalım

Geçen hafta Kent ve Caz Mekanlarına ilişkin bir webinar'a katıldım. Pandemi döneminde iyice öne çıkan ama dijital geleceğimde artık tartışmasız yer alacağı kesin bu iletişim biçiminin bana hatırlattığı bir dergiden söz etmek istiyorum: Müzik ve Sanat Hareketleri (MSH). Erken Cumhuriyet dünyasının "anti-emperyalist" bir havası, entelektüelleri bakımından tepkisel bir kültürel refleksi olduğunu söylememe gerek bile yok. Çünkü, henüz İstanbul'un işgal edilmesinin üstünden (1918-22, "Mütareke" yılları) çok zaman geçmemiş ve yeni bir ulus-devlet "millî heyecanlarla" kurulmaya başlanmıştır. Böyle bir dönemde, bazı "seçkin" gruplarının öne çıkmaması düşünülemezdi zaten. Ama bu iş sadece "talip" olmakla olmuyor, ikna etmek de gerekiyor. İknanın da tek yolu var, inandırıcı bir dille yazmak. Kadro Dergisi üzerine onlarca makale, tez, kitap yazıldı ama MSH üstüne daha da çalışılması gerekiyor bence, tabii ki arasıra referans veriliyor ama yeterli olduğu asla söylenemez. Bu dergiyi, neden çıktığını anlamak için bir diğer dergiye, Mildan Niyazi'nin çıkardığı Nota Dergisi'ne bakmak da gerekiyor. Çünkü, iki derginin var olan müziklere yaklaşımı birbiriyle tamamen zıt ama bu işi bir sonraki yazıya bırakmak, bu ilk yazıda "caz" müziğine odaklanmak istiyorum.

İlk bakışta "caz" jenerik olarak, batıdan gelen, ritmiyle öne çıkan, dans edilen, popüler eğlence müziklerine işaret eden bir müzik türü olarak düşünülse de, öte yandan bir başka batı-kökenli müzikle (tango ile) hemen ayrıştığı da özellikle belirtilmelidir. Çünkü, hem "caz" hem de türdeşi olan "tango" aynı zaman diliminde (Osmanlının çöküş dönemi ve özellikle mütareke İstanbul'u) bu topraklara gelmiş ve deyim yerindeyse, Tango "iyi çocuk", Caz ise "kötü çocuk" olmuştur. Tango hızla "yerelleşebilmiş", Osmanlı'nın "ince saz" anlayışına yakın bir "Türkçe Tango" olarak şekillenmiştir. "Lâtif" bir dansı da olan bu "Avrupaî" müziğin Cumhuriyet elitinin, "anti-emperyalist" hislere rağmen, kabul edebileceği bir yönü olduğu aşikârdır. Öte yandan, neredeyse "kaba saz" havasında çalan cazbant gruplarıyla, "aşırı" gürültülü ses evreniyle, sert danslarıyla "letafetten" uzak olan cazın anlam dünyasına "kirli" demek bile yetmez, basbayağı berbat ve gençliği etkileme gücü düşünüldüğünde ürkütücüdür. Nitekim, "yerelleşemediği" için (Türk cazı olarak düşünülebileceğimiz ilk örneklerle ancak 1960'ların ikinci yarısında karşılaşabildiğimiz düşünüldüğünde) "caz" jenerik olarak, "millî bünyemize uymayan ecnebi" bir müzik olarak algılanmıştır. En azından, kültürel çevrelerde oldukça güçlü bazı aydınlar tarafından. "Alaturka" (Osmanlı Sanat müziklerinden gelen ama aynı zamanda popülerleşen, şehir kültürüyle bütünleşmeye başlayan "şarkılar") ile de araları pek iyi değildir ama, (hoş, bazıları gizliden gizliye severek dinler!) popüler "caz havaları", özellikle batı klasik müziği dinleyen ya da devrin bir başka önemli müzik eliti olarak belirmeye başlayan "halk türküleri derleyenler" için korkunç bir gürültüdür!

Dârü'l Elhan tarafından halk ezgilerini derlemek için Batı Anadolu'ya gönderilen ve İstanbul'daki liselerde görev ifa eden müzik öğretmenler Seyfettin ve Sezai Asaf kardeşlerin, 1926 yılında yayımlanan Yurdumuzun Nağmeleri kitabındaki "cazbant" tarifi bence durumu özetlemek için yeterlidir. Bu, Eski Türkçe basılmış kitabın tıpkıbasımı ve çevrimi F. Reyhan Altınay tarafından yapılmış ve 2008 yılında yayımlanmıştır. Okuyalım:

Irkçılıkla karışmış bu tanımın 1930'lerin yükselen anti-liberal ve faşizan bir dille yazılmasından öte, esas vurgusu, yukarda sözünü ettiğim korkudur. Bu müzik gençler tarafından sevilmekte, üstelik dans da edilebilmektedir. Yani, gençler birbirine fazlasıyla yakınlaşabilirler. Müziğin kendisinden öte icra edildiği mekânlar ("müzikholler") da bizatihî tehlikelidir. Birazdan şiirini de paylaşacağım Ercüment Behzat (1903-1984, soyadı kanunu ile Lav soyadını alacak), daha henüz ilk sayıda (MSH Dergisi), kime yazıldığı kapakta açıkça zikredilen ("Büyük şehir belediye reislerimize") bir tür "manifesto" yazar. Kadro Dergisi'ndeki yazılardaki o alttan alta "buyurgan" üslûp bu dergi de sezilir. Günümüz cazseverlerinin sinirlerini yerinden hoplatabilecek bu yazıyı yayımlamak gerekiyor. Çünkü, dönemin havasını anlamak için oldukça iyi bir örnek.

 

Sadece basit bir manifesto değil, aksine planlı, programlı bir öneri içeriyor bu yazı. Rüsum vergisiyle bir tedbir önermekle kalmıyor, devrin müzisyenlerinin durumunu da anlatıyor. Kaliteli müzisyenlerin iş bulamadıkları için caz çalmaya başladıklarını söylerken şu tehlikenin de altını çiziyor. "Yeni müzikte dağarcığı boş olan milletlerin başında geldiğimiz için", bu korkunç müziğin bir mikrop gibi içimizi kemirdiğinden dem vuruyor. "Sinir müziği" adını verdiği bu müziğin "Beyaz Ruslar" tarafından getirilen morfin ve kokainle buluştuğunu ve sadece İstanbul'un çeşitli semtlerinde değil, Anadolu kasabalarında da alıp başını gittiğini söylüyor. Oldukça ilginç olan bu düşüncenin sadece Lav'a ait olduğunu sanıyorsanız çok yanılırsınız. Örneğin, devrin en önemli edebiyatçılarından olan Peyami Safa'nın Sözde Kızlar romanına bir bakın, ne demek istediğimi anlarsınız. Şimdi Ercüment Behzat Lav'ın köşe yazarı kimliğinden uzaklaşıp, edebiyatçı yanına bakalım. Devrin ilginç şairlerinden biridir Lav, birçok farklı sıfatla ("sürrealist", "kübist", "fütürist" ve tabii ki "anlaşılmaz") tanımlanan Lav'ın ilk kitabı olan S.O.S'de çok ilginç bir şiiri var ve bence hiç de anlaşılmaz değil. Uzunca olan bu şiirden üç parçayı art arda ekleyerek yazıyorum.

Çizilen manzara oldukça manidâr. Cazın mekânı müzikholler, cazbantın çaldığı müziğin "kaba saz"a benzeyen nağmeleri var, bu mekânda içki, kokain, her türden sefahat ya da sefalet ortaya çıkıyor ve en fenası, tüm bunlarla "at başı dizgin tutan" dans var, ucuz kadınlarla dans ediliyor. Ne kadar ilginç değil mi? Bu "batıcı", hatta basbayağı "solcu" olarak bilinen "münevverânın" iç dünyaları aslında ne kadar tutucu ve acımasız.

Tabii ki iş sadece belediye, rüsum vergisiyle bitmez, eldeki en önemli propaganda aracı olan radyonun kullanılması da derginin odağında. Kitle iletişiminde, müzik de dahil, şüphesiz ilk sırada yer alan radyo mecrasının dergide sürekli bir köşesi var. Kadrocu hareketten Vedat Nedim (1897-1985, soyadı kanunu ile Tör soyadını alacak) ki kendisinden birazdan söz edeceğiz, Kadro kapandıktan sonra Ankara Radyosu müdürlüğüne (1938-44) gelecektir. "Tesadüf" bu ya, yakın arkadaşı (aralarındaki yaş farkı nedeniyle, "abisi" de denebilir) olan Ercüment Behzat da Ankara Radyosunda Spikerlik ve Yayın Şefliğine gelecektir (1937-43). Dergideki radyo köşesinde kimin yazdığına dair bir imza yok ama, büyük bir olasılıkla Lav'ın yazdığını tahmin etmek pek de zor değil. Okuyalım.

Yazıldığı üzere, "yığın terbiyesinde radyo" alt-başlığı bile radyonun nasıl bir işlevle tahayyül edildiğinin ipucunu veriyor. Caza dair değerlendirme ("müzik değeri sıfırdan aşağı caz havaları") yeterince açık zaten. Peki, bir an durup soralım: Elitler katında bu kadar tepki varken, neden sahiden çalınıp duruyor bu "caz havaları" biricik radyomuzda? Popüler kültürden, global kapitalizmden anlamamanın basit bir tezahürü. Çünkü, bu plaklar dünyada da popüler ve radyo dönemin batıda moda olan plaklarını almak istediğinde alınabilecek başka da bir şey yok! O nedenle, plak çalınmak zorunda kalındığında "caz havaları" çalınıyor, onu ikame edebilmek için canlı ("emisyon" deniyor) yayınlar yapılıyor ama orada da, batı "hafif müzikleri" bağlamında, ya tangolar çalınacak ya da "dans orkestraları". Üstelik, caz ve tango orkestralarında da hemen hemen aynı müzisyenler çalıyor. Zaten müzisyenlerin "caz müziği" ile bir alıp veremedikleri yok, müzik mekânları (müzikholler, pavyonlar, barlar) da dolup taştığına göre, dinleyicinin de bir derdi yok. Derdi olan, "dertli" olan kültür elitleri, münevverân! Zaten bir de, bir türlü ortadan kaybolmayan "alaturka" var, ona iyice can veren popüler "Arap filmleri", dil korkusu (Arapça) zorunlu olarak "yerelleştirilen" (Türkçe söylenen) filmlerdeki şarkılar. Durum zor velhâsıl, altından kalkılacak gibi değil. Nitekim, kalkılamıyor, bir yandan alaturka, öte yandan caz ve dans havaları memleketin popüler müzik evrenini ve beğenisini şekillendiriyor.

Şimdi, 1950'lere gidelim. Radyoda caz programları yapan Erdem Buri'nin bir yazısından söz ediyor Derya Bengi (50'li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük, sf. 100) o çok faydalı (bu konuları merak edenlere özellikle tavsiye ederim) dizi kitaplarından birinde. Önce okuyalım.

Kahramanımızdan daha önce söz etmiştim, Vedat Nedim Tör, yani Ankara Radyosunda yıllarca müdürlük yapmış bir kültür şahsiyeti, ayrıca oradan ayrılmış ama kültür dünyasındaki ağırlığı asla azalmamış, aksine artmış, biyografisine bir göz atarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Erdem Buri'yi severiz ama yazıda "onu tanımam etmem" demesinin pek bir önemi yok, o esnada çalıştığı İstanbul Radyosunun ilk deneme yayınlarını yapan, istasyonu bizatihî kuran Tör. Alıntıda benim asıl ilgimi çeken, "galiz sesli caz" tanımlaması oldu. Yıllarca radyo müdürlüğü yapan birinin caza dair böyle bir algısı olması yeterince manidâr değilse nedir? Bu lafı ne zaman, nerede etmiştir diye araştırdığımda, radyo müdürlüğünden sonra yıllarca editörlüğünü yaptığı, devrin önemli dergilerinden olan Aile Ev Dergisi'nde (1947-1952, 3 Aylık, 22 sayı) yazdığını, Sevim Odabaş'ın makalesinde ("Aile Ev Dergisi ve Biyopolitika (1947-1952)". FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, Sayı 13, Haziran 2019) yazdığını gördüm.

Nasıl bir inatçılıktır bu? Eskisi gibi siyahî ırka falan gönderme yok ama bu sefer, yine "sözde" bir iddia kullanılıyor: "Amerika'da bile gittikçe artan bir hoşnutsuzlukla karşılanan bu gibi kültür ve sanat dışı yayınlara…" diye devam ediyor. Kimmiş acaba bu karşı çıkanlar, o pek belli değil. Sol bir entelektüel olarak bilinen Tör'ün caz ile meselesini Hollywood filmlerine bağlamasını biraz anlıyorum ama o filmlerde sadece caz çalındığını sanması da farklı bir "bilgisizlik" düzeyine işaret ediyor. Artık sayıları çok azalmış da olsa, Ercüment Behzat Lav ve Vedat Nedim Tör gibi batılı popüler müziklerden hiç hazzetmeyen, batının sadece "ciddî müziklerini" (Batı Klasik Müziği) dinlememiz gerektiğine inanan bir "entelejansiya" hemen her zaman varoldu bu topraklarda. Caza dair değerlendirme, Müzik ve Sanat Hareketleri Dergisinin sadece bir veçhesiydi, dergideki diğer vurgulara bir sonraki yazıda devam edeceğim.

Yazarın Diğer Yazıları

Küçük mucizeler, ölümsüz eserler, ekalliyet ve operet: "50 Yıllık Türk Musikisi" kitabından isimler (3)

Mustafa Rona'nın 1960 Yılında yayımlanan "50 Yıllık Türk Musikisi" isimli antolojisindeki isimlerle hemhâl oldukça çok katmanlı, çok değişkenli ama hiç de kaotik olmayan bir dünyayla karşılaşıyoruz. Bunun sırrı Osmanlı şehir kültürünün "kozmopolit" evreninde gizli

Popüler olanları ne yapacağız? | "50 Yıllık Türk Musikisi" kitabından isimler (2)

Bir önceki yazıda Mustafa Rona'nın 1960 Yılında yayımlanan "50 Yıllık Türk Musikisi" isimli antolojisinde Osmanlı Sanat Müziğinin nasıl kavramsal olarak "Türk Musikisine" dönüştürülmeye çalıştığını aktarmaya çalışmıştık. Ama eldeki malzeme gerçekten bu işe elverişli miydi? Sevilen ve aslında "piyasa" müziği yapan popüler besteci ve icracılara da bakarak bu projenin mümkün olup olmadığını anlamaya çalışacağız

"50 Yıllık Türk Musikisi" kitabından isimler (1)

Mustafa Rona'nın 1950'de yayımlamayı planladığı ama ancak bir on yıl kadar sonra yayımlanan "50 Yıllık Türk Musikisi" isimli antolojisine baktığımızda ilginç yaşam öyküleri ve anlatımlarla karşılaşıyoruz. Bestekârların kim olduklarına odaklanan anlatıların ardında bir kimlikler zenginliği, bir usta-çırak pedagojisi, bir geleneği övme ve aynı zamanda bir üslûbu muhafaza etme gayreti var