03 Temmuz 2012

Hişt, bizim kuşak, sözüm sana

Biz çok berbat bir nesiliz. Politika bilmeyiz, Mimar Sinan bilmeyiz, bilsek de ondan başka mimar olarak bir kendi amcamızın oğlunu biliriz, tarih bilmeyiz, ekonomi bilmeyiz

Biz çok berbat bir nesiliz. Politika bilmeyiz, Mimar Sinan bilmeyiz, bilsek de ondan başka mimar olarak bir kendi amcamızın oğlunu biliriz, tarih bilmeyiz, ekonomi bilmeyiz.

Kazık kadardık, ama rahattık, öğrenecektik daha, oturup bir sindirecektik. Olmadı.

Hop mop derken dünyayla tıkır tıkır senkronize oluverdik. Televizyonun yanına gidip düğmelere basarak çat çut kanal değiştirirken iOS 6’yı iple çekmeye başladık birden. Cidden ip aracılığıyla yani bence. Halatlarla. O kocaman düğmelerle cebelleşirken ne oldu da düğme kadar Apple TV kumandalarımız oldu, hatırlamıyorum. Ama bir şeyler yanlış gitti. Biliyorum çünkü dışarıdan ne kadar sanal ve fişek gibi takılıyorsak, içimiz bir o kadar koca koca, kaba saba. Çünkü kolaylığa, çabukluğa, inceliğe alışık değiliz.

Biz büyürken her şey büyük işti. Konuşmak işti, yazmak işti, birine ulaşmak işti. Kaba saba, koca koca şeylerin dünyasıydı bizimki.

Sakız şişirmek diye bir iş vardı. Ciklet diye bir şey vardı. Çiklet daha doğrusu, böyle çakkıdı çukkudu, kocaman bir şey yani.

Sakız dediğin, büyük balonlar yapmak içindi. Pembe balonların ekranı kapladığı reklamlar. Patlatınca saçına yapışacak kadar büyük olabilen balonlar. Harikulade.

Şimdi huuuuuuuşşşşş diye nane havası vermek üzerine sakızlar. Beyaz ırkın organik yemeklerini yedikten sonra sağa sola yeşil nefes verdiği bu dünyaya biz de hemen alışıverdik. Omega 3’lerimizi alalım, üzerine huşşşş’layalım. Ne oldu o koca balonlara, elimize ayağımıza yapışan sakız parçalarına, bilemedik.

\

Şimdi spor salonlarında aynada ince ince kendimizi seyrediyoruz, sonra atıyoruz ağzımıza naneli sakızları, onun da yarısını çiğniyoruz. Bir kutuda yirmi tane var zaten, incecik. Ne diye yarısını çiğniyorsun? Hadi Tipitip olsa neyse. Bir tanecik o. Büyük olay. Onun yarısını şekeri bitene kadar çiğne, yarısını koca burunlu karikatüre sar, sakla.

Eskiden sakız seçmek bir işti. Silgi almak da bir işti. Kokulu silgi. Arı Maya’lı, pembe veya yeşil. Artık modun neyse onu alırken, o silgi simsiyah olup kaybolana kadar pembe misin o hafta, yeşil mi, alırken iki saat burnuna dayayıp koklaya koklaya düşün.

Sakızlardaki şeker zararlıymış meğer, kokulu silgiler kanser yapıyormuş. Yok şimdi. Kokulu silgi yok ama havadaki oksijen oranında %0.03 azalma var. İncecik oldu oksijen seviyemiz. Narin şimdi. Güneşlenirdik eskiden. Ambre Solaire vardı, kopkoyu kahverengi. Sıfır koruma. Dök üstüne. Onu dök, kola dök üzerine. Eline ne geçerse boca edebilirdin yanmak için eskiden. 7 saat güneşte oynardık, hiçbir yerimizde koyu lekeler olmazdı. Mis gibi kokardık amre solaire ambre solaire. O reklamdaki sarı bikinili kız n’oldu, nerede o kız şimdi ‘Feys’te var mı, bizim jenerasyonun merak konusu.

Sevdiğin şarkıyı bulmak bir işti eskiden. Duyduktan sonra evde bin saat radyo açık takılırdın. Belki 1 hafta, belki 3 hafta beklerdin kardeşim. “O şarkı yok bende.” Hayatının en üzücü cümlesi. Bir şarkının “sende” olması, büyük emek işiydi. Sonra bir gün, sen içerde Gülten Dayıoğlu okurken başlardı parça. Ah o depar, ah o depar, her şeyi yıkarak radyonun olduğu odaya koştuğun, hayatının deparı. Yetişip record’a bastığın an, o ne gururdu yarabbim. O ne güzel duyguydu. Tam işte o gururu yaşarken, tam “Oh yakaladım” diye sevinç çığlıkları atarken, sunucu (ince, fişek DJ değil, homur homur ‘sunucu’) konuşmaya başlardı bazen... Aghhhhhh... Suuus kayıttayım be adam. Bütün millet kayıttayız be adaaaaaam...

Ah o özene bezene yaptığın karışık kasetin kabındaki satırlara hiçbir şarkının ismi sığmaz. Ah o geniş geniş başlarsın yazmaya koca ellerinle, sığmaz, sonuna doğru okunmaz artık. O son kelime okunmaz. Bu yüzden “müzik” dükkanlarında “doldurttuğun” kasetlerin kaplarında o hattatlarca yazılmış yazılara bakar durursun. “Bir gün ben de böyle dolduracağım burayı, birgün ben de bu kadar ince olacağım, narin olacağım, biliyorum.”

Eve girince “Beni arayan oldu mu?” diye dev bir soru vardı eskiden. Telefon dediğin, insan gibi bir şeydi. Sen, annen, baban, telefon, abin takılıyordunuz evde. Soyağacında kardeşten önce gelirdi kendisi yani. Yeri ayrıydı. Kapıdan girer girmez lönk diye.

Arkadaşını aradığında telefonu o açsın diye dua ederdin. Bazılarının anne babaları “Alo” dedikten sonra arayanın sen olduğuna hiç sevinmezlerdi. Onlardan nefret ederdin. Bazen onlar açınca kapatırdın telefonu güm diye, o derece. Kim aradı kimbilir, düşünsün dursun. Arkadaşının babasını hiç görmediysen çok gıcık bir insan olduğunu düşünebilirdin sırf bu yüzden, “Hummm bi dokka” falan diye telefonu veriyor Selin’e, kabus gibi bir adam. Büyük ihtimalle bir dev.

Özellikle babaların “Alo” deyişleri çok farklı olurdu birbirinden. “Efendim” diyen, “Eeefendim” diyen, “Buyrun” diyen ve “homur humur” diye telefonu açan babalar olarak dörde ayrılırdı evin direkleri. Dördünü de ayrı ayrı işletirdin sen de. İntikamını bu şekilde alırdın. “Telefona üfler misiniz” falan. Büyük olay. Bir hafta gülersin buna. Uzun uzun.

Sakız şişirmek, sevdiğin şarkıyı bulmak, telefon açmak, televizyonun açılması, kapanması, bunlar hep büyük işlerdi, bizim işlerdi. Ama bize bir haller oldu. Bana bir haller oldu. Ne ara tıkır tıkır sağa sola bulaşmaya, zehirrr gibi incecik espriler yapmaya, hoppidi hoppidi lafı gediğine koymaya başladım? Ham humm diye hazırlanıp uzun uzun ‘ütüyü prizden çektim mi’ diye düşünürken, kimse gittiğimizi anlamasın diye ışıkları açık bırakırdım, ne ara “hop ordayım, hop işte şimdi burdayım” diye herkese haber vermeye, fişşek gibi korkusuzca ordan oraya zıplamaya başladım? Tepemizde devvvv kara bulutlar dolaşırken, ne ara ben incecik, küçücük, minicik, her delikten sığar, incir çekirdeğini doldurur oldum?

Yazarın Diğer Yazıları

Aşkım, Nur'um, Yengi'm

Gelişmiş bir deliydi bu, bana sorarsanız. 30 yaşlarında -veya 20’dir belki...

Bir şey soracağım, sen ağladın mı?

Canı istemeyen erişkin insanlar bilsinler ki son fırsat, çıksınlar sinema salonundan...

Hişt, beyaz yaka, bak bu da bizim en uzun gün

Yanağım sarkmasın diye sırt üstü uyumaya çalıştığım bir gecenin sabahıydı. Dolayısıyla firavun gibi altın sarısı ve elimde mızrakla gözlerimi açtım.