16 Temmuz 2016

En güzel yüz metreyi koştular: THKO, dostluk ve politika

THKO neden unutulmuyor; onlardan ne kaldı da, dönüp irdeleme gereği duyuyoruz?

“Amerikan sisteminin az çok yontulmuş bir versiyonundan daha fazlasını bekleyemeyiz insanlıktan’’

“İlk defa artık daha iyisini tahayyül edemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz ‘’ Adorno syf: 61

“Bugünkü aptallaşma doğrudan ütopyadan kopmanın sonucudur. Ütopyanın istenmediği yerde düşünce kuruyup gider.’’ Adorno syf: 12*

Ne Adorno’ya, ne de Horkheimer’a katılmam mümkün değil.

Hakikat payının çok ciddi ölçekte bulunuyor olmasını ikrar etmekle birlikte, entelektüelin devrimci damarının kesilmesinin tartışılmaya değer bir söylem kaymasına nasıl sebebiyet verdiğine dair de uyarıcı bir etmendir bu sözler.
İlk anda, damarlarımızda dolaşan Ortodoksi, böyle bir tepkiyi hemen verebilir.

Oysa bu sözler, üç-beş gün öncesine değil, 1956 yılında yapılmış bir tartışmaya aittir. Bu tartışma da yeni bir komünist manifesto  yazılması gayesiyle düzenlenen toplantılar dizisinde sarf edilmiştir. Henüz 68 yaşanmamış, ama tabii Sovyetler Birliği ve Avrupa kıtasındaki diğer reel-sosyalist ülkelerde çöküş emareleri gözükmemektedir.

Aynı zamanda kapitalizmin artık tek ve belirleyen güç olarak zaferi de henüz ufukta bile görülmemiş; gelecek tasavvurunda, bahs-i diğer mertebesine bile gelmemiştir.

Ama şu son otuz yıla bakınca, bu alıntı, üzerinde daha fazla düşünmeyi gerektiriyor.

Çöken ve çökmekte olan paradigmaların toz dumanında, yol yordam arayışları sürerken, elbette yakın dönem tarihine, deneyimlerine dönüp bakmak yarar sağlıyor.

THKO lideri Deniz Gezmiş

Zira görüyoruz ki;  varoluşçuluk, yapısalcılık, post-modernizm hatta Dada, sürrealizm, fütürizm, situasyonizm gibi düşünce ve sanat akımları, kapitalizm çarkının dişlilerine sürülen makine yağı olup emildiler.

Bir tek Marksizm ayakta duruyor. Kapitalizmden radikal kopuşu halen temsil eden; Marksizm ve içindeki en güçlü damar olan, Bolşevik-Leninist dinamik, kapitalizme karşı şu an itibarıyla en büyük entelektüel ve siyasi güç potansiyelini bütün yaşanan sarsıntılara rağmen taşıyor.

Yeni  bir dünya tahayyülü yeni mücadele araç ve yollarını yaratmayı, ikna edici tutarlılıkla, karşı koyuş sınırlılığına hapsolmadan gerçekleştirebilmelidir. Ütopyanın bugünden nüveler hâlinde yeni yaşam biçimleri yaratarak yepyeni  kavramlarla yeni bir dil kurarak ilerleyeceğini  vurgulamıştım.

Bu anlayışla, THKP-C ve THKO’ya dikkat çekmeye çabalıyorum. Çünkü bu topraklardan serpilip hem buralı, hem de enternasyonalist bakışı,  içselleştirebilmiş iki yapıdır.

Rolling Stones, The Doors, Led Zeppelin, Beatles, THKP-C ve Birikim’de dostluk...

Yeni bir dil ve yeni kavramlarla fabrikalara, tarlalara gittiklerinde en çok bu yeni dil ve kavramlarla etki sağladılar. Söylediklerini yaptılar, yaptıklarını söylediler.

Şimdi unutuldu gitti ama bir dönem “Sosyalist yalan söylemez” lafzı,  devrimcilerin hayatlarından türetilmiş, gerçekliğe tekabül eden ve yaşam içerisinde doğrulanmış bir söylemdir.
Mahkemelerde de, mitinglerde de, gerillayı başlatmak için çıktıkları dağlarda da, üniversite amfilerinde de düşünce namusunun timsali olabildiler.

 

Mahkemelerde Hüseyin İnan’ın, Deniz Gezmiş’in savunmaları sırasında büyülenmiş gibi dikkat kesilen mahkeme heyeti, görevli asker-sivil personel, medya mensupları doğrunun namusunu, dostluğun dayanışma ve korkusuzluğunu izlerken kin ve nefret ön yargılarının çatırdayıp hayranlığa dönüşmesine engel olamadılar. Ne kadar gizlemeye, açık etmemeye çalışsalar da.

Sözü Hüseyin aldığında ise, mahkeme salonu bir kutsal ayin havasına dönüşmüş, yargılayanlar başları önde gözleri yere çevrilidir; THKO devrimcileri gür sesleri, dimdik başları ve tokmak gibi sözleri ile kendilerini halka ve bağımsızlığa armağan ettiklerini haykırmışlardır. Eklemişlerdir ki, “Bu özlemimiz için ölümden çekinmiyoruz.”

Deniz ya da Hüseyin konuşurken, kelle isteyenler ürpererek idrak ediyorlardı ki ,THKO konuşmaktadır.

Dönemin tek evli çifti Sinan-Şirin Cemgil çifti ve oğulları TaylanYeni bir mitos peşinde değilim. Eleştirilerimi, nelerin yapılması gerektiğinin buluntularını serimlediğim kadar nelerin yapılmaması gerektiğini de kendi efkarımca göstermeye çalışıyor, tartışmaya açıyorum.

Baştan açık yüreklilikle belirteyim: Eğer şu an Japonya’da olsaydım, JRA (Japanesse Red Army); ya da ABD’de, WUO ( Weather Underground Organization) için böyle ferah, alın açıklığıyla bu tür  bir yazı  yazamazdım.

JRA’daki  yoldaşına karşı bile kıyıcı ve infaz eden anlayış, WUO’nun önder kadrolarının bugünkü geldikleri yer nedeniyle yazmazdım.

THKO ile dönemdaş olmalarına karşın bu iki yapıda, o muhteşem insani yücelik, ideale bağlılık THKO’nun çok altında seyretmiştir.

THKO da aynı THKP-C’de olduğu gibi benzeri perspektifle irdelenmeye çalışılacak. Ama ne THKP-C, ne de THKO bu yazıyla bitecek.



Pusu, ölümler, veda ve dostluk

 

THKO, önderliği Nurhak dağlarında diye geçse de, asıl trajedinin cereyan ettiği mahal, Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine bağlı İnekli -şimdiki adı Yeşilova- köyüdür.THKO bu köye, birkaç kilometre uzaklıkta kurulan pusu ile ilk ciddi darbeyi yemiştir. Sinan Cemgil-Kadir Manga-Alpaslan Özdoğan burada öldürüldüler, Mustafa Yalçıner yaralı halde, Hacı Tonak ise silahsız bir vaziyette  derdest ve darp edilerek yakalandı. Ahmet Erdoğan ve Metin Güngörmüş deşifre olmadan kaçmayı başarabildiler. Bu ilk timi oluşturan THKO üyelerinin dışında, ikinci tim, yaşanan bu acı kayıplardan sonra, mücadeleye devam kararlılığıyla farklı yönlere dağıldılar.

O dağılma anı öncesinde yaşananlar, gözyaşları ile gerillaların birbirlerine sarılarak veda anı, THKO dostluğunun şahikasıdır.

Ardından, Deniz-Yusuf-Hüseyin 6 Mayıs 1972’de idam edildi. Kalanları, kaçaklık ve uzun hapis yılları bekliyordu. THKO tarihi böylece sona erdi.

Gönüllülük esasına göre pratik içinde yapılanan ama lider kültü üretmeden, dostluk ve dayanışma hayatın her anında ve alanında üretilerek en sert karşı koyuş politikası icra edildi. Bu dostluğun mayası şuradan geliyor; sevgi, yol arkadaşına duyduğu derin saygı, o dostluk için gerektiği anda duraksamadan, ikirciklenme yaşamadan canını verebilme.

Egemen algının  yüklediği anlamın ve tanımın çok üstünde bir dostluk, tasavvur edilemez denilebilecek bir zamandışı boyutta içeriklendi, manalandırıldı; yeniden kavramsallaştırıldı.
Bu süreç nasıl işledi?

Verili kimlikler reddedildi. Erkek/Kadın, Türk/Kürt, İstanbullu/ Dersimli, ODTÜ’lü/Siyasal’lı …vs. Bu kimlikler vasıtasıyla örülmüş olan ilişkiler koparıldı. Özerkleşildi, özgürleşildi, yeni bir kimlikte buluşuldu. O buluşmadan sonra zaten dostluk yeni anlamıyla inşa edildi. Bu kimliğe itaat edildi. Apayrı bir mevzu ama, 1972’den sonra ise, bu kimlikler muhafaza edilerek itaat nesnesine dönüştü ve katastrofinin yolu  açılmış oldu.
Şunu sormamız lazım: Artık ortada bir parti olmadığına, devrim inanması güç bir hayal haline geldiğine göre, ne için yazıyoruz? Benim cevabım şöyle: Her şeyi, işlerin yoluna gireceği fikriyle ölçmemiz gerekiyor. Yapabileceğimiz başka bir şey yok muhtemelen. Dille bağlantılı bir şey bu. Düşünsel/ruhsal olan her şey dille ilişkili. Her şeyin iyi olacağı fikri dilde geliştirir kendini.’’ (Horkheimer, syf: 34)

“İnsanların Nazizmin yanında hafif kalacağı bir duruma doğru gittiklerinin henüz tam bilincinde olmadıklarına işaret edilebilir belki.” (Horkheimer, syf: 38)

“Her şey çok açık olduğu için yeni bir politik merciin ortaya çıkacağına inanıyorum” (Adorno, syf: 39)

Şuna dikkat çekmek istiyorum: Bu insanlar, Türkiye’de kapitalizmin doğrudan mağduru değillerdi. Aksine, en iyi üniversitelerin gözde bölümlerinin çok parlak öğrencileriydiler. Bir ay, üç ay, en fazla bir yıl sonra okullarını bitirip, kapitalizmin en imtiyazlı ve seçkin grubuna dâhil olup, azınlığın sürdüğü gönençli bir hayat sürebilirlerdi. Kendilerine klişe deyimle pırıl pırıl gelecek vadeden kapitalizme karşı, kapitalizmin doğrudan ve topyekûn mağduru durumundaki emekçilerin, işçi sınıfının saflarında yer aldılar.

Bu yazıyı okunurken akla şu gelebilir. Sen zaten hayranları olduğunu açık açık söylüyorsun, nesnel bir değerlendirme olarak kabul edemeyiz ki bu iddialarını. Bu duyguları taşıyan  yalnız ben değilim. Paylaşayım:

Artık gına gelmişti. Ölmediler, unutmadık, ölümsüzdürler, Nurhak sana güneş doğmaz’larla yıllar geçti. Bir arpa boyu yol alınamadı. Çok iyi biliyordum ki Nurhak olayı tam manasıyla anlatılmış değil. Çünkü emek harcayarak yani sırtından ter akıtarak, olay mahalline giderek, insanlarla görüşülerek bir çalışma yapılmış değil.*

(Henüz A.Tuncer Sümer kitaplarını yazmamıştı, Orhan İyiler’ in de kitabı çıkmamıştı)

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, ve Yusuf Aslan 6 Mayıs 1972'de idam edildiler

Nurhak Belediye Başkanı anlatıyor:
Çok iyi çocuklardı...



Daha ilk etapta biriyle tanıştım. Olaylar sırasında Nurhak Belediye Başkanı’ymış. Adalet Parti’li bu şahıs, kelimesine dokunmadan aktarıyorum, şunları söyledi:

‘’Nurhak küçücük bir yerdi o zaman. Birtakım gençlerin geldiği çabuk duyuldu. Sonra askeriye aramalara başladı. Bir olay filan çıkmamıştı. Bir gün makamımda otururken, bir albay rütbeli komutan gelip, başkan seninle şöyle bir dolaşalım, konuşacaklarım var, deyince çıktık. Komutan bu dağlarda gezen silahlı gençlerle ilgili ne biliyorsam, ne duymuşsam anlatmamı istedi. Bunlar vatan haini, dedi.

"Yürüye yürüye Nurhak’ın dışına çıkmışız, toprak bir yoldu, yolun kenarları çalılık dikenlikti. Epey yürüdükten sonra aynı yoldan geri döndük. Sonra olaylar, ölümler oldu. Osman Bahadır bana ‘Başkan eğer, eşkıya anarşist olsaydık, çok insan öldürürdük. Seni de, o albayı da öldürebilirdik. Ama yapmadık, çünkü amacımız bu değildi. Önümüzden geçip gittiniz, çalılıkların ardında silahlı vaziyette idik. Ama ne seni, ne de albayı vurmak aklımızdan geçmemişti.”

Sordum, doğru söylüyor mudur?

“Doğruydu, çünkü o gün o saatte işte söyledim ya oradan geçmiştik. Adalet Partili’ydim o zaman, şimdi de Doğru Yol  Partisi’ndenim ama, yukarıda Allah var, çok iyi çocuklardı. Hepsi üniversitelerde okurlarmış. Yörede de çok sevildiler. Çocuklara senelerce hep onların isimleri verildi. Dürüst düzgün insanlar oldukları sonraları hep anlatıldı, biz de işittik. Fakirin, köylünün, ırgatın yanında olduklarını. Yazık oldu.”

Nurhak, öyküsü yazılmamış bir trajedi olarak hâlâ oralarda, sırlarının deşifre edileceği çalışmalar, araştırmalar için bekliyor. O köylüler, THKO’luların kendi içlerindeki ve halkla kurdukları sınırlı ilişkilerindeki dostluğu unutamıyorlar. Öyleleri bir daha gelmedi zaten, diyerek, vahametin de altını çiziyorlar.

THKO’dan elimize ulaşan Hüseyin İnan’ın “Türkiye Devriminin Yolu” başlıklı birkaç sayfalık yazısının dışında tek bir satır yoktur. Zaten olmamıştır da.

Muazzam bir teorik birikim, hâlâ geçerliliğini koruyan analizler, tahliller v.s. bu iki yıllık teşkilatın tarihinde yer almış değil.
Nurhak ve idamlar ilk ve son kez THKO ile yaşanmış değil ki.
Mustafa Suphi ve Onbeşler olayı diye tarihe geçen katliam, Ermeni devrimci Paramaz ve arkadaşlarının idamları, Dersim’de bir mağarada kıstırılan 19 devrimcinin sağ yakalama imkânı varken öldürülmeleri… benzeri vakalar saymakla bitmez.

 

THKO neden unutulmuyor?

 

THKO neden unutulmuyor; onlardan ne kaldı da, dönüp irdeleme gereği duyuyoruz?

Bugüne kadar aşılamamış yeni bir dostluk, cesaret, düşünce namusu, sözüne eylemine sahip çıkma erdemi, en sert ve sonunun ölümle biteceğini gayet iyi bildikleri politik kalkışma.

Kapitalizme karşı evrensel karşı çıkışın, hem de en ileri kapitalist ülkelerin gelişmiş demokrasilerinin yaşandığı metropollerde eyleme dönüştüğü şu zamanlarda THKO-Dostluk-Politika neden değerli görülmekte?

Çünkü THKO mensubu devrim ve sosyalizm amacı için yola çıkmıştır. Arkadaşı da en az kendisi kadar bu amacın değerini taşımaktadır. Arkadaşı için gerektiğinde canını vermeye hazır olması, onları devrim ve sosyalizm ile özdeş gördüğünden, aynı zamanda idealleri uğruna canından vazgeçmeye hazır olma yüceliğidir burada söz konusu olan.

Denizlerin idamına artık adım adım yaklaşılırken, THKO’dan ODTÜ öğrencisi Hasan Ataol ve arkadaşları, elleri kolları bağlı duramayacaklarını, bir şeyler yapmanın lazım geldiğini düşünüp harekete geçerler. İdamları durdurmak için Jandarma Genel Komutanı’nı rehin alma eylemini organize ederler, ama eylem amacına ulaşamaz, Hasan Ataol yaralı vaziyette kaçmayı başarır, fakat Niyazi Yıldızhan vurularak öldürülür. Basın Jandarma komutanına suikast başlığıyla, kışkırtıcı ve yanıltıcı haberlerle idamların hızlandırılmasına katkıda bulunur. Oysa Hasan Ataol, “Ölü bir general ne işimize yarayacak, amacımız canlı ele geçirip infazları durdurmaktı” diyor.

Bu olay ve içerimi THKO dostluğunu çok iyi gösterir. Oysa bal gibi biliyorlardı ki, infazlar, değil bir general, bir alay general rehin alınsa bile yapılacaktı.

Dostlukları, bu nedenle  benzersizdir.

Aralarında son derece sert tartışmalar yaşandığını biliyoruz. Örgütlenme, eylem, politik analizler, iş/görev dağılımı v.b.  konularda zaman zaman çelişki de, münakaşalar da yaşanmış aralarında. Ama dostluk , arkadaşının ideallere bağlılığına olan inanç, sorunları bertaraf etmede yegâne etmen olmuş.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Atilla Keskin, Mustafa Yalçıner, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan, Sinan Cemgil, Hacı Tonak, A.Tuncer Sümer, Cihan Alptekin, Tayfur Cinemre, Ömer Ayna, Mehmet Asal, Metin Güngörmüş, Niyazi Yıldızhan, Hasan Ataol, Gülay Ünüvar ** THKO dostluğunun en yetkin isimleri olarak öne çıkarlar.

Yaşayanlar arasında o dostluk zamana, yenilgilere, ölümlere rağmen ortadan kalkmadan sihirli bir görünmez bağ hâlinde sürdürülüyor.

Cihan Alptekin’in Kızıldere’den alınan cenazesi köyünde defnedilkten saatler sonra cenazeye gelenler dağıldığında THKO üyesi bir kaçak devrimci, dağlardan geçip orman içinden Cihan’ın başucuna gelir. Saatlerce kimseyle konuşmadan, varlığını belli etmeden mezarın başında, toprağın altında yatmakta olan dostuyla baş başa kalır.

THKO’nun tarih galerisinde zihinsel bir yolculuk yapıldığında, Mussorgsky’nin Pictures at an Exhibition suiti duyulur evet, ama Deniz’in portresine gelince Rodrigo’nun Concierto De Aranjuez’i, Sinan Cemgil’de ise O Yar Gelir  türküsünün nağmeleri yayılır.

Ama bir bütün olarak THKO tarihi Enternasyonal ile anılmayı hak etmiştir. Tıpkı dost ve kardeş THKP-C gibi.

68 Mayısında Nanterre ve Sorbonne amfilerinden Qartier Latin’e Enternasyonal’i  söyleyerek sel gibi akan öğrencilerden sonra 48 yıldır bir daha işitilmeyen Enternasyonal marşını, 2016 yılında Fransa’da ayaklanan işçi sınıfı eskisinden de gür bir sesle söylemeye başlamışken, THKO ve Enternasyonal(izm),  yeni yol arayışlarında yönün  koordinatları için esin vericidir.

THKO dendiğinde, yüksek insani değerler, ideallere, yoldaşına ölümüne bağlılık, dayanışma, verili algı mekanizmalarının ve kimliklerin reddi, olağanüstü çalışkanlık, ideallere uygun ilişkiler kurabilme, hayatın içinde karşıtlarında bile hayranlık yaratacak dürüstlükte ilişkiler kurabilme, bu erdemleri devrimci bir töz ile yeniden ve yeniden üretebilme yetenek ve dirayeti  akla geliyor. Şimdiye ve yarınlara kalan THKO mirasında dostluk ise yaşanılmış ve yaşanarak tüketilmiştir...


Kaynaklar:

* Thedor W. Adorno-Max Horkheimer, Teori ve Pratik Üzerine, Metis
Erikler Çiçek Açınca, A. Tuncer Sümer, Ayrıntı Yayınları
Devrim, A. Tuncer Sümer, Evrim Yayınları
Öldükleriyle Kalmadılar, Orhan İyiler, Ceylan Yayınları
Sinança-Şirin Cemgil Sinan Cemgil’i Anlatıyor, Derleyen Taylan Cemgil, Ayrıntı Yayınları

** Akla sadece tek kadın adının gelmesi de ayrı bir acı gerçeklik

 

Yazarın Diğer Yazıları

Jim Morrison'un, Rolling Stones'un kurucusu Brian Jones için 1969 yılında yazdığı şiir

Sadece sevgili şehri LA hakkında yazılmayan şiir, Brian Jones konusuyla daha fazla yankılanıyor

Münzevi rock gitar dehası Jeff Beck

O her zaman phoenix gibi oldu. Unutuldu sanıldıkça yeniden doğdu

Kant'tan, Marx'a; Mahcubiyet ve Haysiyet romanı

Bu incecik kitap "tekrar okurum, okumalıyım" dedirten çok başarılı bir roman