16 Şubat 2014

Çözüm süreci için de demokrasi şart

Çözüme asla karşı olmadık. Çünkü çözüm Türkiye’nin kazanmasıdır. Bu süreçte atılan her olumlu adımı destekledik. Şimdi de atılmayan adımları eleştiriyoruz

Son günlerde BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve Öcalan’dan gelen açıklamalar çözüm sürecini yeniden gündemimize taşıdı.

Hoş hükümet ve hükümeti destekleyen kalemler Gezi protestolarından 17 Aralık operasyonlarına kadar her şeyi çözüm süreci karşıtlığına bağladıkları için aklımızdan çıkmış değil ama gelinen noktada, sürecin Öcalan, BDP hattında istenildiği gibi gitmediğinin işaretleri verilmeye başladı.

Özellikle Öcalan’ın son açıklamalarının son aylardaki siyasi iklimin değişmesine ve AK Parti’nin göreli olarak yıpranmasına bağlıyorum.

 

Öcalan diyor ki: süreç kurumsallaşsın

 

Öcalan kendisini ziyaret eden heyete söylediği talepler, bugüne kadar devam eden ziyaretlerin ve sürecin kalıcı hale gelmesi, kurumsallaşması için atılması gereken adımlar. Ki, Öcalan bunları ilk kez söylüyor değil.

Öcalan; “Büyük demokratik çözüm için üç ayak önemlidir: Bunların başında; yasal zemin ve hukuki çerçeve gelmektedir. İkinci olarak, tarafı olmayan bir müzakere düşünülmeyeceği için tarafların ve statülerinin bu yasal çerçeve içerisinde tanımlanması gerekir. Üçüncü olarak da bir izleme kurulunun ya da bir hakem heyetinin sürece dahil olması gerekir.” şeklindeki ifadeleri “çözüm süreci”nin kurumsallaşmasını isteyen, sadece AK Parti’nin değil “devlet”e de sorumluk yükleyen yaklaşım. Bu yönü ile de dünya örnekleri ile uyumlu.

Öcalan esas olarak başından beri olması gerekeni ifade ediyor. Ancak bu kez daha vurgulu ifadesi, süreçte atılmayan adımların süreci sekteye uğratmasından endişe ediyor.

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, 12 Şubat’ta Diyarbakır’da katıldığı açılışlar sırasında yaptığı konuşmada; “Burada asıl inşa edilecek şey kültür merkezleri değil, asıl inşa edilecek şey demokratik özerkliktir. Halkın kendini yönetebilme anlayışı, mekanizması, sistemidir. Belediyelerimiz artık bunun fiilen hayata geçirilmesi aşamasına geçmiştir. …Biz bunları devletten beklemeyeceğiz.” ifadeleri aslında gayet nettir.

Bu açıklamalar medyaya “yerel seçimlerden sonra demokratik özerklik ilan edilecek” şeklinde yansıyınca, partiden düzeltme geldi. “Bugün Diyarbakır'da toplu açılış töreninde konuşan Genel Başkanımız Sayın Demirtaş'ın açıklamalarında iddia edildiği gibi 'Seçimlerden sonra özerklik ilan edeceğiz' şeklinde hiç bir ifade yoktur. Sayın Demirtaş konuşmasında yerel seçimlerin önemine işaret ederek halkın kendi kendisini yönetme sürecine vurgu yapmış ve bu anlamda demokratik özerkliğin inşasıyla ilgili süreçten söz etmiştir.” açıklaması, fazla söze gerek bırakmıyor. Neyse ki hepimiz duyduğumuzu ve okuduğumuzu anlıyoruz.

Demirtaş’ın sözlerini düzeltme ihtiyacı duyan sadece partisi değil. Kendilerini çözüm sürecinin “sivil kahramanı” olarak görenler de bu çabaya girmişler. Çözüm sürecinin önemine işaret ederek, çözüm sürecinin karşısında olanları eleştiriyorlar.

Demirtaş’ın söylediklerini; Başbakan'ın kamuoyundan rahatsızlık yaratan açıklamalarından sonra gelen “öyle demek istemedi, şöyle demek istedi”, “aslında demek istediği şu” gibi düzeltmelere benzer biçimde yapılması düşündürücü.

 

Kürt sorunu ayrı çözüm süreci ayrı

 

Peki çözüm sürecinde neredeyiz?

Bu soruya cevap verebilmek için; çözüm süreci nedir diye kendimize sormamız gerekiyor.

Bir defa şunu ifade edelim. Kürt sorunu olarak konuştuğumuz konu temelde iki ayrı sorundur.

İlki, ana dilden kültüre, Kürt kimliğinin kabulünden Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri içine alan eşit vatandaşlık sorunu olarak tanımlayabileceğimiz “Kürt sorunu” dur. Bu aynı zamanda demokratikleşme sorunudur.

İkincisi yani, PKK'nın sınır dışına çekilmesi, silah bırakması ve silah bırakanlardan dönmek isteyenlerin ve dönebilecek koşullarda olanların Türkiye'ye dönüşlerinin yolunun açılması ise “çözüm süreci”dir. Çözüm süreci, bunları sağlayacak yasal düzenleme ve sosyal entegrasyon süreçlerinin hayata geçirilmesidir.

Kürt sorununun çözülmesi, Türkiye'nin demokratikleşmesi ile birlikte yürümektedir. Ancak son dönemde demokratikleşmede yaşadığımız sıkıntılar diğer sorunlar gibi Kürt sorunun çözümünü de yavaşlatmıştır.

Çözüm sürecinde ilk önemli adım, 3 Ocak’da Kürt milletvekillerinin Öcalan’ı ziyareti ile atılmıştır. Bunun 21 Mart Öcalan’ın mektubu ve 25 Nisan Murat Karayılan’ın açıklaması izlemiştir. Hükümetin karşı adımları atmaması ve Ortadoğu’daki gelişmeler ile alınan ‘çekilmenin durdurulması’,  aynı zamanda çözüm sürecinin de askıya alınması olmuştur.

Son günlerde Öcalan’ın önem verdiği ve son açıklamasında da dile getirdiği İmralı’nın basın mensupları ve akil insanlara açılması eğer Öcalan’la “genç gazeteci kuşağının tanışması” ve “eski tanıdıklarla hasret gidermesi” dışında, işlevsel olacaksa anlamlıdır.

Çünkü Türkiye’nin hızla toplumsal barışa ihtiyacı var. Bu da ancak demokratikleşme ile olur. Gerek Kürt sorunun çözümü gerekse çözüm sürecinin yeniden ivme kazanmasının tek şansı AK Parti’nin Gezi’den itibaren sahiplendiği çatışmacı, kutuplaştırıcı siyasi dili terk etmesidir. Tüm Türkiye’yi kucaklayıcı ve kutuplaşmayı dindirecek bir anlayışa sahip çıkmalıdır.

Çözüme asla karşı olmadık. Çünkü çözüm Türkiye’nin kazanmasıdır. Bu süreçte atılan her olumlu adımı destekledik. Şimdi de atılmayan adımları eleştiriyoruz.

Unutmayalım ki, paralel devlet ile de, devlet içindeki örgütlerle de mücadele etmenin yolu, Kürt sorunun çözümü, çözüm sürecinin ivme kazanması sandıktan çıkacak başarıdan değil demokrasiden, toplumsal barıştan geçiyor.

Twitter: @murataksoy

 

Yazarın Diğer Yazıları

Bu Cumartesi annelerimizi yalnız bırakmayalım

Cumartesi anneleri 500 haftadır kayıplarını arıyor, 500 haftadır adalet arıyor olacaklar...

Erdoğan ve Öcalan pragmatizminin sonu

Son konuşulan yol haritası Kürt sorununun hiç olmazsa seçimlere kadar yönetmeyi hedefleyen zaman kazanma taktiğidir

Siyasetin yeni aracı: Sivil İtaatsizlik

Sokak ve meydanlardaki protestolar da siyasetin bir yoludur. Hep de öyle olmuştur.