17 Ağustos 2019

Aslan konuşsaydı ne derdi?

İncir yaprakları birbirinin kopyası imiş gibi görünüyor ama her biri diğerinden değişik. Doğa çoğalmayı seviyor ama fotokopi makinesi gibi kopyalayarak değil

Ozanköy

Hafta sonlarının sessizliğini seviyorum, ruhuma kızarmış ekmeğe sürülen tereyağı gibi iyi geliyor.

Sessizlik insanlardan geliyor. Yataktan daha kalkmamış olmalarından, park hâlindeki arabalarından, açılmamış dükkânlarından, uyuyan cüzdanlarından, kapalı bankalarından, boş parklarından, ara verilen inşaatlarından, ezan saatini bekleyen minarelerinden...

Diğer yaratıklar günleri saymaz, mesai yapmaz, tatil istemez; onlar her gün ne yapıyorlarsa onu yapmaya devam eder, aynı sesleri çıkararak.

Tarihleri yok, geçmişleri yok, gelecekleri yok. Sadece anları var.

Mitosları ve dinleri de yok, milletleri ve devletleri de.

Belki bütün bunların hiç olmazsa bazılarına sahiptirler de - hayatlarını uzaktan izleyen ama onlarla konuşması mümkün olmayan - bana yokmuş gibi geliyor.

“Aslan konuşsaydı ne dediğini anlamazdık,” demişti Avusturyalı feylesof Ludwig Wittgenstein (1889-1951).

Düşünce dünyamızı diller meydana getirir.

Aslanın ne dediğini anlayamayacağımız gibi uzaydan zeki canlılar gelse onların da ne dediğini anlamazdık.

Sıcağın korosu olan ağustos böceklerinin ötüşlerine uyandım bu sabah.

Bir karganın gaklayışı girdi aralarına.

Uzaklarda bir köpek havlamaya başladı.

Sessizlik diye bir şey dünyada yoktur.

Çevre tamamen sessiz olsa bile – ki olması neredeyse imkânsızdır – kalbimizin çarpışını, nefesimizi, kulaklarımızın çınlamasını duyarız.



Saat yedi falan olmalı.

Güneş, perdenin aralığından içeri girip halının üstüne yattıktan sonra uzanıp baston gibi dolaba dayandı.

Yattığım yerden görüyorum.

Kalkıp pencereden dışarı bakınca incirdeki serçeler ötüşerek yaprakların arasından fırlıyorlar, mermerin üzerine atılmış bir avuç bilye gibi saçılıyorlar.

Bana alışamadılar, varlığımı tehlike olarak görmekten hiç vazgeçmeyecekler.

Dallarda çok incir var ama şimdiye kadar sadece bir tane olmuş buldum. Ay sonuna doğru belki.

Ağaçtan kesif bir incir yaprağı kokusu alıyorum. Bir tek incirde var bu koku. Ve bu incir ağacı kokusu sadece bu incirde var ve belki de günün bu saatine ait.

Her ağacın kokusu farklıdır.

Sonbaharın gelişini kışa hazırlanan bitkilerin döktüğü yaprakların çıkardığı kokudan anlarız.

Aynı cinse mensup şeyler birbirine benziyor gibi görünse de dünyada her şeyden sadece bir tane var. Belki kozmosta da.

Bunun anlamını bir düşünün: Ucu bucağı olmayan kâinatta sizden sadece bir tane var. Üzerinde yaşadığınız, hayat ve zekâ barındıran gezegenden de bir tane.

İncir yaprakları birbirinin kopyası imiş gibi görünüyor ama her biri diğerinden değişik. Doğa çoğalmayı seviyor ama fotokopi makinesi gibi kopyalayarak değil.

Her şeyden sadece bir tane olmasının bir anlamı olmalı ama kim bilir ne.

Doğada her şeyin güzel olması, başka bir şey olmak yanında ille güzel de olmasının da bir anlamı olmalı ancak benim için meçhul.

Aslan konuşsaydı “Çok geçmiş olmayan zamanlarda Afrika’nın neredeyse her yerinde vardık. Yaşam alanlarımızın yüzde 94’ünü kaybettik. Sadece 25,000 aslan kaldık. Sonumuz yakındır, size elveda demeye geldim,” mi derdi?

 

ETİKETLER

Metin Münir

Yazarın Diğer Yazıları

Pej

Arapça veya Farsça olmalıydı ama Farsça olması daha olasıydı. Kelimenin kökünün pej olduğunu hayal ettim, kendimi eğlendirmek için

Adı: Birleşik Kıbrıs

Anastasiades bir ay önceki liderler toplantısında böyle bir düzenin iskeletini meydana getiren bir öneriyi Akıncı'ya yazılı olarak verdi ve öngördüğü devletin adını da koydu: Birleşik Kıbrıs.

Ebabili bilir miydiniz?

Eğer bir telgraf telinde veya bir dalda dinlenen bir kuş görürseniz o bir ebabil değildir