27 Aralık 2016

Kısıtlı harekâttan topyekûn savaşa sürüklenmeme rehberi

Mahdut hedefli ve etki odaklı bir harekâtla adı konmamış ve belirsiz bir savaşın arasındaki ince çizgideyiz

Fırat Kalkanı’nda kritik bir eşikteyiz. 24 Ağustos’ta yaklaşık 600 askerle (takviyeli iki mekanize tabur ve 10-12 Özel Kuvvet Timi) başlayan harekâtta şu an Suriye kuzeyindeki asker sayımız bu rakamın yaklaşık beş katı. Bu hali ile Bab civarındaki asker mevcudumuz asıl kara gücü olması gereken Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) mevcudunun bile üstüne çıktı. O halde “Fırat Kalkanı neye evriliyor?” sorusunu sormanın da zamanı geldi.

Bülent’i hatırlıyorum; Harp Okulu’nda Yöneylem çalıştırdığım, iki sıra arkamda oturan sınıf arkadaşım. Geçen gün Bab’ta şehit olan Aslan Parçası, Özel Kuvvetler Tabur Komutanı Gölcüklü devrem. Bir de hani o kendisini RIZASINI almadan ‘zorunlu asker hizmetine’ koştuğumuz ve ana babasına “O artık önce devlete sonra millete emanet” dediğimiz kınalı kuzu Sefer Taş aklıma geliyor. Son olarak şimdi sahada kan ter içinde, boğaz boğaza görevlerini yapmaya çalışan Kahraman Mehmetçikler. Onlar ölümü kafasında çözmüş insanlar. Ama tam 1.5 sene önce yazdığım ‘Sahanın Öfkesi ve Düşündürdükleri’[1] yazımda da vurguladığım gibi sahaya ölüme gönderdiğimiz bu çocuklarımızın ölümlerini biz geride kalan siviller ANLAMLI, AMACA YÖNELİK ve SORUN ÇÖZER hale getirmek zorundayız. Ancak bu sayede onlar öldükçe güvenliğimizin arttığını, sorunlarımızın çözüldüğünü ve aslında ölümlerinin çok da anlamsız olmadığını onların RUHLARINA hissettirebiliriz. İşte belki biraz sivri dilli, ama kesinlikle teknik-eleştirisel bu rehbere Bülent’le birlikte Bab’ta bıraktığımız vatan evlatlarının aziz hatıratı önünde saygı ile eğilerek başlıyorum.

Aslında 23 Eylül’de T24’e yazdığım ‘Fırat Kalkanı’nda Kritik Karar Noktasına Doğru’[2] adlı  yazımda  Fırat Kalkanı harekâtının evrimine dikkat çekmiştim. Bu yazımda 24 Ağustos’ta başlayan Fırat Kalkanı’nın mahdut hedefli, kapsamı ve süresi sınırlandırılmış 1’nci aşamasında Cerablus’un kontrolünü sağlayarak ve 2’nci aşamasında batıya genişleyerek Çobanbey’e ulaşması ve bunun sonucunda da IŞİD kontrolündeki son sınır hattı olan Cerablus-Çobanbey hattının IŞİD’den temizlenmesinin 2 ay gibi kısa bir sürede temizlenmesinin başarıldığını vurgulamıştım. Yani Fırat Kalkanı Harekâtı’nın ilk aşaması Türkiye’nin hem masada elini güçlendirdi hem de onun Suriye’ye önemli bir aktör olarak dönmesini sağlayarak başarı ile sonuçlandı. Bab aşamasına kadar toplam 18 askerimizi şehit verdik ama onların fedakarlıkları sayesinde tekrar Suriye’deki diplomasi masasının bir aktörü haline geldik.

            O zaman ‘Kısıtlı Harekâttan Topyekûn Savaşa Sürüklenmeme Rehberinin’ (veya sürükleneceksek de ‘Koklayarak Sürüklenme Rehberi’ diyelim) ilk altın kuralı askerlerimizin ölümlerini ‘Anlamlı, Amaca Yönelik ve Sorun Çözer’ halde tutma becerisini kaybetmemektedir. İşte bu beceri için de benim sürekli vurguladığım ‘Siyasi ve Entelektüel Akıl’ devreye giriyor. Çünkü ordumuz, son tahlilde, siyasi bir amaç uğruna ölmesi için besleyip büyüttüğümüz, teçhiz ettiğimiz en önemli sorun çözme vasıtamız. Bu ağır cümle sizi kırmasın, neticede her asker bunun farkındadır. Ancak son zamanlarda siyasilerimizin coşku ve hamaset dolu ‘Şehitliği’ bizatihi AMAÇ haline getiren açıklamaları nedeni ile kafalarımız biraz karıştı. Yani aslında siyasi sorunları ‘anlamlı ve amaca yönelik’ çözmek için siyasi ve entelektüel akla hizmet etmesi gereken askerlerimizin ölümleri bir sorun çözme aracıyken zihinlerimiz bulandı. ‘Şehadet’ AMACIN kendisi olduğu zaman askerimizin ‘şehadeti arzulayan’ bir IŞİD intihar saldırganından ne farkı kalır? Zaten askeri strateji de en az asker ölümü, en az kaynak kullanımı ile en kısa zamanda ve en etkin şekilde siyasi/diplomatik sorun çözme bilimi değil midir?  

O zaman tekrar edeyim,  rehberimizin ilk altın kuralı şu: Sivil siyasi iradenin ve generallerimizin askerlerimizin ölümlerini sürekli ‘Anlamlı, Amaca Yönelik ve Sorun Çözer’ halde tutma becerisini kaybetmemeleri. Bu becerinin kaybedilip kaybedilmediğinin kontrolü hem siyasetçilerin hem de sivil toplumun ortak sorumluluğu.

Rehberimdeki ikinci prensip ‘ne yaptığınız’ ile ilgili. Dedik ya askerler siyaset ve diplomasi için ölür. Yani 200 yıl önce Clausewitz Babanın dediği gibi: ‘Savaş, aslında siyasetin bir başka şekilde devamıdır.’ Şimdi hiyerarşik silsileye dikkat: Aslında Fırat Kalkanı:

  • Mahdut hedefli (hedefiniz artık neresi ise ama ben ne yazık ki kestiremiyorum),
  • Kısıtlı süreli (başlangıç zamanı belli ise ama bitiş zamanını ben kestiremiyorum),
  • Dar kapsamlı (kontrol ettiği alan/mekan ve katılan birlik mevcutları açısından ama ben harekâtın her geçen gün büyüdüğünü görüyorum),
  • Sınır ötesi bir HAREKÂT olarak planlandı.

Aslında TSK’nın MT 145-1 Müşterek Harekât Talimnamesinin tanımına göre Fırat Kalkanı tam da ‘düşmanın fiziki varlığından imhadan ziyade doğrudan SİYASİ sonuçlar doğurmayı hedefleyen ETKİ odaklı ve sınır ötesi (başka bir egemen ülke topraklarında) bir harekât.’ Yani o zaman Fırat Kalkanı tam olarak mahdut hedefli, kısıtlı süreli, dar kapsamlı ve etki odaklı olarak planlanmış bir sınır ötesi harekât olarak tanımlanabilir.

Ama şimdi Bab’ta harekât icra eden askerlerimizin sayısı başlangıçtaki mevcudun 5 katına çıkıp desteklediğimiz Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) unsurlarının sayısını geçince bir kritik eşiği de geçmiş olduk. Ayrıca hem siyasi karar alıcılarımızın açıklamalarından şimdilik Bab bölgesinde sürse de bu harekâtın Fırat Batısında Munbiç bölgesine hatta Fırat Doğusuna (PYD-PKK kontrolündeki ve ABD himayesindeki Kobane ve Cezire kantonlarına) veya Irak’ta Sinjar bölgesine büyüyebileceği/taşabileceği konusunda sinyaller alıyoruz.

Tam da şu anda mahdut hedefli ve etki odaklı bir harekâtla adı konmamış ve belirsiz bir savaşın arasındaki ince çizgideyiz. Şayet bu geçişi tasarımlayıp, planladıktan sonra hem sahada hem de diplomatik düzeyde yönetebilecek kapasitemiz varsa sorun yok. Umarım vardır. Ama bir gelişme ‘siyasi etki doğurmak için planlanan ve icra edilen’ ve bu güne kadar 36 (veya 38 ki bu muğlaklık bile nasıl bir bulanık güç mücadelesi içinde olduğumuzu gösteriyor) askerimizin anlamlı, amaca yönelik ve sorun çözücü siyaset ve diplomasi için canını verdiği gerçeği ile çelişiyor. 21 Aralık’taki Moskova Deklarasyonu’na imza atarak ‘demokratik ve seküler bir devlet olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne’ saygı duyduğumuzu ilan ettik.  O zaman  Fırat Kalkanı’nın mekanı olan Suriye topraklarındaki egemenlik hakkının sahibini Şam olarak görüyoruz demektir. Sahadaki gerçeklik olan Fırat Kalkanı’nın etki gücünü zayıflatan bu diplomatik gerçeklik bize şunu dayatıyor Bab’ı IŞİD’den alsak bile günün sonunda (belki 1 ay, belki 1 yıl sonra ama bir gün mutlaka) Şam yönetimine teslim etmek zorunda kalmayacak mıyız? ‘Önce Bab’ı alalım sonra masada sıkı bir pazarlıkla veririz’ bir seçenek olabilir ama bu seçenek aynı zamanda bir seneden beri bir türlü üstüne çıkamadığımız ‘Üst Akılın’ bizi PKK-fobia ve Şia-fobia üzerinden IŞİD’le tokuşturma stratejisinin bir alt unsuru da olamaz mı? Neden bir anda biricik TSK’mız Bab’ta Suriye ordusu ve Irak ordusundan sonra dünyada IŞİD ile savaşan 3’ncü konvansiyonel ordu haline  geliverdi? Siyasi, entelektüel ve diplomatik aklımız niçin bizi dünyada o kadar ordu dururken IŞİD’le cephe savaşına giren 3’ncü konvansiyonel ordu haline gelmemizi engelleyemedi? Neyse, bu sorunun cevabı başka bir yazının konusu. Ama aynı zamanda rehberimizin de önemli bir maddesi.

Pek çok stratejist, uzman ve hatta akademisyen Fırat Kalkanı Operasyonu’nun ve Bab’ın zafere giden yolda çok hayati olduğunu; Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı gibi BÜYÜK tarihi örneklerle açıklıyor. Ama zaferi tanımlamıyorlar. Peki Fırat Kalkanı ile kazanmayı umduğumuz ZAFER ne?  Şu ana kadar karar alıcılarımız zaferi nasıl tanımladıklarına dair net, açık, ölçülebilir ve değerlendirilebilir yorumlar yapmadıkları için zafer tanımımızı ben bilmiyorum.

Ama medyamızda hakim yaklaşıma göre zafer Bab’ı almak. Çünkü Bab çok kritik. Gerisi? Allah kerim. Sonra ama mutlaka sıra önce Munbiç’e daha sonra Fırat doğusuna ve hatta Sinjar’a gelecek. Buralarda da ‘giderek belirginleşmekte olan PKK-İran işbirliğine’ karşı sahada askeri mücadele göstereceğiz.

Ankara’nın bu iradeyi sadece muhatapları ile masaya oturduğunda pozisyonunu güçlendirmek için bir ‘söylem’ (veya caydırıcı bir blöf) olarak mı gösterdiğini yoksa buna gerçekten inandığını anlamak için zannımca çok da beklemeyeceğiz. Çünkü hem sahada hem de diplomasi masalarındaki gelişmeler KONTROLSÜZ ve OTOMATİK SÜREÇLERLE çok hızlandı. İşte beni korkutan da bu kontrolsüz ve otomatik süreçler. Çünkü bunlar en çok sahadakileri terletecek ve bedel ödetecek. Ayrıca bir önceki yazımda da belirttiğim gibi hem sahada hem de diplomasi masasındaki gelişmeleri belirleyecek temel dinamik, ABD ile Rusya arasındaki stratejik ilişki.[3] Özellikle de Trump yönetimindeki ABD’nin stratejik tercihleri.  

Ama bir şey gerçek Fırat Kalkanı’nda Bab’ı ele geçirebilirsek, ele geçirdikten sonra nasıl ve ne kadar süre elde tutacağımıza (Unutmayın böyle harekâtlarda elde tutmak ele geçirmekten her zaman daha zordur) ve ne zaman/hangi şartlarda ve kime Bab’ı devredeciğimize dair hem sahada hem diplomatik alanda bir netlik yok. İşte tam da bu belirsizlik, kaosun ve belirsizliğin prensi Trump ve Ortadoğu’yu devraldıkça ilginç şekilde hem ekonomik hem de askeri maliyetleri artmaya başlayan Putin için istismar edilecek bir HASSASİYET haline gelmiyor mu?

Acaba etki odaklı planlanan Fırat Kalkanı’nın Moskova Deklarasyonu ile etkisi büyük oranda azalmasına rağmen Bab civarında giderek artan askeri hareketliliğimiz bizi uzun süreli ve BELİRSİZ bir savaşa sürükleyebilir mi?

Veya şöyle sorayım: Acaba Fırat Kalkanı şimdi olduğu gibi hedefleri, zamanı ve kapsamı sınırlı sınır ötesi, etki odaklı bir harekât olarak mı kalmalı yoksa ne pahasına olursa olsun ‘Türkiye’nin IŞİD ve PKK terörü ile Bölgesel Savaşına’ mı dönüşmeli? Acaba bu seçeneklerden hangisi uzun dönemde Türkiye’nin faydasına olur?

Umarım bu jilet gibi kaygan Ortadoğu yokuşunda yukarı çıkmak için atacağımız bir hatalı adımın bizi bulunduğumuz yerden çok daha aşağılara hatta DİBE kadar kaydırabileceğinin farkındayızdır. Ama olguların tepetaklak edildiği şu duygusal/coşkusal gerçekliğimizde kimimiz benim ‘dip’ diye tanımladığım o son noktanın ‘zirve’ olduğu iddiasında. Umarım gidilen yer ‘dip’ değil ‘zirvedir’ ve ben yanılırım.

O zaman rehberimize Fırat Kalkanı Harekâtı’nı 1990-1991 Körfez Harekâtı’nın ABD’li komutanı Colin Powell’ın ABD’nin Vietnam, Irak ve Afganistan çuvallamalarından sonra 1990’lar sonunda geliştirdiği ve 2009’da artık ABD askeri çevrelerinde sınır ötesinde büyük çaplı askeri harekât başlatmadan önce bu harekâtın uzun soluklu bir savaşa dönüşmemesi için kullanılan ‘Powell Doktrinin’  altın prensipleri ışığında Fırat Kalkanı’nı bir analiz edelim.

1. Tehdit gerçekten HAYATİ milli çıkarlara mı yönelik?

Bu noktada Türkiye’nin hayati milli çıkarlarını tartışmaya açmak gerekiyor. Öncelikli tehdidimiz hangisi: FETÖ mü, IŞİD mı yoksa PKK mı? Görünen hepsi de silahlı, sınır aşan ve aslında küresel bir aktör-network paketi olan bu üç ‘devlet dışı aktör’ ile aynı anda ve hepsine birden karşı mücadele stratejisi benimsiyoruz. Ve bu aktörlerle mücadelemizi olabildiğince ‘askerileştirme’ konusunda da bir kısıtımız yok. Ama hayati çıkar-kapasite dengesini en iyi şekilde kurabilmek için ideolojileri, stratejileri, kullandıkları yöntem ve vasıtalar ile oturdukları sosyolojiler farklı bu tehditlerin hangisinin hayati çıkarlarımızı en çok tehdit ettiğine karar vermemiz gerekiyor. Özellikle Suriye kuzeyinde acaba IŞİD mı yoksa PYD mi Türkiye’nin hayati milli çıkarlarına daha öncelikli tehdit? Bu sorunun cevabını net bulabilmiş değiliz.

2. Siyasi hedefler net anlaşılır ve BAŞARILABİLİR mi?

Fırat Kalkanı’nın net anlaşılır siyasi hedefleri var mı? Ne yazık ki henüz bu sorunun cevabını tam olarak bilemediğimden onların ‘başarılabilir’ mi ‘başarılamaz’ mı olduklarına dair bir tespit yapamayacağım.

3. Alınan risk ve beklenen fayda DÜRÜSTLÜKLE  analiz edildi mi?

Bu madde, bir harekâtın getirdiği olası risklerin ve faydaların analizinin çok iyi ve dürüstçe yapılması gerektiğini vurguluyor. Umarım Fırat Kalkanı’nın ilerleyen aşamaları için bu analiz yapılıyordur.

4. Diplomasi başta olmak üzere tüm diğer yollar sonuna kadar zorlandı mı?

Bu prensip askeri güç kullanımının diplomatik tüm yollar tükendikten sonra en son çare olacağını vurguluyor. Yani siyasi sonuçlar doğurmak için icra edilen etki odaklı harekâtlarda askeri güç kullanımı bile diplomatik tüm yollar tüketildikten sonra başvurulması gereken bir yöntem olmalı.

5. Savaşın anlamsız uzama riskine karşı iyi bir ÇIKIŞ STRATEJİSİ yapıldı mı?

Suriye gibi ‘akışkan’ bir güvenlik ortamına girerken önce ‘Çıkış Stratejisinin’ sonra kalışın planlanması gerektiğini yaklaşık bir seneden beri dillendiren biri olarak Fırat Kalkanı için ‘Çıkış’ kriterlerinin çok iyi belirlendiğinden; zamansal, mekânsal, kuvvet ve kayıp rakamları gibi kriterler ışığında belirlenebilecek çıkış kriterleri gerçekleştiğinde Çıkış Stratejisinin kesinlikle uygulanacağından emin olmak istiyorum.

6. Savaşın iç siyasette/toplumda yaratacağı tüm olası etkiler ve sonuçları iyi tahlil edildi mi?

Bölgemizde sivilin sivile uyguladığı şiddetin giderek militerleştiği, para-militer milislerin ve eli silahlı sivillerin önde olduğu düşük yoğunluklu ve çok uzun süreli bir vekalet savaşları (proxy wars) dönemine girildiği görülüyor. Şimdi size ilginç bir kıyaslama yapmak ve sonra tespitimi sunmak isterim. Bu, bir Türkiye-İran kıyaslaması. İran, eli silahlı sivil milis kullanma konusunda çok ciddi bir devlet aklına ve tecrübesine sahip. Pers milliyetçiliği ve Şii inancı ile buluşan bu eli silahlı siviller ‘askeri yeteneklere’ kavuştukça ve kurumsallaştıkça İran’da bizdeki FETÖ gibi devletin içine sızmak veya İran içinde silahlı operasyonlara yönelmek yerine İran dışında, özellikle son dönemde Irak ve Suriye’de İran’ın milli çıkarlarına alan açmak için birer ‘mızrak ucu’ olarak kullanılıyorlar. Ancak konu Türkiye’nin ‘para-militer askeri/güvenlik kapasitesine’ geldiğinde İran’da devletin kurumsal yapısını etkilemeyen ve topluma doğrudan tehdit olmayan ‘Şii Cihadının’ aksine Türkiye’nin para-militer kapasitesini şekillendiren Selefi-Cihadçı motivasyon ileride hem devletin kurumlarını ‘zehirleme’ potansiyeli taşıyor hem de toplumsal fay hatlarımızı tehdit ediyor. Kısaca İran’ın para-militer kapasitesi askerileştikçe yurt dışındaki operasyonları için birer ‘mızrak ucu’ görevi görürken bizim para-militer kapasitemiz askerileştikçe devletin eli silahlı askerlerini/polislerini bile zehirleyebilecek ‘Selefi-Cihadçı’ bir motivasyonu ve toplum içindeki etnik (PKK çatışması) ve mezhepsel fay hatlarını tetikleyebilecek potansiyel bir risk haline geliyor. Yani aslında bizim Suriye ve Irak’a uzatmak istediğimiz ‘mızrağımızın’ ucu bize dönük ve oradan gelebilecek bir darbe ile sopa gibi kullandığımız mızrağımızın ucu hem devlete hem de topluma zarar verebilir.

7. Savaşa dair toplumun tamamına yakınının desteği alındı mı, toplumsal meşruiyet tam mı?

Andy Ar’a göre Kasım ortası itibarı ile Fırat Kalkanı’na destek yüzde 70’ler düzeyinde.[4]  Bu rakam kimine göre çok yüksek. Ama bence harekâtın bir savaşa sürüklenme potansiyeli göz önüne alındığında epey düşük. Bu prensipteki ‘Tamamına Yakını’ tabirini ve yüzde 90 ve üstü destek olarak okuyorum. Bakalım önümüzdeki anketlerde harekâta yönelik toplumsal destek nasıl bir değişim gösterecek?

8. Uluslararası sistemde ve uluslararası hukukta savaş MEŞRU görülüyor mu?

İşte Fırat Kalkanı ile ilgili kritik prensiplerden biri bu. Önce bir gerçek: Bir ülkeye toprağına, egemen olmayan devlet tarafından askeri müdahalenin uluslararası hukuk tarafından meşru görülebilmesinin üç yolu mevcuttur:

  • Bunlardan ilki meşru müdafaa hakkının kullanımı,
  • İkincisi ise Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu doğrultuda bir karar alması,
  •  Sonuncusu ise meşru bir yönetimin talebi üzerine, söz konusu ülkede askeri varlık göstermek.

​Bunlardan ayrı olarak bir de “insani müdahale” yahut “insancıl müdahale” olarak adlandırılan, tartışmalı olmakla beraber ilerleyen yıllarda kabul göreceğini düşünebileceğimiz müdahale biçimi de söz konusudur.

Türkiye’nin ‘meşru müdafaa’ hakkı olarak görüp bu maddeye dayandırdığı Fırat Kalkanı hakkında Halep’in kontrolünden sonra hem Suriye içinde hem de uluslararası ortamda meşruiyeti artan Esad yönetiminin Fırat Kalkanı Harekâtı’nı arzulayacak herhangi bir iradeye sahip olmadığı gibi tam aksine, bu operasyonu kınadığını, egemenliğinin ihlali olarak gördüğünü, bu yönde sık sık açıklamalarda bulunduğunu biliyoruz. Ayrıca Fırat Kalkanı’nda hedefin IŞİD mı PKK mı olduğuna yönelik kafa karışıklığımız ile harekâtın güneye taşması ve Bab’tan sonra Munbiç’e büyüme ihtimali harekâtın meşruiyeti konusunda uluslararası ortamda bir tartışmanın başlayabileceğini gösteriyor. Bu nedenle harekâtın nasıl evrildiğine bu tartışmalar da yön verecek.

Aslında bu satırları bir Pazar öğleden sonrası 10 yaşındaki kızımı ve arkadaşlarını basketbol antremanında seyrederken yazıyorum. Onların coşkusu ve masumiyetini gördükçe geleceği onlara bırakacağımız en önemli mirasımız olarak gördüğüm için kendimi sorumlu hissediyorum. Hayatı dikiz aynasından algılamak ve ‘an’a yapışmak yerine onlara yani geleceğimize yüzümü çevirdiğim için iflah olmaz bir iyimserim. Ve iflah olmaz bir iyimser olarak Fırat Kalkanı’nın neye evrildiğine dikkat çekebilmek için bu yazıyı yazmayı onlara karşı namus borcu biliyorum.

Yazarın Diğer Yazıları

Yeniden BÜYÜK Türkiye; ama nasıl?

Acaba Türkiye'nin dış politikada büyümesi daha ekonomi, refah ve insani gelişmişlik odaklı hale getirilebilir mi? Türkiye'nin barışçıl büyümesi mümkün mü? Acaba büyümemiz ne kadar demokratikleştirilebilir?

Türkiye'nin Suriye grand stratejisi ne olmalı?

Suriye'den korunmak için mi yoksa Suriye'de kazanmak için mi Suriye'de bulunuyoruz?

Robot çağı jeopolitiği ve robotik askeri devrim

Modern dünya ordularının ve savunma sanayilerinin ‘teknoloji manyaklığı’nı ehlileştirmek için elimizde üç silah var: Siyaset, hukuk ve moral/etik