06 Ekim 2019

İstanbul'u terk etmek: Fantezi mi, zaruret mi?

Son Silivri depremi içimizdeki "göçebe" ruhu az da olsa diriltti! Peki pılıyı pırtıyı toplayıp gitmek gerçekten çare mi?

Daha ilkokuldaki "Türklerin göç yolları" haritasından da biliriz, yerinde durmayı pek sevmeyen bir milletiz. "Uzak Asya'dan" dörtnala gelir, Anadolu'nun kapılarını açarız biz. Gerekirse gemileri karadan yürütür, nereyi istiyorsak orayı "fethederiz". Eflak-Boğdan senin, Kahire-Trablus benim, fark etmez! Çalakılıç gidebiliriz.

İki saatlik uçak yolculuğu sonrası vardığım Avusturya'da, Mora nehri kenarında kahve içerken düşünmüştüm bunu... "Atalarımız" hiç üşenmemiş miydi de Viyana'ya seferler düzenlemişti? Ne bileyim, mesela Belgrad'ı aldıklarında neden "Tamam, burası güzel. Burada duralım artık!" dememişlerdi? Tek sebep "ganimet" olabilir miydi?

Postmodern fethin simgesi: Sarı hafriyat kamyonları

Bunun cevabını klasik anlamda fetihlerin bittiği, Türkiye sınırının artık netleştiği 20. yüzyılda bulacaktık. 1941'de nüfusu ilk kez bir milyonu geçen İstanbul, "iç göç"ün hedefi olacak ve "Taşı toprağı altın!" sloganıyla hızla gecekondulaşacaktı. Gayriresmî yollarla, parsel parsel "işgal edilen" bir İstanbul vardı karşımızda. Ve 70 yıl sonra "3. Havalimanı" ve Kuzey Marmara Otoyolu ile yapılaşma, son ve öldürücü aşamaya sıçrayacaktı. Havalimanı şantiyesine kutlama (!) amaçlı dizilen 1453 adet sarı hafriyat kamyonu, aslında bilinçaltımızı yansıtıyordu. Üzerinden 566 yıl geçse de "fetih" kutlayarak "Ben buraya sonradan geldim" mesajını  veriyorduk. Ve bir yeri "memleket" edinemiyor, sürekli yeni "rant"lar arıyorduk.

Kaçmak: Ama nereye?..

Ama bir şeyi unutuyorduk. İstediğimiz gibi şekil veririz, gönlümüzce talan edebiliriz diye düşündüğümüz doğa, son sözü henüz söylememiş, onun yerine bizi nazikçe uyarmayı tercih etmişti. Ve geçen haftaki 5.8'lik Silivri depremi ile İstanbul'da yaşamanın anlamı yeniden sorgulanır hale geliyordu. Hakikaten; eski, güven vermeyen ve birbirinden zevksiz binalarda, 24 saat bitmeyen bir trafikle, 20 milyonu bulan bir kalabalığın arasında ne yapıyorduk? Aldığımız üç kuruş maaş, sonsuz ev ve otomobil taksitleri için bu şehirde yaşamaya değer miydi?

İyi de, kalkıp gitsek nereye gidecektik? Ege ve Akdeniz kıyıları düşünülebilirdi belki... Ama oralar da "deprem bölgesi"ydi!

Bunların dışında nereyi seçecektik, nasıl geçinecektik? "Irmağının akışına ölürüm" diye türkü yaktığımız "cennet vatan"da kaçacak yer, İstanbul dışında yaşanası şehir bulamıyorduk.

En son ne zaman vapura bindik, müze gezdik?

Oysa asıl soru şuydu: Kaçımız İstanbul'u yaşayabiliyorduk? Hangimiz en son Boğaz'da bir akşamüstü yürüyüşüne çıkmış, Emirgan'da çay içmişti? Kaçımız üç ayda bir olsun vapura atlıyor, temiz hava almaya Rumeli Kavağı'na gidiyordu? Sahi, Beyoğlu'nda en son ne zaman tiyatro izlemiş, çıkışta Çiçek Pasajı'nda bir şeyler yiyip içmiştik? Binlerce yıllık bir tarihin üzerinde yaşıyorduk. En son ne zaman bir müze gezmiştik?

Kenti böylesi bir mobilizasyon ve sosyalleşme zemini olarak gördüğümüzde, aslında çoğumuz işten eve giden ve gününün neredeyse 3-4 saatini servis aracında, trafikte geçiren kimselerdik. Ah bir ekmek davasına, kendi Çankırı'mızı taşıdığımız Bağcılar'da, Kırşehir'imizi yeniden ürettiğimiz Sultanbeyli'de gayet iyiydik de... Şu fay hattı da olmasaydı keşke!..

'Göçebe kültürü'nden 'Instagram seyyahlığı'na...

Ama o fay hattı vardı ve artık bir karar vermemiz gerekecekti: Gidiyor muyuz, kalıyor muyuz?

Şimdilik ezici çoğunluk kalmaktan yana görünüyor. İstanbul öyle bir "konfor alanı" yaratmış ki milyonlara, içimizdeki "göçebe" eskisi kadar kolay harekete geçemiyor. Elbette yüz binler var tası tarağı toplayıp Batı'ya yerleşmek isteyen; bu kadar güçsüz olmasa pasaportumuz... Ama gerçek şu ki artık Instagram'da fotoğraf yayınlama odaklı bir "gezme sevdası"yla yetinirken, bulunduğumuz kente zincirlerle bağlanıyoruz.

"Into the Wild"da Chris (Emile Hirsch), son parasını yakar ve doğada yaşamaya başlar.

Bu da bir tercih aslında... Tıpkı Sean Penn'in 2007 yapımı filmi "Into the Wild"da resmettiği Chris McCandless'in yaptığı gibi... Cebindeki son doları çakmakla yakıp doğaya karışan Chris'i (Emile Hirsch) pek de hayırlı bir son beklememektedir. Ama o, dilediği gibi yaşamayı seçmiştir.

Dagur Kári'nin 2003 yapımı filmi "Nói albinói"de ise İzlanda'da, buzullar arasında yaşayan 17 yaşındaki Nói'nin tropikal bölgelere kaçma hevesine tanık oluruz. Bu uğurda son çare olarak hırsızlık bile yapar Nói... Ama sevgilisini ikna edemez. Sonrasında herkesi bir trajedi beklemektedir.

17 yaşındaki Nói'nin (Tómas Lemarquis) hayali, İzlanda'dan tropikal bölgelere gitmektir.

Görüldüğü gibi, gitmek de çare değil bazen, kalmak da... Aslolan yaşamak... Ve yaşamlarımız büyük ölçüde, aldığımız kararların sonucundan oluşuyor.

Kimimiz Japon turistler gibi (!) 70'lerine dinç ve zengin gireceğini, sonra dünyayı gezeceğini zannediyor, hayallerini erteliyor. Kimileri bir hayal uğruna lastik bir botla Avrupa'ya geçmek isterken Ege'de can veriyor.

O halde selam olsun Chris'e, selam olsun sınır tanımayan "illegal" mültecilerin anısına, selam olsun hayalinin peşinde koşanlara!..

Yazarın Diğer Yazıları

Sizce Türkiye gündemi 35 yılda ne kadar değişir?

Depremden Suriye'ye, enflasyondan yolsuzluklara, son derece hayati konularla boğuşuyoruz. Peki bu daha ne kadar böyle sürebilir?

'Hashtag' savaşları ve Twitter komandoları

Milliyetçilik eskisi gibi görkemli stat gösterileriyle değil, sosyal medyadaki militarist paylaşımlarla kitleleri efsunluyor

Sigara kolay da... Asıl depremi yasaklayabilir misiniz?

Son bir haftada yaşadıklarımız gösterdi ki Türkiye artık yönetilmiyor ve hepimizin başının çaresine bakması gerekiyor