04 Nisan 2020

Yaşayanlar, ölüler ve ikisi birden olanlar

Hatırlanmaya değer bir şeyler yapamadığımız için mi hızlanıyoruz, daha kolay unutabilmek amacıyla?

Lord Byron, baba bir, ana ayrı kız kardeşi Augusta ile aralarında bir ilişki olduğu dedikoduları ayyuka çıkınca, sisli ve soğuk İngiltere’yi terk edip, Venedik’e taşınmıştı.

Londra’yı terk etmesine neden olan iki bebek vardı: Birisi, kendisinin Wentworth Baronesi İsabella’dan olan kızıydı ki ileriki yıllarda "bilgisayar programcılığının annesi" Ada Lovelace olarak ünlenen bu bebek, henüz dört aylıktı ve vaftiz adı olarak halasının adı Augusta’yı da taşıyordu.

Diğer bebek ise kız kardeşi Augusta’nın kızıydı ve babasının Byron olduğu iddia ediliyordu.

Lord Byron’un farklı cinsel seçimlerinden hiç hoşlanmayan Ada’nın annesi, boşanma davasında bunu da bir gerekçe olarak dilekçesine eklemişti.

Lord Byron, "homoseksüellik, heteroseksüel sodomi ve ensest" ile suçlanıyordu.

Bugün bize çok tuhaf gelebilir elbette ama o tarihte bu üç suçlamadan ilk ikisi yargılanmayı gerektiren bir suç olarak kabul edilirken, farklı annelerden dünyaya geldikleri için üçüncüsü "teknik olarak" suç sayılmamıştı.

Gördüğünüz gibi 200 yıl içinde her şey ne kadar değişebiliyor.

Bir de 200 yıl sonrasını hayal etmeye çalışın bakalım, bugün suç kabul edilen hangi eylemler normalleşirken, bugünün normali, yarının anormali olacak?

Her neyse medeni hukuk ve ceza hukuku üzerine bir futuristik deneme yapmak değil amacım.

Byron ile Augusta arasında gerçekten böyle bir aşk ilişkisi yaşandı mı, hâlâ bilmiyoruz.

O yılların İngiltere’sinde, asil iki aileyi yakından ilgilendiren, son derece "juicy – merak uyandırıcı" bu konu, gerçek bir skandal olarak o günlerin gazete ve dergilerinde de kendisine hayli yer bulmuştu.

Bunu öğrenebileceğimiz iki kaynak olabilirdi ki Augusta anılarını zaten hiç yazmadı.

İkinci kaynak ise Lord Byron’un anıları olabilirdi. Ancak bu anılar hiç yayımlanamadı.

Ölümünden hemen sonra yakın arkadaşları kendi aralarında bir karar alıp, anıları yakarak yok ettiler. Sonradan amaçlarının "Byron’un toplumdaki itibarını korumak" olduğunu açıklayacaklardı ki o günlerin ahlak anlayışına göre aslında korunabilecek bir itibarı da kalmamıştı.

Byron’un anılarını çok yakın arkadaşı, Frankenstein’ın yazarı, Mary Shelley temize çekmişti ve o da Byron’u korumak için olsa gerek, bu anılardan "içinde fazla bir şey yoktu" diye söz ediyor.

Byron da ölümünden önce "anılarımın gerçekten önemli bütün bölümlerini atladım, ölülere saygıdan ve yaşayanlara ya da ikisi birden olanlara duyduğum saygıdan yaptım bunu" demişti.

İşte boşa çene çalmak diye buna derim, aslında bu yazıyı yazmaya tam da bu noktada başlamayı düşünmüştüm ama gördüğünüz gibi insanın eli boş olunca konuştukça konuşuyor.

Biz tuzu kurular evde oturup, kendimize bunalım yaratma fırsatı kollarken böyle yan etkilerle de karşılaşabiliyoruz, insanın çenesi düşebiliyor.

Byron’un size aktardığım bu sözü dikkatinizi çekmiş olmalı.

Üç tür insandan söz ediyor: Ölüler, yaşayanlar ve ikisi birden olanlar!

İkisi birden olanlar!

Bu oksimoron da kendi içinde ikiye ayrılıyor olmalı: Yaşayan ölüler, ölü yaşayanlar!

"Yaşayan ölüler" denilince kimlerden söz ettiğimizi anlamak zor değil.

Ölmüş olmalarına rağmen, sanki hâlâ hayattalarmış gibi insanların yaşamının içinde olabilenlerden, insanların ve toplumların yaşamlarını etkileyebilenlerden söz ediyoruz.

İşte bakın aradan geçmiş 200 yıl, kimlerden söz ediyorum!

"Ölü yaşayanlar" konusunu, hepimiz için güzel geçmesini temenni ettiğim bu Cumartesi günü, bizi oyalasın diye seçtim.

Hem içinde bir mikrop da barındırıyor ki evde otururken hır çıkarmak isteyenler için de bir hizmet sayılabilir.

Söz Byron’a ait olduğuna göre bu sözle neyi anlatmaya çalıştığını da anlamak zor değil.

Deyim yerindeyse "vur patlasın, çal oynasın" bir hayattı onunki.

Bu bir seçim tabii. Ama böyle yaşamanın gerektirdiği harcamaları karşılayacak bir maddi güç de gerekiyor. O Lord olduğu için çalışması zaten yakışık almazdı, istediği hayatı sürdürebilme olanağı vardı.

Elbette hayatta hiçbir şey karşılıksız değildir. Bedelini ya önce ödersin ya da sonra ama mutlaka ödersin.

Byron, ilk taksiti yolun başında memleketini terk etmek zorunda kalarak ödemişti.

Anlamsız bir telaş içinde koşuştururken yaşamın özünü de kaçırıyoruz gibi geliyor bana ve galiba "ölü yaşamak" da buna karşılık gelen bir durum.

Biraz yavaşlasak, ilerde hatırlayacağımız ve hatırlanınca dudaklarımızda küçük tebessümler yaratacak birçok şeye tanık olabiliriz.

"Acele etme hastalığı" diye bir hastalık olduğunu, yıllar önce bir İngiliz gazetesinde okumuştum, aklımda kalmış.

"Acele etme hastalığı"; zaman kazanmak için insanların çağımızda küçük ayrıntılarla nasıl uğraştıklarını anlatıyor.

Hastalığın belirtileri arasında her gün hepimizin otomatik olarak yaptığı şeyler de var.

Örneğin asansör kapısının kendiliğinden kapanmasını beklemek yerine, kapatma düğmesine basmak gibi.

Bir film izlerken elde kumanda bazı sahneleri hızla geçmek gibi.

Terminalde uçak, otobüs vs. beklerken cep telefonuna sarılmanın da bu tür bir tepki olduğunu okumuştum.

Çağımızda insanlar bir şey yapmadan geçirdikleri vakitlerde kendilerini 'değersiz' hissediyorlar ve bir şey yapmış olmak için telefonlara sarılıyorlar.

Bu yazıyı tabletten ya da bilgisayarınızdan okuyorsanız tam da şu anda gözünüzün telefonunuza doğru kaydığına iddiaya girerim.

Sevdiceğiniz zaten telefona yapışık yaşıyor kaç gündür!

Eminim farkındasınız, salgın nedeniyle evlere kapandığınızdan beri de elimizden telefonlar düşmüyor.

Mesela bana değişik gruplardan ya da tek tek arkadaşlarımdan gelen her WhatsApp mesajına 1 lira alsaydım, sokağa çıkmak serbest olduğunda bütün Lucca’ya içki ısmarlayacak kadar para biriktirmiş olurdum, buna eminim.

Kim bilir bu günler, bir yandan hayatımızda önemli zannettiğimiz şeyleri yapmamızı engellerken belki de hayatlarımızı da re - mix etmemizi sağlayabilir.

Milan Kundera, Türkçede de yayımlanan (Can Yayınları, Çeviren: Özdemir İnce) 'Yavaşlık' isimli romanında "yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır" diyordu.

"Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda, kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer. Yavaşlığın derecesi, anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır."

Acaba diyorum, yaşadığımız toplumsal hayatın bize dayattığı 'hatırlanmaya değer şeyler yapamama zorunluluğu' mu bu hıza yol açan?

Modern toplum biraz da bu gibi geliyor bana: Kurallara uy, sırayı bozma, çıkıntılık yapma, sana biçilen görevi yerine getir, öleceğin zamanı da biz sana söyleriz!

Hatırlanmaya değer bir şeyler yapamadığımız için mi hızlanıyoruz, daha kolay unutabilmek amacıyla?

Ölümle karşılaşan insanların, o son birkaç mili saniyelik süre içinde hayatlarının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçtiği söylenir.

Düşünün bakalım, hangi sahnelerin gözünüzün önünden geçebileceğini.

Kızınızı kucağınıza aldığınız ilk an mı, galeriden gıcır bir otomobilin marşına bastığınız an mı?

Hayatınızın kadınını ilk kez öptüğünüz o ağacın altı mı, satın almak için uzun pazarlıklar yaptığınız ev mi?

Bir acıyı unutmak ya da bir mutluluğu kutlamak için zil zurna olduğunuz o gece mi, öğretmeninizin 'aferin ödevlerini çok iyi yapmışsın' dediği o sabah mı?

Cevaplarınızın çoğunluğu "b" ise, size ne diyeyim, bilmiyorum!

* * *

Bu haftanın şarkısı da Suzanne Vega’dan geliyor: My name is Luka.

Komşunuzdan garip bir ses gelirse, ilgisiz kalmayın, bir yoklayın, nasıl olsa evde boş boş oturuyorsunuz. Belki de orada kendisine uzatılacak bir el bekleyen birisi vardır.

Yazarın Diğer Yazıları

"Yıllara göğüs germiş kalıcı sevgi" nadirattan mıdır?

Aşk, zamana karşı direnebilir mi? Yoksa, kendisinden yeni bir duygu mu üretir?

"Kendi benliğini ezmeden 'biz' olma hali"

Aşk, insanın egosunu yenip, bir başka varlığın içinde eriyip, yok olma isteği ile ilgilidir

Her şey Tristan o kılıcı saplayınca değişti!

Bin yıl önce, insanların ateş başında biraz heyecan, biraz korkuyla gecenin bitmesini beklerlerken dinledikleri bir masaldan akıllarında kalan bir imge, bin yıl sonra Berrak Hanım’ın İstanbul’da Youtube kanalındaki söyleşisinde baş gösterebiliyor