25 Haziran 2022

Nasıl olsa sonu gelmeyecek mi?

Karşımızdaki kişide kendi görmek istediğimiz şeyleri görürüz. Çünkü esasen kendimizi severiz. Bizim gibi mükemmel birisinin, bir başkasını sevebilmesi için onun gerçekten mükemmel bir canlı olması gerekir. İlişki ilerledikçe karşımızdaki insanın gerçek kişiliği ile karşılaşırız. Tıpkı onun da bizim gerçek kişiliğimizle tanışması gibi

"Tell me the truth about love" (Bana aşkla ilgili gerçeği söyle) isimli kitabın yazarı Susanna Abse, kadın–erkek ilişkilerinin doğasının sorunları da beraberinde getirdiğini söylüyor.

Abse, 30 yıldır çift terapisi üzerine çalışıyor.

Kitabını okumadım, ancak Guardian gazetesine bir demeç vermiş, onu okudum.

Söylediği şu ki çiftlerin kavga etmeleri iyiymiş yeter ki birbirlerini suçlamasınlar!

Cümlelere "hep sen" diye başlamak yerine "ben şöyle hissediyorum" diye başlamak da iyiymiş ki böyle yaparsanız zaten karşınızdakini de suçlamak durumunda kalmazmışsınız.

Abse'nin yapmaya çalıştığı, güzel duygularla başlayan ve zamanla bitme noktasına gelmiş bir ilişkiyi kurtarmaya çalışmak.

Ne kadar başarılı olabiliyor, onu bilmiyorum ama çözmeye çalıştığı bu sorun insanlık tarihi kadar eski olmalı.

Bitme noktasına gelmiş bir ilişkide son kararı vermeden önce bunu akılda tutmak gerek.

Bu konudan kimse muaf değil, bu sorun sadece sizin başınıza gelmiyor.

Benim yaşımdakiler hatırlarlar; Beyaz Kelebekler'in "Bütün aşklar tatlı başlar" diye bir şarkısı vardı.

Şarkıdan bir de şu bölümü hatırlıyorum: "Sevdanın kanunu / düşünmez sonunu."

Hayatın gerçeği

Bu son derece yaygın bir inanç ve acaba insanlar aşkın tatlı başlayıp, belli bir süre sonra acı şekilde biteceğine bu kadar inandırılmamış olsalardı, hayat daha farklı olur muydu diye düşünmeden de edemiyorum.

Bütün şarkılar, şiirler, romanlar, filmler bunu işliyorlar ve aşkın bir süre sonra tükenip gideceği yanılsaması, hayatın gerçeği olarak karşımıza dikiliyor.

Fransız elçilik kafilesiyle İstanbul'a gelip, Padişah 1. Ahmet'in portresini (padişah poz vermemiş, ressam bir kere gördüğü padişahı aklında kaldığı kadarıyla resmetmiş) de yapan ressam Simon Vouet'in, Madrid'deki Prado Müzesi'nde sergilenen bir barok tablosu var: Umut, Aşk ve Güzelliğin Yendiği Zaman.

Tabloyu 1627 yılında çizmiş.

Simon Vouet'in "Umut, Aşk ve Güzelliğin Yendiği Zaman" tablosu

Demek ki bugün konumuz olan soru 400 yıl önce de insanların gündemindeymiş, ısmarlama resimlerle hayatını kazanan bir ressama birisi böyle bir resim ısmarlayıp, parasını ödemeyi kabul etmiş.

Barok üsluplu bu alegorik resimde "zaman" ihtiyar bir erkek olarak çizilmiş. Bacaklarının altında kalmış orağı ve elindeki kum saatiyle, "umut, güzellik ve aşk" ile bir mücadele yürütüyor.

"Umut"u temsil eden kadın, elindeki çapa ile yaşlı "zaman"ı tehdit ediyor.

"Güzellik" çıplak bir kadın ile anlatılmış, onun da elinde bir mızrak var.

Küçük bir aşk meleği (Cupid; Eros'un Romalı olanı) bir ağacın dalları arasında mücadelenin sona ermesini bekliyor.

Duruşundan da belli ki bu kavgayı yöneten o minik Cupid'den başkası da değil.

Aşk, en büyük düşmanı "Zaman" ile bir mücadeleye girişiyor, iki müttefiki ile onu alt etmeye çalışıyor.

Başarılı olamazsa kaybedecek olan umut ve güzellik değil, doğrudan doğruya aşk olacak. 

Aşk zamana dayanabilir mi?

Onun yıpratıcı, bıktırıcı, alışkanlık yaratıcı etkisini bertaraf edebilir mi?

Sanıyorum insanlık tarihinin en çok sorulmuş soruları arasında bir sıralama yapsak bu soru ilk 100'e rahatlıkla girer.

Edgar Morin, "Aşk, Şiir, Bilgelik" isimli eserinde "Aşk toplumsal düzene itaat etmez: Belirir belirmez, engelleri görmezden gelir, onlara çarparak dağılır ya da onları dağıtır" diye yazıyor.

"İnsan"ı diğer canlılardan ayırmak için yapılan tanımlamalardan biri de onun "toplumsal" bir varlık olması.

Kendiyle yetinme

Böyle olmakla birlikte her birey o toplumsal yaşamın içinde kendisine özel bir alan yaratır ve o alanda da yalnızdır. Bilinçli yalnızlık insana bir "kendiyle yetinme duygusu" verir, dışarıda olup bitene karşı bir çekim hissetmezsiniz.

O yalnızlık içinde birisine karşı çekim duygusu yaşıyorsanız âşıksınız demektir. Böylece, kendiniz için özel olan o alana birisinin girmesine izin verirsiniz.

Bir tür kendinden geçme durumudur bu, yoksa özel alanınızı kendinizden geçmeden nasıl birisiyle paylaşabilesiniz?

Bu nedenle aşk ruhsal kaynağını da sevgilinin niteliklerinden alır. Bu niteliklere atfettiğimiz her türlü değer (güzellik, gençlik, alımlılık, zekâ, akıl vb.) sevgiyi besler.

İnsanın kendisinin de "sevilmeye layık olduğunu" düşünmesi Edgar Morin'in deyişiyle "aşk ihtiyacının başkasına yansıtılması" demektir.

Bu yüzden de "başıboşluk ve belirsizliğe mahkûmdur". Bu başıboşluğu ve belirsizliği yönetebilen âşıklar, zamanı niye yenemesin?

Eğer yaşadığınız ilişki gerçek bir aşk ilişkisiyse, karşılıklı çıkarların tatmin edilmesinden kaynaklanan bir ilişki değil ise ikili bir yolculuğa çıkıyorsunuz demektir.

Bir yandan kendi içinize doğru yaptığınız, kendinizi yeniden keşfettiğiniz bir yolculuktur bu.

Diğer yandan da karşınızdaki insanın içine akmaya, onu keşfetmeye yönelik bir yolculuk yaparsınız.

Birbirlerinin duygularına karşılık veren iki kişi kendi varlığının köklerini diğerine aktarır, birlikte düşünmeye ve hissetmeye başlarlar.

Küçük ayrıntılar birbirini besler, iki ayrı beden içinde de olsanız, ruhlarınız sanki tek bir ruhmuş gibi olur.

Aşka bu nedenle "kendinden geçme hâli" de diyoruz. 

Sarhoşluğa benzer bir kendinden geçme hâli değil tabii bu.

Kendi varlığından uzaklaşarak bir başka varlığın içinde erime, yok olma isteği. 

Bu durum bugünden yarına gelişmez tabii.

Küçük ayrıntılardan beslenerek ilerler.

Keşif yolculuğu

Başlangıçta sadece saçlarını ya da gözlerinin rengini ya da yüzündeki ifadeyi ya da gülüşünü vs. beğendiğiniz insana doğru aktıkça yeni "ayrıntılar" keşfedersiniz.

Oturuşu, konuşması, bardağını tutuşu, saçını savuruşu, banyoda yüzünü kurulayışı! Bitmek bilmez bir keşif yolculuğudur çünkü bu.

Onun da sizde böyle ayrıntılar keşfetmesini bekler, bunun gerçekleştiğini gördükçe mutlu olursunuz.

Birçok insanın en sevdiği dönemin ilişkinin flört evresi olmasının nedeni budur.

Her yeni ilişki başlarken bu geçmiş tecrübeler nedeniyle heyecanlanırsınız, çünkü bilirsiniz ki sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen bir yolculuğa çıkıyorsunuzdur.

Kazuo Ishiguro, "Gömülü Dev" isimli fantastik romanında yaşlı bir karı kocanın, oğullarıyla buluşmak üzere, Roma istilasından sonra harap olmuş Britanya'da çıktıkları yolculuğu anlatıyor.

Axl ve Beatrice, bu yolculuğun hemen başlarında, beklenmedik bir fırtınaya yakalanınca bir yıkıntıya sığınır ve orada bir "kayıkçı" ile karşılaşırlar.

Kayıkçı, adaya götüreceği çiftlerin arasında olağanüstü bir bağ olmuş olması gerektiğini söyler.

Bu ona verilmiş bir görevdir. Kayık ile adaya geçmek isteyen çiftleri sorgulamak ve aralarında derin bir bağ olmadığını anladığı çiftleri ayırarak, sadece birini adaya geçirmekle yükümlüdür.

Kayıkçı, Beatrice'e durumu şu sözlerle anlatır:

"Biz kayıkçılar yıllar boyu o kadar çok insanla karşılaşırız ki aldatıcı görünüşün ötesine nüfuz etmemiz pek uzun sürmez. Ayrıca yolcular en aziz anılarından bahsederken gerçeği gizlemeleri imkansızdır. Bir çift, birbirine sevgiyle bağlı olduğunu iddia eder, oysa biz kayıkçılar sevgi yerine hınç, öfke, hatta nefret görürüz bazen. Ya da koskoca bir çoraklık. Bazen sadece ve sadece yalnızlık korkusu. Yıllara göğüs germiş kalıcı sevgiyi pek nadiren görürüz. Gördüğümüzde de çifti adaya birlikte geçirmeye can atarız."

Kayıkçının dediğinin doğru olduğunu düşünmemiz için çevremize bakmamız da yetiyor ne yazık ki.

"Yıllara göğüs germiş kalıcı sevgi" çok rastladığımız bir durum değil çünkü.

Maskesiz yaşamak

Erich Fromm, "Sevmek esasen belli bir insanla ilişki değildir, bir tavır, karakterin bir yönelimidir" diye yazmıştı.

Bunun için "maskesiz yaşamak gerekir" der.

Aşk ilişkisi ise bir tür maskeli balo ile başlar aslına bakarsanız.

Yüzümüze, ruhumuza giydirdiğimiz bu maske ile kendimizi, karşımızdakinin bizi nasıl görmek isteyebileceği ile ilgili tahminlerimize göre şekillendiririz.

Amacımız ilgisini canlı tutmaktır.

İlginin canlılığı, ilişkinin derinleşmesini sağlar.

Aşkın gözünün kör olduğu dönemlere böyle gelinir.

Karşımızdaki kişide kendi görmek istediğimiz şeyleri görürüz.

Çünkü esasen kendimizi severiz. Bizim gibi mükemmel birisinin, bir başkasını sevebilmesi için onun gerçekten mükemmel bir canlı olması gerekir.

İlişki ilerledikçe karşımızdaki insanın gerçek kişiliği ile karşılaşırız.

Tıpkı onun da bizim gerçek kişiliğimizle tanışması gibi.

O zaman gördüklerimiz bizi hayal kırıklığına uğratabilir, kuşkusuz ki aynı hayal kırıklığı onun için de geçerlidir.

İlişki ilerledikçe, birlikte olduğumuz insanı görmek istediğimiz gibi değil, gerçekte olduğu gibi görürüz.

Ve bazen bu gördüklerimiz hayal kırıklıklarına, üzüntüye, öfkeye, nefrete dönüşebilir.

Seneca "Başlayan her şey biter" demişti.

Aşkın başına gelen de budur.

Her güzel şey gibi aşklar da bitebiliyor.

Hiç bitmemesi için çabalamak, bazen yeterli olmayabiliyor.

Bir zamanlar onun için deli divane olduğunuz insan, hafızanızda giderek flulaşıyor, DJ jargonuyla söyleyecek olursak "fade out" oluyor.

Samuel Taylor Coleridge'den bir şiir ile bu haftayı bitireyim, nasıl olsa bu konuya yine döneriz.

"Birden rüzgâr dindi, tüm yelkenler indi
Yoğun bir hüzün çöktü her şeye,
Ağırlığı hissettik, rastgele sözler ettik
Sırf denizin sessizliği bozulsun diye.



Mehmet Y. Yılmaz'ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı.

Mehmet Y. Yılmaz kimdir?

Mehmet Yakup Yılmaz, 1956 yılında Malatya'da doğdu. İlkokulu Antalya Devrim İlkokulu'nda, orta okul ve liseyi Denizli Lisesi'nde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü'nden 1977 yılında mezun oldu

Gazeteciliğe SBF öğrencisi iken 1975 yılında Ankara'da Mehmet Ali Kışlalı yönetimindeki Yankı Dergisi'nde başladı. Derginin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini de bir süre yürüttü.

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Türk İş'e bağlı Yol İş Federasyonu ve YSE - İş sendikalarında basın müşaviri olarak görev yaptı, sendika gazete ve dergilerini yayınladı

Askerlik görevini Kara Harp Okulu'nda tamamladıktan sonra İstanbul Gelişim Yayınları'nda mesleğe döndü. Gelişim Yayınları'nda Erkekçe ve Bilim dergilerinin Genel Yayın Müdürü Yardımcılığı ve ardından Gelişim TV Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği görevlerinde bulundu

1985 yılında Hürriyet'e geçti ve Hürriyet Dergi Grubu'nu kurdu. Tempo, Blue Jean, Playmen gibi dergileri yayınladı.

Daha sonra Dönemli Yayıncılık Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Ercan Arıklı ile birlikte Dönemli Yayıncılık'ın 1 Numara Yayıncılık'a dönüşmesi sırasında Genel Müdürlük görevini üstlendi. Aktüel, Cosmopolitan, Penthouse, Oya gibi dergilerin kurucu genel yayın müdürü oldu. Bugüne kadar 30'u aşkın derginin kuruculuğunu yaptı.

1995 yılı başında Posta gazetesini yayınladı. Aynı yılın sonunda Fanatik gazetesini, 1996 yılı sonunda da Radikal gazetesini kurdu, genel yayın müdürlüğünü yürüttü.

2000 yılında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevine getirildi. Bu görevi 5,5 yıl sürdürdükten sonra Doğan Burda Dergi Grububu'nun CEO'luğu görevini üstlendi.

2005 yılından 2018 Eylül ayına kadar Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ekim 2018'den itibaren T24'te yazmaya başladı.

Gazete köşe yazılarından derlenen "Kırmızıyı Seçtim, Aşk Mavinin Altındaydı", "Benden Selam Söyleyin Bütün Aşklarıma", "Aşktan Sonra Hayat Var Mı", "Şaşırma Duygumu Kaybettim, Hükümsüzdür" isimli kitapları yayımlandı. "Aşk Herşeyi Affeder mi" isimli uzun hikâyesi de kitap olarak yayınlandı. 

"Türkiye medyasında en çok yayın başlatan gazeteci" olan Mehmet Y. Yılmaz, güncel politik gelişmelerin yanı sıra, deneme tarzındaki yazıları ile futbol üzerine yaptığı yorumlarıyla da biliniyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yalnızlık korkusunun tek ilacı aşktır

İnsanoğlu gerçekten tuhaf bir yaratık. Stres altındayken ya da bir travmanın hemen içindeyken sarılacak birilerini arıyor, bu katalizör ortadan kalktığında ise gözü hemen dışarıya açılıyor. Ama bizi yalnızlıktan koruyabilecek tek şey aşktır!

"Azgın teke" demeden önce dur ve düşün

87 yaşındaki bir erkeğin, 80 yaşındaki eşini cinsel olarak hâlâ çekici bulması ne kadar şahane bir şey, değil mi? Ne zaman biteceği belli olmayan bir hayatı yaşarken, yanındaki kadına böylesine tutkuyla bağlı olabilmek! "Dört kitabın manası, budur eğer var ise!"

Bir hadise var can ile canan arasında

Karşılıklı emek vermeden ilişki yürümez. Herkesin sevgilisinden beklemeye hakkı olan bir şeydir bu. Bu zahmetlere değmeyeceğini düşünüyorsanız, size düşen o klasik konuşmayı yapmaktır