12 Eylül 2012

Kutsal bilgelik

İstanbul benim için şehri muazzamadır. İstanbul’un ve dünyanın merkezinde ise Ayasofya yer alır bana göre

İstanbul benim için şehri muazzamadır.

İstanbul’un ve dünyanın merkezinde ise Ayasofya yer alır bana göre.

İki alemi, bilinenle bilinmeyeni, görünenle görünmeyeni, ışıkla karanlığı, varlıkla yokluk arasındaki geçişi sembolize eden bir yapıdır Ayasofya.

Bugün ışıklı bir gün ve beni çağırıyor huzuruna.

Bir törene katılırcasına, oya ağaçlarının arasından heyecanlı adımlarla ilerliyorum. Ayasofya gül kurusu rengiyle mağrur bir şekilde uzaklardan bana gülümsüyor.

Aya Sofya, ‘’Kutsal Bilgelik’’ anlamına geliyor.

Bir İstanbul aşığı, coskulu bir sanat hayranı ve bir yazar olarak bir muhteşem yapıya doğru ilerlerken onun tüm heybetiyle beni kucaklayıp büyüsü ve sırları ile birlikte içine almasına zevkle  izin veriyorum.

Piramitlere gidenler bilir. Uzaktan bakınca büyüleyicidirler.  Ancak yaklaşıldığında tescilli dünya harikalarının fiyakası bozulur. Derme çatma taşlardan oluşan yapının uzaktan nasıl o kadar simetrik ve etkileyici göründüğüne şaşırır kalırsınız.  Oysa, Ayasofya her adımda, her açıda ve her perspektifte birbirinden güzel ve etkileyici görüntülere sahiptir. İster denizden, ister Galata  Kulesinden  ister Armada Otel’in terasından bakın göz kamaştırıcı, olağan üstü bir güzellikle poz verir size.

Ayasofya’nın orijinal rengi, içerisindeki mozaiklerden de göreceğiniz gibi altın sarısıymış. İlk halini zihnimde canlandırınca görür gibi olduğum altın varak ışıltıyla daha da etkileniyorum.

Bizans İmparatorluğu'nda Ayasofya’ya kadar dini binalar daire, devlet binaları ise kare şeklinde yapılırmış. Ayasofya’da bu iki plan birbiriyle buluşturulmuş; kare şeklindeki binanın üzerine yuvarlak bir kubbe yerleştirilmiş. Böylece karma  yapı eşsiz bir güzellikle buluşturulmuş.

İki kez yıkılmış, üç kere küllerinden doğmuş, tepesine farklı dönemlerde dört ayrı minare dikilmiş, yıkılan kubbesi yeniden yapılmış, meydandaki sayısız tarihi yapılardan en az bin yıl daha eski… Yine de tüm görkemiyle ve yaşlanmak bir yana yüz yılların verdiği bilgelikle ayrı bir görkem kazanmışçasına dikilmeye devam ediyor.

Ayasofya’nın planlarının rüyalarla geldiği, inşa sürecine meleklerin ve peygamberin katıldığı ve tanrısal destekle var olduğu söylenceleri yer altı geçitleri, dehlizleri kuşku yokki ona bakan zihinleri de etkiliyor. Gözler zihinden bağımsız görebilirler mi? İşte bu yüzden Ayasofya’nın görüntüsüde ayrı bir yücelik kazanıyor. Onun alemler ve evrenler arası ilişkisi destansı anlatılara konu oluyor.

921 yıl kilise, 481 yıl cami olarak kullanıldıktan sonra,1935 yılında müze haline getirilen yapının bahçesine giriyorum. İçimi uhrevi bir dinginlik kaplıyor. İmparator kapısının önüne gelince bir an için duraksıyorum. Bir anda iki farklı duygu yeşeriyor içimde. Kapının dışındayım. İçeriye adımımı attığım anda bir çağ kapanacak ve yeni bir çağ başlayacak. Beyaz atının üzerindeki Sultan Mehmet’in zafer coşkusundan gelen esintileri hissediyorum yüreğimde. Evet, Fatih olmak duygusu bu.

Öte yandan kapının diğer tarafında, Papa’nın göndereceği zırhlıları ümitle aylarca bekledikten sonra, kentin düşeceğini hissederek, Ayasofya’ya sığınanları da görüyorum. İkonlardan bakan azizlerin bile artık onları sakinleştirmesinin mümkün olmadığını biliyorum. Gümüş buhurdanlıklardan etrafa yayılan kokuların ve en derin korkuların gölgesinde yükselen duaların yansıttığı çaresizlik yokluyor kalbimi. Bu duygunun elimi tutup götürmesine izin versem o gün içeride titreyen topluluğun arasına karışmak da mümkün.  

Belki siz iki duyguyu da kalbinize yaklaştırmaz, duvar örülür  duvarcı unutulmaz dersiniz.  Ayasofya’nın 537 de açılırken aynı zamanda matematikçi olan iki mimarından biri.  Miletoslu İsidorosya ya da Aydınlı Antheimos  olmak da  isteyebilirsiniz. O zaman payınıza düşen bu dev eseri yaratmak için yüz usta ve on bin işçiyi yöneterek beş yılı aşkın bir sure hummalı bir çalışmaya ortak  olmak duygusu.

İçeriye girince , her gittiğimde gördüğüm iskele çalışmaları nedeniyle yapının sakladığı iç güzelliğinin üzerindeki duvağı iskele ile birlikte  kaldırdığını büyük bir keyifle  görüyorum.  İçerisinde her daim bulunan  kalabalık  üzerinde Güneş’in pırıltılı ışıklarının dans ederek dolaşmasını  izliyorum. İnsanların onu seyrederken mest oluşunu, rehberlerini dinlerken saygı ile susuşlarını  gözlemliyorum.

Aşağı kısımda yer alan kırk sütun dan yeşil olan sekizinin Selçuk’taki Artemis tapınağından, diğerlerinin de başka tapınaklardan getirildiği söyleniyor. Üst kısımlardaki altmış yedi  sütun ile birlikte tam yüzyedi  sütun ayakta tutuyor bu devasa yapıyı. Mısır’da İsis ve Osiris mabetlerinden, Roma’da Günel Mabedinden, Efes’te Diyana mabedinden ve Atinadaki muhtelif mabetlerden getirilen mermer, yontulmuş taş ve sutunların buralara kadar taşınması oldukça düşündürücü aslında. Ayasofya’nın gizemli kutsallık kanıtları arasında dünyanın dört bir tarafından getirilen taşların harmonik bir orantılamaya sahip olmaları da var şüphesiz. Bu taşların hem kendi başlarına kimliklerini korumaları  hem de holistik bir bütün oluşturmaları oldukça ilginç.

Kafamı yukarı doğru kaldırıyorum. Yüzlerce yıl dünyanın en büyüğü olan görkemli kubbeye baktığımda içimi sonsuzluk hissi kaplıyor. O kadar yüksek ki  İtalya'daki Pizza Kulesi bile bu yapının içerisine kolaylıkla sığabiliyor.

İnsanoğlunun bilinmeyene merakı ve anlama isteği onu semaya yöneltmiştir. Yaradan ve yaratılan arasındaki uzaklık sürekli sema olmuş, yaradana ulaşma isteği içinde olan insan, dünyada mabedler inşa edip, istek ve sevgiyle onları  kutsayarak Tanrı’ya yakın olmaya çalışmıştır. Savaşlar, yangınlar bu mabedleri zaman zaman tahrip etse de onların bulunduğu yerler saflığını koruyarak aynı kozmik enerjiyi yaymaya devam etmiş. Mabedler içinde yapılan toplu ibadetler oluşturdukları aktif enerji ile mikro ve makro kozmosta amaca hizmet vermiş…

Çağlar aşılmış, kültürler farklılaşmış, dinler değişmiş olsa da aynı coğrafi bölgelerdeki bu mabedlere dair insanı hayrete düşüren şey; aralarında var olan coğrafi koordinat ilişkisi. Günümüzde en önemli mabedler İstanbul, Kuddüs ve Mekke’de. Bunlar arasında var olan ilişki aritmetikte ‘’İdeal Kareler’’ diye adlandırılan bir ölçüm sistemiyle ortaya konmuş. Bunun detaylarını İrfan Ağcabay’ın kitabında okumak mümkün.

Ayasofya’nın muhteşem kubbesini taşıyan kırk  pencere güneşin doğuşunda ve batışında ışınların camlarda kırılarak içeri girerek muhteşem ışık oyunları yaratmasını sağlıyor. Güneşli bir günde giderseniz bu oyunlar sayesinde tadına varacağınız görsel ziyafet daha bir unutulmaz olacaktır.

Kubbenin dört bir tarafında yer alan altı kanatlı melekten kuzey batı ucundakinin 700 yaşında olduğu tahmin edilen  ve Tanrı’nın tahtını koruduğu iddia edilen Serafim’in yüz figure 2009 yılındaki restarosyon çalışmaları esnasında ortaya çıkarılmış. Üzeri daha önce sıva ve metal maskeyle kapatılan Serafim aslında sıradanlığı ile de ayrı bir etkileyiciliğe sahip.

Dünyanın en büyük hat yazılarıda bu müzede bulunuyor. 1848 yılında Kazasker İzzet Efendi’nin elinden çıkan ve yaklaşık 5.5 metre boyunda olan sekiz levha, dışarı çıkartılamasınlar diye kapıdan büyük olacak şekilde tasarlanmış. Bu kadar büyük olmasına rağmen bir o kadar da estetik olmaları şaşırtıcı…

İkinci kata çıkıp her biri kusursuz sanat eserleri olan mozaiklere bakıyorum. Meryem Ana’nın yüzüne yansıyan üzüntüden öte bu duyguyu böylesine mükemmellikle mozaiğe taşıyan sanatçının kim olduğunu ve nasıl başardığını düşünürken buluyorum kendimi. Verilen perspektifi, detayı bu tarzın dört-beş yüzyıl sonra Rönesans adı altında İtalya üzerinden nasıl tüm dünyayı sallayacağını anımsıyorum.

Ayasofya’ya herkes farklı gözlerle bakabilir. Dingin bahçesinde ve kutsallığının gölgesinde kapanmamış hesaplar, dinsel çatışmalar,anlamsız avuntular her zaman büyümeye devam edecek şüphesiz.

Benim gözümde Ayasofya Dünya’nın sekiz  harikasından biridir. Bir mabet olarak kutsaldır. Bir sanat eseri olarak şaheserdir. Yüzyıllardır tanık olduğu tarih ve kültür zenginliğinden ötürü anlam yüklüdür. Sıfatlarla tanımlanmaktan öte kendine has kişiliği olan nadir  eserlerden biridir.

Kadim uygarlıkların şifrelerle sembollerle gelecek kuşaklara aktardığı tüm kayıtlar, kutsal bilgelik başlığıyla toplanmış ve deşifre edilmek üzere herkese eşit mesafede ve tüm görkemiyle durmaktadır. Kutsal bilgelik yolculuğunun başladığı ve varacağı yerde içimizdeki bilinmeyendir. Ayasofya taşıdığı ezoterik ve sembolik bilgileri ve  kadim misyonunu ‘’kutsal bilgelik’’ adına devam ettirmekte ve bilgeliğini paylaşmak adına sizi tüm ihtişamıyla beklemektedir.

Yazarın Diğer Yazıları

Parlak diploma sahibi olmak ve olmamak?

“Hayat, sınırsız ihtimalle doludur ve hayatınızı belirleyen tek şey notlarınız değildir"

Çemberin içindekiler

Belki de çemberi “içi boş bir daire” olarak size ilk kez tarif eden ilkokul öğretmeniniz farkında olmadan size yaşamın en önemli gerçeğini fısıldamıştır

Yönetimin tanrıları

Eğer şirketler yaşamak istiyorsa, bireylerin ihtiyaçlarına, tutum ve davranışlarına daha uygun yönetim felsefeleri zorunda