07 Mayıs 2019

Venezuela’nın durumuna düşer miyiz?

"Venezuela halkı, bu çok vahim noktaya  bir kaç yıl içinde gelmedi. Bir ülkenin halkını birbirini düşman telakki eden gruplara bölmek çok kolay bir iş değildir"

2019 yılı başından itibaren itibaren Venezuela’yı üzüntü ve şaşkınlık içinde izlemeye devam ediyoruz. 2013 yılı baharından  bugüne ülkeyi yöneten Nicolas Maduro ile ocak ayında 50’yi aşkın ülkenin başkan vekili olarak tanıdığı, Parlamento başkanı Juan Guaido arasındaki amansız mücadele, adeta “yüz raund”luk boks maçı gibi sürüyor, sonu bir türlü gelmiyor, henüz nakavt işaretleri veren de yok. Mücadelenin ne zaman ve kimin lehine sona ereceğini kestirmek çok müşkül. Ancak, Maduro’nun, bu saatten sonra, bir kaç senedir dağ gibi yığılan güçlükleri aşması, bölünen Venezuela halkını bir araya getirmesi, ülkeyi barış ve istikrar içinde yönetmesi hiçbir şekilde mümkün görülmüyor.

Guaido’nun başarıya ulaşma şansı daha fazla gibi duruyor. Zira, her ne kadar kendisini “geçici devlet başkanı” ilan etmiş olsa dahi, ilk fırsatta seçimlere gitme sözü vermiş olduğunu unutmayalım. Üç  istisna dışında tüm bölge ülkeleri onu destekliyor.  Maduro’nun iktidardan uzaklaştırıldığı günden itibaren, Guaido, seçimleri düzenlemek üzere geçici bir hükümet kuracak.

Bugün itibarıyla,  Maduro’nun, muhalefetin boykot etmesi nedeniyle kazandığı şaibeli 20 Mayıs 2018 seçimlerinin geçerli olduğuna dair inadından vazgeçtiğini varsaysak dahi, muhalefetin ve uluslararası toplumun, Maduro yönetiminde yeni seçimlere gidilmesini  kabul etmesi artık söz konusu değil. 

Venezuela silahlı kuvvetleri, tüm gelişmelere rağmen, Maduro’yu desteklemeye devam ediyor. Ancak protestoların hız kesmeden sürmesi, yaşanan ekonomik krize çare bulunamaması, Venezuela halkının perişan durumunun devam etmesi karşısında, ki bu senaryo hayli gerçekçidir,  ordunun desteğini Maduro’dan çekmesi tabiatıyla mümkündür.

2012 haziran ayında Küba’da göreve başladığımız dönemde, Venezuela devlet başkanı Hugo Chavez sağdı, ancak kanser hastasıydı, tedavisine Küba’da devam ediliyordu, bu nedenle Küba’ya çok sık geliyordu. O yıllarda iki ülke arasındaki ilişkiler her alanda en üst seviyedeydi. Döviz sıkıntısı çeken Küba, Venezuela’dan çok uygun koşullarda petrol ithal ediyor, bedeli ise, bu ülkede görevlendirdiği 30 bin civarındaki sağlık çalışanları, öğretmenler ve spor hocalarının maaşlarından mahsup ediliyordu. Ülke sathına yayılan Küba’lı doktorlar Chavez yönetiminin fakir halk kesimi içindeki desteğine ciddi katkı yapıyorlardı. 

O yıllarda, görevimiz çerçevesinde, yakinen izlediğimiz Venezuela’da,  Chavez taraftarları ile muhalefet arasındaki aşırı gerginlik hep dikkatimizi çekerdi. Herhalde, Ortadoğu ve Asya’da rastladığımız, etnik, din ve mezhep temelli, iktidar-muhalefet  çekişmeleri bir kenara bırakılırsa, “Venezuela’daki Chavez yanlıları ile muhalifler arasındaki  ayrışma, kutuplaşma, ve karşılıklı nefretin, derinlik bakımından, dünyada benzeri var mıdır?” sorusu akıllara geliyor. 

Havana’da mukim, aynı zamanda Venezuela’ya da akredite olan büyükelçi arkadaşlarımız, Karakas’dan  dönüşlerinde yaptığımız sohbetlerde, bu ülkedeki iktidar ve muhalefet yanlıları arasındaki derin kutuplaşmaya ne kadar şaşırdıklarını ifade ederler, kendi ülkelerinde benzer durumların bulunmamasından duydukları mutluluğu dile getirirlerdi. O dönemde Türkiye’de iktidar ile muhalefet arasındaki tartışma ve gerilimlerin oldukça medeni ve makul düzeyde seyretmesinden ve halkımızın Venezuela’daki gibi  birbirlerini adeta düşman kabul eden gruplara bölünmemesinden ötürü halimize şükür ederdik.

Venezuela’da 3 yıl doktor olarak çalışan Küba’lı bir tanıdığım, bu şaşırtıcı kutuplaşmaya örnek olarak, alışveriş merkezleri girişlerindeki güvenlik görevlilerinin, muhalif izlenimi veren müşterileri, bazı hallerde AVM lere sokmadıklarını anlatırdı.

Venezuela halkı, bu çok vahim noktaya  bir kaç yıl içinde gelmedi. Bir ülkenin halkını birbirini düşman telakki eden gruplara bölmek çok kolay bir iş değildir. Söz konusu günahın vebali ve sorumluluğu bu ülkenin tüm  politikacılarına ait olsa gerektir. Öte yandan, Soğuk Savaş döneminde, bir taraftan ABD, diğer tarafta SSCB’nin, Latin Amerika halklarını kendi yanlarına çekebilmek üzere, her türlü propagandaya başvurduklarını, yaptıkları yardımlar vasıtasıyla iktidarları etkilediklerini ve yıllar içinde  toplumları ideolojik açıdan böldüklerini hatırlıyoruz. ABD’nin, sosyalist rejimlerin Latin Amerika’ya yerleşmemesi amacıyla her türlü çabayı sarfettiği hepimizin malumudur. Neticede, Venezuela’da Chavez yanlıları, muhalefeti, Amerikan emperyalizminin ülkeye girişini destekleyen, oligarşinin hakimiyeti amacıyla çalışan kesim kabul etmekte, muhalifler ise Maduro yönetimini Küba’nın talimatları doğrultusunda  hareket eden, özel sektör karşıtı katı sosyalistler olarak görmektedir.

Yabancı müdahalelerin de etkisiyle,  bir ülke halkının içine düştüğü böylesi feci durumlarda faturanın tamamen dış güçlere kesilmesi yeterli ve doyurucu bir açıklama değildir, işin kolayına kaçmaktır. Liderlerin şahsi menfaatlerle hareket ettikleri hallerde veya siyasi partilerin çıkarlarını memleket meselelerinin önüne koydukları durumlarda, ABD, Rusya, Çin gibi büyük ülkelerin radarlarına dahilseniz, bunlar, zaafiyetlerinizi kollarlar ve fırsatları kaçırmazlar. Uyanık olalım, birlik içinde olalım, gardımızı alalım, ülkemizi sevmeyenlere fırsat ve imkan vermeyelim. Meselenin özü bundan ibarettir. 

2003 yılı başında Belgrad’a tayin olduğum dönemin ilk aylarında, bu ülkede Miloseviç döneminde türeyen mafyanın başbakana dahi suikast yapabildiğine, tutuklanan mafya mensuplarının ise satın alınmış hakimler tarafından serbest bırakıldığına, dehşet hisleri içinde  şahit olmuştum. O günlerdeki tepkim, “Allaha’ şükür Türkiye’de böyle bir şey olamaz, Türk yargısı sonuna kadar bağımsızdır.” şeklinde manevi tatmin idi. Yanılmışız, 5-10 yıl sonra  Ergenekon ve Balyoz olaylarıyla sarsıldık. 

Bugünlerdeki kaygılarımız İstanbul seçimlerinden kaynaklanıyor. Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul seçimine dair müstakbel kararının ülkemizi derinden bölmesinden ciddi endişeler duyuyoruz. Seçimlerin iptali olasılığında ise muhalefet partilerinin seçimleri boykot etmeleri varsayımı uykularımızı kaçırıyor. Boykot kararının yol açacağı muhtelif  gerginliklerin ülkeyi uçurumun eşiğine kadar taşıyabileceğini göz önünde bulundurmalıyız. Bu kötümser senaryolar gerçekleşirse, ülkemizi kapkara günlerin beklediğinden emin olabilirsiniz. Türkiye’nin; Maduro’nun Venezuela’sına dönüşmemesini,  halkımızın Venezuela halkı gibi derin fay hatlarıyla  bölünmemesini candan temenni ediyoruz.

Yazarın Diğer Yazıları

Meksika’ya gitmek ister misiniz?

Yeni cumhurbaşkanı görev süresinin sonunda, uyuşturucu çetelerini sindirerek öldürülen ve kaçırılan vatandaş sayılarını aşağılara çekebilirse, ülke ve Latin Amerika tarihine adını yazdırabilir

Ruanda Soykırımı’nın 25. yıl dönümü ve Fransa’nın sorumluluğu

Soykırımla ilgili araştırmalardan, Hutu yönetiminin soykırım hazırlıklarını 2 yıl öncesinden planlamaya başladığını anlıyoruz

Yeni Zelanda dersleri

Yeni Zelanda’da yaşanan terör saldırısı vesilesiyle dostlarımızın sayısında azalma olmaması memnuniyet verici