31 Temmuz 2022

Yolda Ansızın: Ankara'da, 'bir şey söyleyen' öykülerin kitabı

Çoklukla öğretici metinler yazmış Tuğba Çelik'in öykülerinde, okurunu çağıran bir Türkçe gördüğümü söylemeliyim. Yaşayan ve işlek bir dili var kısa ve anlaşılır cümleli öykülerin. Hemen her öyküde halk şirinden, türkülerden ve şarkılardan sözlerin olması dikkatimi çekti doğrusu, öykülere ayrı bir içtenlik eklemiş gibi bu çeşitlilik

Yolda Ansızın (Everest, Haziran 2022), akademisyen Tuğba Çelik'in uzun bir aradan sonraki üçüncü kitabı. İlk iki kitap; Dil ve Edebiyat Öğretimi (2011) ile Varoluş ve Roman (2013), 'öğretici' türde olduklarından on üç öyküden oluşan Yolda Ansızın, yazarın 'kurmaca' türdeki ilk kitabıdır. Bu yeni kitabının 'kurmaca' oluşunu, Küçük Kara Balık öyküsünde, aile ortamından çıkıp da "başka bir dünya" arayışındaki meraka yordum. Bir adım daha ileri giderek Sartre'ın, "yazar toplumun bilincini rahatsız eder; bu yüzden de, bozmak istediği dengeyi korumaya çalışan güçlerle sürekli bir çatışma halindedir" deyişiyle başlangıçtaki merakın kurmaca metnin rahatsız eden özgürlük kapısına yöneldiğini söylemek isterim.

Öykücü Tuğba Çelik, "yayın evinin reklam anlaşması yaptığı inşaat şirketine ait" göl manzaralı Düşler Sitesi'ndeki gösterişli dairesinde, yayın evinin 'sipariş' romanını yazan yazarın gölde boğulmasıyla açılan "Göl Bekçisi" adlı ilk öyküsünde, edebiyat adına söyleyecek ne çok sözü olduğunu duyuruyor okuruna. Edebiyat sosyolojisinin ve yaratıcı yazarlık çalışmalarının metin listelerinde yerini alacak öykü, yalnızca söylenecek sözü değil, sonrasında söz söyleyecek kişileri ve sözlerin söyleneceği mekânı da belirliyor. Öykülerinin sayıca önemli bir kısmı, kişileri ve olaylarıyla "Göl Bekçisi" çevresinde okunabilecek öyküler. Öncesinde herhangi birini okumadığım on üç öykünün çoğu, vakti gelince iki kapak arasında kitaplaşmış değil de Yolda Ansızın kitabı için yazılmışlar gibi geldi bana açıkçası.

Cesedi kıyıya vurunca site halkını telaşlandırmış yazar Raşit Kolan, bekçi Serbülent'in defterini gizlice okumanın faturasını canıyla ödemiştir. Belki asıl çelişkisi, "yazdıklarının ustası" iken "hayatın acemisi" olan yazar, edebiyat ortamındaki pek çok sorun'un tartışılmasını sonrakilere bırakarak gitmiştir. "Yazmak benim için bir bağımlılık, bir tutku" diyorsa yazar, başat sorun neden yazdığımızdır. Raşit'in, varlığının fark edilmediği dar çevresinde "içedönük, küskün bir dinleyici" iken sonradan "özgüvenle konuşan" bir yazar olması, "gittiği yerlerden yüklü paralar" alması ve kitabını okumamış davetlilerin, "şöhretli yazarın aralarında bulunmasından övünç duyuyor" olmaları, gerçek yaşamda pek de yabancısı olmadıklarımızdır. Alıntı ve çalıntı sorunuyla, okuru "müşteri" ve yazıyı da "ekmek parası" bilmekle çok satılanların nitelik tartışmasını da ekleyebiliriz bu tartışılacaklara. "Eskisi gibi yazamıyorum" kaygısıyla yaşamın gerçeklerine yönelince kendi sonunu getiren romancı, 'okur-yazar' ve 'kurmaca-gerçek' ilişkisinin sınırlarını da tartışmaya açmıştır böylece. Annesinin çalıştığı pavyonda garsonluk yapmış, defteri gizlice okunan bekçi Serbülent'in, "Hayatımı çaldın. Bir de sırtımdan para kazanacaksın öyle mi?" sorusu, kurmaca yazarını 'karakter yaratma' sorunuyla yüzleştirir. Kavaklıdere'deki üç artı bir dairesinden çıkıp göl kenarında, "saray gibi bir şey" olan villasında tuzu kuruların arasındayken yayın evine 'sipariş' roman yazan Raşit Kolan, gerçeğini bulmaya çalıştığı hayatın gölünde boğulmuştur. Ondan geriye kalan, bugünün çokça tartışılan 'piyasa" edebiyatçısı anlayışıdır. "Göl Bekçisi", Haldun Taner'in "Yaprak Ne Canlı Yeşil" (Yalıda Sabah) öyküsüyle okunsun ister(d)im.

"Göl Bekçisi" ile son öykü "Gaydeli Bekir" kitabın iki kapağı benzeri kuşatıcı. Öyle ki son öyküyle yeniden başa, bekçi Serbülent ve onun şef garson olarak çalıştığı pavyona dönüyoruz. Ankara'yı ve sazı bırakıp köylerine dönmeyi isteyen eşinin ölümünden sonra yalnızlığa mahkûm Bekir, yaşama bağlılığını sazıyla sürdürür. Yazı ve söz heveslisi iki genç, Serbülent ve Gözde, müşterisi giderek azalan Lena Pavyon'dadır. Mutsuz geçmişini öğrendiğimiz Serbülent'in not defterinin Raşit'ten önceki tanığı, Gaydeli Bekir'dir.

"Her Şeye Yeniden Başla"nın anlatıcı kişisi "Göl Bekçisi"nde yazarı uyaran "solcu" mimar Orhan, eşinden ve işinden ayrılmış ancak yazar Raşit'le dostluğunu sürdürmektedir. İş yaşamındaki haksızlıklar nedeniyle memurluktan istifa eden Orhan, ayrıldığı eşi Meral'in kızı Ezgi ile yurt dışına gidişiyle yalnız kalmış, bir süreliğine babasının yanına gitmişse de tutunamayıp Ankara'ya geri dönmüştür. Okuduğu romanlar onu iyileştirir mi bilinmez ya neyse ki iç mimar arkadaşı Levent'in ofisinde çalışmaya başlayarak tutunmuştur hayata. "Balkonda", modern insanın yalnızlık ve yabancılaşma öyküsüdür. Yalnız yaşayan, "otuzlu yaşlarda" seramik sanatçısı Barbaros, daha fazla dayanamamış, buna karşılık "kimsesiz gibi olmamak için" de meydan okurcasına Bestekâr Sokak'taki evinin küçük balkonunda tek kurşunla intihar etmiştir. Karşı apartmanın, "Bu şehirde herkes ne kadar yalnız. Birbirimize değmeden ölüyoruz." diyen genç kızı, olayın tek görgü tanığıdır. Barbaros'u hiç tanıyamamış apartman görevlisine karşılık, genç kızın kaygılı heyecanı önemli bir ayrıntıdır yalnızlığın anlayış ortaklığında. Odasında; Sanatçı Olarak Bir Genç Adamın Portresi, Tutunamayanlar, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitaplar bulunan Barbaros, "Kapitalizmin kölesi olmayacağım" diyerek şirketlerle çalışmamış, yokluk çekmiştir. Olayı soruşturan komiser, "plastik eldivenlerle" okuduğu mektubun, "Bu hayat bana yetmiyor. En iyisi yaşamamak." cümlelerine yabancılığıyla "manevi değerlerimizi sarsacak kitaplar" okudukları için boşluğa düşen bu "entel" tiplere 'itaat' mesajlı ilginç önerileri de vardır.

Edebiyatın, dışarıdan parlak görünen ortamı pek çok gencin hayallerini süsler, o dünyaya dâhil olmak bir tutkuya dönüşür. Büyük şehirde 'edebiyat' okurken adım atılan edebiyat dünyasından taşraya gidince ortamdan uzaklaşanlar, geri de dönemezler yerlerini de pek sevemezler. "Bumarang" öyküsünün "yirmi iki yaşında Ankara'dan çıkıp bir orta Anadolu kasabasına "atanmış edebiyatçı" Feriha öğretmeni, "kitapçı, sinema, kafe olmadan" üç yıl geçirdiği kasabada söz yerindeyse çürümüştür. Onca olumsuzluğuna tahammül ederek Ankara'ya dönebilen Feriha, yaratıcı yazarlık kursunda tanıştığı Kerim'le bir dergi çıkarmış, hayalini gerçekleştirmiştir. Bu kez de herkesin "ekşi" koktuğu kasabayı aratacak bir sorunla karşılaşır Ankara'ya dönmek için 'can atmış' Feriha. Kendisinden yaşça büyük ve deneyimli Kerim abisi, olmadık bir nedenle Feriha'yı kendisinden ve dergiden uzaklaştırınca edebiyat hevesi kursağında akalan Feriha anlar ki "Taşra bir coğrafya değil, bir kafa meselesi"dir.

Kitaba adını veren "Yolda Ansızın", iletişimsizlik nedeniyle birbirinden giden iki gencin 'anlayış' çatışmasıdır. Kuralcı mimar İrem ile dağınık ve tutunamayan Barbaros, "özgürce" sevememiş olmanın acısını yaşatırlar birbirlerine. "Anlaşılan bu dünyada benim gibilere mutluluk yok." diyen seramik bölümü mezunu Barbaros, Kerim ile Feriha'nın çıkardığı Film Edebiyat dergisinin tasarımcısıdır. Raşit Kolan da "piyasa edebiyatına teslim oldu gibi" görünmesine karşın "vicdanen rahatsız" olmuş olacak ki yazı vermiştir adı geçen dergiye. Piyasa mantığına teslim olmamakta direnen senaryo yazarı İlker de Barbaros'un, bu sanat ortamındadır. İrem, "kararlı ve net bir insan" olarak dergiyi de çevresindeki sanat ortamını da pek önemsemez bu nedenle İstanbul'a taşınmayı bile ister başkalarından kıskandığı sevgilisinden. Sevgilisine hoş bir sürpriz hazırladığı bir günde kendisini terk eden sevgilisinin mektubuyla karşılaşan Barbaros, anlaşılamamış ve tutunamamıştır gerçekten. "Bahçe"de, çocukluğunun aile yakınlarıyla geçtiği bahçeye gelen Nurten'in, "Geçmiş nerede başlar nerede biter? En iyi hatırladıklarımız çocukluğumuza dair şeyler midir?" sorusuna cevap aradığı vicdani bir hesaplaşmaya tanık oluruz. "Yolda Ansızın" öyküsünün sonrası görüntüsündeki olaylarda, terk ettiği Barbaros ile evleneceği Ahmet arasında çelişkiye düşen Nurten'in, aşka ve unutmaya dair sorgulamaları onun seçimini belirler.

"Alnımdaki Yara Senin İçin", kardeşler arası ilişkileri, "kimseye istemediği iyiliği zorla yapmayacaksın" sözünü doğrularcasına anlatan bir öykü. Feriha'nın öğrencisi öykü anlatıcısı, kocasından kötü muamele gören kız kardeşini eniştesinden kurtarmak için terzide çalışırken hafta sonlarında hamallıkla para biriktirir. Ne ki işler umduğu gibi gitmez, ağabeyliği elinde kalır sonunda. İki kardeşin duygusal uzaklığına benzer bir durum "Afrika Kıtası"nda baba ile oğul arasında yaşanmaktadır. Eşi ölmüş Mehmet komiser ile ortaokul öğrencisi oğlu Serkan, yarım gün temizliğe gelen Asiye'nin şenlendirdiği evlerinde mutluluk ararlar. Babanın sorunu parasızlık ve kadınsızlık, oğlununkiyse annesizlik ve aklı başka yerde babayla ders çalışmaktır. Beklenen "3600 ek gösterge" ile Asiye, bir umuttur onlar için. Şimdilerde "ek gösterge" tamam ya kim bilir, belki Serkan'ın beklentisi de gerçekleşmiştir.

İnsan gücünün yerini makine alınca yaşananları sorgulayan emek-sömürü öyküsü "Tamirhane", üç ustanın gergin bekleyişiyle yirmi beş yıl öncesinin anılarına odaklıdır. Soğuk bir kış gecesinde duvarlara yazı yazan devrimci gençler kurşunlanınca kaçmış, üç ustanın uyumaya hazırlandığı tamirhanenin önüne gelmişlerdir. Biri yaralı iki genci içeri alan Latif usta, "Rahat dursanıza oğlum. Niye duvara yazı yazıyorsunuz." deyince ustaya önce "yoldaş" sonra da "kardeşim" diyen genç, "Birileri sıcak yatağında uyurken sizin bu saatte çalışmanız bir emek sömürüsü değil mi?" sorar ki bu, insanlık tarihinin de sorusudur aynı zamanda.

Kitabın kısa öykülerinden "İtiraf"ta İstanbul'da 'hukuk' okuyan Caner, tamirhanede çalışan babasıyla Kadriye annesinin yanına geldiğinde bir akşam, iş yaşamına girmek için okulu bıraktığını babasına anlatırsa da umduğunu bulamaz, evde gerginlik yaşanır. Caner'in, dünyayı kartellerin yönettiğine ve kendileri gibi küçüklerin sömürüldüğüne yönelik "Kendimizi kandırıyoruz, idealizmle filan." açıklamalarını önemsemeyen babası için "Babam alışacak buna." deyişi, yanıltmıştır onu. Bildiğini yapan Caner'in sorumsuzluklarını yaşlı anne babanın ev içi çatışmasıyla anlatan "Borç" öyküsündeki baba, tamirhanede çalışan iki yakası bir araya gelememiş Latif ustadır. Sonunda, iç mimar Levent Bey'in, evli, işsiz ve borçlu Caner'i, "getir götür işleri" için yanına almasını beklemek dışında seçenekleri kalmamıştır.

Dili tutulmuş Sami'nin dokunaklı hikâyesi "İçim Deniz Dışım Deniz", mekânı Ankara olmayan tek öyküsüdür kitabın. Olaylar, mimar Orhan'ın babasının yaşadığı, turist pazarında "şilebezi gömlekler, etekler vb." eşyanın satıldığı sahil şehrinde geçer. Çocuk yaştayken annesi intihar ettiğinden, dayısıyla yani onun kahvehanesinde yaşayan "boynu eğik, çelimsiz" Sami, annesinin intiharından yıllar sonraki ilk konuşmasında, "Ben gitmek istiyorum" der, baba bildiği Süleyman'a. Evlilik dışı doğmanın mahcubiyeti, annesizliğin yalnızlığı, yabancı sayıldığı evden kahvehaneye gönderilişi, ilk kez -yabancı ve bir ayağı takma da olsa- bir kıza dokunarak aşkı hissetmesi ve nihayet dilinin çözülmesiyle Sami, "kafamı iyileştirelim" umuduyla Ankara'ya gitmek ister.

Yaşamı kendi dünyalarından ibaret bilen yaratıcı kişilerin eşi, sevgilisi olanların 'ilgisizlik' ve dolayısıyla 'kıskançlık' yakınmaları, çok zaman ayrılığa varan bir sürecin başıdır. Birinin 'önemsenmek' diğerinin de 'anlaşılmak' istediği iki taraf da kendince haklı gerekçelerini sunarlar birbirlerine öykülerde. İnci, "Dışarıda bir hayat var, farkında mısın?" diye sorarak terk etmiştir sevgilisi romancıyı. Meral, "duyarsızlıklarına dayanamadığı" için ayrılmıştır mimar eşinden. Kerim'in kıskanç eşi, "İlk fırsatta Feriha'nın yanına koşuyorsun" tehdidiyle Feriha'yı uzaklaştırır dergiden. Kendisini terk eden mimar sevgilisine, "Başkası beni sevmesin mi ya da ben başka kimseyi sevmeyeyim mi İrem?" diye sorar Barbaros. Kendi benzeri kırgın Ahmet ile evlenmeye kararalı Nurten, "yalnız kendi dünyasında, başkasına verecek çok az şeyi olan bir adam" der, terk ettiği Barbaros için. Benzer biçimde, yaşamı tamirhaneyle özdeşleşmiş Latif ustanın eşi Kadriye de "Varsa yoksa tamirhane." diye çıkışır kocasına. Dikkat ettim, bu bağlamda yakınanların hepsi kadın karakterler; edebiyat tutkunu Feriha da bu çatışmayı karşı cinse yaşatsın isterdim açıkçası.

Teknolojik gelişmelerin desteğiyle gelişip büyüyen sermaye gücünün güçsüzleri yok ettiği bir ezen-ezilen savaşının olumsuzluklarına tanık oluruz Yolda Ansızın kitabının öykülerinde. Büyük otellerin çoğalmasıyla artık pek fazla geleni olmayan pavyondan gecenin geç vakti çıkan Bekir, evine taksiyle gidecek parayı kazanamamıştır bile. Üç ustanın uzun yıllar emekleriyle geçindiği tamirhane, büyük şirkete ortak olmayı planlayan genç patronun satış listesindedir, onları bekleyense işsizliktir. Ünlü bir sanatçı olmak isteyen duvar seramikçisi Barbaros, dükkânlar bu tür işleri "şirketlere" verince işsiz kalmıştır. Çalışarak kazanmanın bittiğini görünce babasını "büyük resmi gör" diye uyaran Caner, "biz seninle dünyaya hükmeden büyük şirketlerin anca ayak işlerini yapıyoruz" der tamirci babasına.

Sartre'ın cümlesindeki "bozma" ve "çatışma" sözcükleri, yazarın "toplumun bilincini rahatsız eder" olduğunu doğrulayan eleştirel bakışını gösterir. Yolda Ansızın kitabının "dayatılan hayatları reddeden" öyküleri, Tuğba Çelik'in, Sartre'ın alıntıladığım soyut cümlesini 'örnekleme' biçimine dönüştüreceğini açık seçik gösteriyor. Hemen belirtmeliyim ki bu 'rahatsız ediş' kitabın öykülerinin, toplumsal mesaja feda edilişiyle değildir. Kapitalizmin kölesi olmak istemeyen sanatçı, "Nefesim kesiliyor." diyerek intihar etmişken devletin komiseri, üniversitedeki hocasından dinlediği, "Halinize şükredin. Manevî değerlerinizi sarsacak kitaplar okursanız Allah korusun boşluğa düşersiniz." cümleleri anımsıyor. Mühendis Orhan'ın babası, "dolar olmuş kaç lira" diye dert yanarken karşı masadan birisi "Dış güçler, faiz lobileri paramızı değersizleştirmeye çalıyor." benzeri nutuklar atınca bir başkası da onu paylar: "Ne lobisi ne dış güleri? Memleket fukaralık içinde yüzüyor." Hocalarının parmakla gösterdiği Orhan, "bu ülkede çevreci mimarlık yapılır mı" diye sorar ve "projelerimin üstü bir bir çizildi" diye yakınır. "Hepsinin sahibi baştan belli." olduğu için "ihaleleri bize vermezler" eleştirisiyle uyarır işin sahibi mimar arkadaşını. Öğrencileri adına üzülen Feriha, "Ne başka yerde yaşamayı düşünebilirler ne de hiçbir fırsat gelip onları bulur." gerekçesiyle taşımalı eğitimden yakınır. Dergi yazılarının gençlere "umut" vermediğinden, "karanlık bir tablo" sunduğundan yakınan kız arkadaşına, "Ne umudu ya? Umut mu bıraktılar insanda?" karşılığını verir Barbaros. Hâlihazırda olanı yansıtırken aktüele yaklaştıkça öykünün ömrünü kısaltmak tehlikesini de göz ardı etmemek gerekir kuşkusuz.

Sartre'ın, edebiyat ortamında sıkça kullanılan, "İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır." yargısı, kurmaca yazarının dili kullanma yetisinin, dolayısıyla da anlatım biçiminin ne denli önemli olduğuna vurgudur. Pek çok yazar için dili/sözü azaltma ya da eksiltme başarısını gösterdiğini söylemek de bu, "belli bir biçim" önceliğiyledir. Şiir için ölçü, "darası alınmış söz" tanımlaması, kurmaca metinlere de aktarılabilir elbette ancak yalınlık ve duruluk kaygılı bu çaba "ne kadar" sorusuyla karşı karşıyadır her zaman. Ucu Aristo'ya giden bu 'azaltma' işinde, 'Ockham'ın Usturası' ilkesiyle "şeyler gerekmedikçe çoğaltılmamalıdır" yaklaşımı, dilin sanatsal büyüden uzaklaşarak teknik kuruluğa yaklaşmasına neden olur ki bu, 'edebiyat' adına bir kayıptır. Dil, büsbütün "şeyler" toplamından ibaret değil, ondan fazlası kuşkusuz.

Çoklukla öğretici metinler yazmış Tuğba Çelik'in öykülerinde, okurunu çağıran bir Türkçe gördüğümü söylemeliyim. Yaşayan ve işlek bir dili var kısa ve anlaşılır cümleli öykülerin. Hemen her öyküde halk şirinden, türkülerden ve şarkılardan sözlerin olması dikkatimi çekti doğrusu, öykülere ayrı bir içtenlik eklemiş gibi bu çeşitlilik. Dili bilen yazarın dilini bulması zamana direnen bir çabayı gerektiriyor kuşkusuz. Kerim'in diliyle söylersek "Mükemmel yazı diye bir şey yok, yazdıkça güzelleşir yazdıklarımız." Yazarken yaptığımızın bir tür dil işçiliği olduğunun bilinci, işimizin ne olduğunu bilmektir aynı zamanda. Gogol, konuk olduğu şehrin seçkinlerini tek tek ziyaret eden ancak "kendinden bahsetmekten kaçınıyor gibi" davranan Çiçikov'undan söz ederken "anlattığı zaman da belirgin bir alçakgönüllülükle genel bir şeyler söylüyor ve bu durumlarda konuşma tarzı edebi bir hale dönüyordu" diyor ya işte onun gibi bir şey bu kurmaca metinde dil ve anlatım meselesi de.

Periyodik yayınlarda yayımlanan öykülerin bir zaman sonra kitaplaşması, editör ile yazarın tanıklığında, pek de kolay olmayan bir çalışmadır. Öykülerden, bütünlük oluşturacak biçimdeki bir 'kitap' ile edebiyatın iyi okurunun karşısına çıkmak, yayın evi için olduğu kadar yazarın edebi geleceği için önemlidir. Bu, bir ilk kitap ise kitabın adıyla öykülerin seçimiyle sıralanışı da ayrı bir önem kazanır kuşkusuz. Öykünün, roman okurundan daha 'özel' türde bir okuru olduğu dikkate alındığında, 'kitap' için yapılanın bir karşılığı olduğu anlaşılabilir.

Öykülerinde, söyleyecek sözü ve özellikle de edebiyat ortamına yönelik sahih gözlemleri olan Tuğba Çelik'in kitabının birkaç öyküsü ayrıldığındaki bütünlüğü, öykünün sınırlarını zorlayan konu zenginliğini barındırıyor diyebilirim. Ankara'nın pek çok mekânında sanki oralı birisiyle dolaşırken anlatılanın tanıttığı, aramızdan biri, kendi hikâyeleri olan ne çok 'insan' ile karşılaştım öykülerde. Gözlerim, Serkan ile Sami'nin, duvardaki fotoğrafları delen bakışlarındayken Yolda Ansızın kitabının sonu roman mı acaba' diye sordum kendime, öyküleri okuyup bitirince.

Hasan Öztürk kimdir?

Hasan Öztürk 1961’de Trabzon’un Araklı ilçesinde doğdu. İlkokulu ve ortaokulu Araklı’da okudu, ardından Trabzon Erkek Öğretmen Lisesini bitirdi (1978).

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (Selçuk Üniversitesi) mezunu (1983) Hasan Öztürk, yazıya 1980’li yılların ortalarında Yeni Forum dergisinde, ‘kitap’ eksenli yazılarıyla başladı. Sonraki yıllarda -bir ya da iki yazısı yayımlananlar kenarda tutulursa- Millî Kültür, Türk Edebiyatı, Matbuat, Türkiye Günlüğü, Polemik, Virgül, Liberal Düşünce, Gelenekten Geleceğe, Dergâh, Arka Kapak ve Cumhuriyet Kitap adlı dergiler ile ‘Edebiyat Ufku’ , ‘K24’ ve ‘Gazete Duvar’ adlı sanal ortamlarda yazıları yayımlandı.

Bazı yazıları ortak kitaplar içinde yer alan Hasan Öztürk, kısa süreli (2018/2019; 6 sayı) ömrü olan mevsimlik ve mütevazı Kitap Defteri adlı ‘kitap kültürü’ dergisini yönetti ve dergide yazdı.

Hasan Öztürk, 2000 yılının başından bu yana yayıma hazırladığı iki aylık Mavi Yeşil yanında Roman Kahramanları, Kitap-lık, Edebiyat Nöbeti ve KE adlı dergiler ile ‘T24 Haftalık’ ve ‘Aksi Sanat’ sanal ortamlarında aralıklarla yazmaktadır.

Edebiyatın, daha çok kurmaca metinlerine yönelik yazılar yazan Hasan Öztürk’ün; Kitabın Dilinden Anlamak (1998), Yazının İzi (2010), Aynadaki Rüya (2013), Kurmaca ve Gerçeklik (2014), Kendine Bakan Edebiyat (2016), Gündem Edebiyat (2017) ve Üç Duraklı Yolculuk (2021) adlı kitapları yayımlanmıştır.

Yazarın Diğer Yazıları

Şiir okumak, şiir yazmak ve şiir gibi yaşamak

Nitelikli şiir, "herkesin anlayabileceği şiir" değildir. Öyle ki "bir hikâye değil" de "sessiz bir şarkı" olan şiiri, "mânâ araştırmak için deşmek", "terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını râ'şe (ürperiş) içinde bırakan hakir (cılız) kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek"tir. Unutmamak gerekir ki "En güzel şiirler mânâlarını kariin (okurun) rûhundan alan şiirlerdir."

Sıra dışı üç balığın hikâyesinde özgürlük arayışı ve iktidar biçimleri

Edebiyatın sanatsal metinleri, kişiyi şaşırtan sembolik bir dille yazılmışlardır bu nedenle insanın 'düşünce' eylemiyle buluşmasındaki 'hazır olma' ve 'yola çıkış' benzeri durumunda edebiyat metinlerinin etkili olduğunu düşüyorum. Bu dünyada ne çok kişinin başına elma düşmesi olasılığı varken yalnızca bir 'tek' kişinin bunu 'yer çekimi' diye adlandırabilmesi, 'hazırlık' gerçeğine işaret sayılmalıdır. Edebiyat metinleri, okurun bu yazının üç öyküsünde tanıdığı; aymaz güçsüzler, karşıtlarını yutan güçlüler ve aklını kullanan meraklı canlılarla gerçek yaşamda karşılaşınca 'acaba' diyebilecek iyi okurlarını bekliyor

Benlik ve İmaj: Cücenin mahareti, alakarganın tüyleri ve güzellik ile çirkinin kıyafetleri

Bugünün toplumsal yaşamında 'kuyu', ilkeleriyle yaşamak isteyenlerin hapsedildiği yalnızlık alanıdır. Dikkat ediniz, ne çok 'hikâye' ile yan yanayız günlük yaşamda, "nice elbiseler gördüm içinde insanlar yok" türünden. Öyle ki herhangi birimiz, Montaigne üstadın rahatlığıyla "kendimi nasıl gösterdiğimin önemi yok, yeter ki olduğum gibi göstereyim; yapmak istediğim budur" diyebilecek durumda değiliz