23 Haziran 2014

Radikal'in hikâyesi: Tehlikenin farkında mısınız?

45 yıllık meslek hayatımda peşimi bırakmayan teknoloji değişimi Radikal’i de bırakmadı ve dijitale dönüştürdü

Gazeteci milleti’nin meslek hayatı inişli çıkışlıdır.
Gün gelir işini kaybeder.
Gün gelir çalıştığı yer kapanır, kapatılır.
Gün gelir kovulur.
Gün gelir mahkemeye, hapse düşer.
Gazeteci milletinin kaderidir bütün bunlar.
‘İş güvencesi’ pamuk ipliğine bağlıdır.
Kimi gazeteci kaderine küser, mesleği bırakır.
Kimi sonuna kadar tutunmaya gayret eder, bir gün ‘filmin sonu’nu görebileceğini sanarak...
Galiba ben de bütün bu duraklardan geçtim 45 yıllık meslek hayatımda...
Bu satırları pazar sabahı tenha bir kahve köşesinde Radikal için yazıyorum.
Yıllar yılı elime alarak keyifle okuduğum Radikal artık ‘kağıt’ta yok, sadece ‘internet’te var.
Radikal artık dijital bir gazete.
Geleneksel Radikal’i özleyeceğim.
Ben de bir yıldır ‘kağıt’ta, ‘basılı gazete’de yokum.
‘İnternet gazetesi’nde, T24’te yazıyorum.
Bu yüzden, geleneksel okurlarımın bir bölümünü kaybettim ama yeni okurlar kazandığımı da biliyorum.
Yeri gelmişken bir noktayı daha belirteyim.
‘Kağıt’tan ayrıldığımdan beri artık ben de elime basılı gazete almıyorum ve zorunlu olmadıkça hayatı ‘internet’ten izliyorum.  

1980’lerde Cumhuriyet ofsete geçerken

1980’lerde Cumhuriyet’te ofsete geçerken mürettiphanede işlerini kaybedeceklerle karşı karşıya gelmek insanın içini acıtıyordu

Bir gazetenin kapanması hüzün vericidir.
Acılıdır.
Her şeyden önce ‘gazeteci milleti’nden işini kaybedenler olduğu için öyledir.
Radikal’in dijitale geçmesi dolayısıyla işini kaybeden meslektaşlarıma Allah kolaylık versin.
Ama çok da canlarını sıkmasınlar.
Dünya dönüyor, hayat devam ediyor.
Küsmesinler gazeteciliğe, tutunmaktan vazgeçmesinler.
Gazetecilik, demin belirttiğim gibi inişli çıkışlıdır ama güzel bir meslektir.
Bir pazar sabahı erken, kimseciklerin olmadığı bir kahve köşesinde bilgisayarımla baş başa otururken, hatıralar dipsiz bir kuyudan çıkarak geliyor.
1982, 1983 yıllarıydı.
18 yılımın bir solukta geçtiği Cumhuriyet’te genel yayın yönetmeniydim.
Sancılı bir dönemdi.
Bir yandan 12 Eylül askeri yönetiminin güçlükleriyle boğuşurken, aynı zamanda gazeteye teknoloji atlatmak, ‘tipo’dan ‘ofset’e geçmek için zorlu bir uğraş içindeydik.
Özellikle teknik kesim tedirgindi.
Çünkü teknoloji değişimi onlar için iş kaybı anlamına gelecekti.
Biz de bunu sınırlı tutmak için gazetede bir eğitim programı başlatmıştık, çalışanların bir bölümünün yeni teknolojiye uyumunu sağlamak amacıyla...
Zor zamanlardı.
Özellikle ‘mürettiphane’de işini kaybedecek olanların hüzünlü bakışlarıyla karşı karşıya gelmek insanın içini acıtıyordu.
Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim isimli kitabımda ayrıntılarıyla anlatılır meslek hayatımın bu dönemi...

 

45 yıllık meslek hayatımda basındaki teknoloji değişimi peşimi hiç bırakmadı

 

Faksla ilk karşılaşmam ve Cumhuriyet’in direnci

 

Basında teknoloji değişimi 45 yıl boyunca peşimi hiç bırakmadı.
1978 yılıydı.
Cumhuriyet’te bir yandan ‘mutfak’ta çalışıyor, diğer yandan muhabirlik yapıyordum.
Hayatımda ilk kez davetli olarak Amerika’ya gittim 1978’de. Amerikan Kongresi’nde bir senatörün ofisinde masanın üstünde duran kutu gibi tuhaf bir cihaz gördüm.
Dediler ki:
“Buna faks derler. Kâğıdı buradan sokup düğmeye bastın mı, mesela New York’taki ofisten aynen çıkar.”
Vay canına demiştim kendi kendime. Ve İstanbul’a gazeteye dönünce, büyük bir heyecanla arkadaşlarıma anlatmıştım faks makinesini...
Faks bizim memlekete sanıyorum Turgut Özal döneminde, 1984 ya da 1985’te geldi.
Hayatımızı kolaylaştıracak bu sihirli aleti Cumhuriyet’e aldırmak, bir tane Ankara’ya, bir tane İstanbul’a koymak için akla karayı seçmiştim.
Başyazarımız (ve patron) Nadir Nadi Nuh diyor, peygamber demiyor, yeni bir masraf kapısı açılmasın diye faksa direniyordu.
Direniş, benim 1985’te Başbakan Özal’la yaptığım Uzakdoğu ve Japonya seyahatinin telefon faturasıyla kırıldı.
Yazı ve haberleri daha çok telefonla yazdırmak zorunda kalmıştım. Faksımız olsa, bu telefon faturasından nasıl kurtulacağımızı belgeleriyle anlatınca, Nadir Bey ikna olmuş, bugün artık pek ortalık da gözükmeyen faks makinesi Cumhuriyet’e de girmişti.

Nadir Nadi, Dostum Mozart'ın yazarı. Keman Sokağı'nda Ara Güler'in objektifine poz veriyor.

Turgut Özal’ın teknolojik sürprizleri

 

1986 yılı, ara seçim dönemi.
Bir gün Başbakan Özal’la İskenderun’dan Antalya’ya uçuyoruz. Helikopterin içinde Güneri Cıvaoğlu’yla Yavuz Donat da var.
Rahmetli Özal, Yavuz Donat’a döndü, “Oğlunu aramak ister misin?” diye sordu.
Kafa mı buluyor diye birbirimizle bakıştık.
Yavuz’un oğlu Amerika’da okuyordu.
Numarayı aldı, o zamanlar yeni çıkmış olan araba telefonu benzeri bir telefonu çevirdi helikopterin içinde, “Ben Turgut Özal, bir dakika, babanı veriyorum” diyerek telefonla ahizesini Yavuz Donat’a uzattı.
Hayretler içinde kalmıştık.
ANAP’ın lideri Başbakan Özal’ın 1980’lerdeki baş sloganlarından biri, “Türkiye’ye çağ atlatıyoruz”du.
Yine 1980’li yıllardı.
Özal’la Güneydoğu’da bir barajın temel atma törenine gidiyoruz.
Çok geciktik. Yazı zamanı geliyor ama biz hala dağ tepe yol alıyoruz. Nerede yazacağız, ne zaman nasıl geçeceğiz?..
Merhum Özal tonton havasındaydı o gün, sürekli takmayın kafaya deyip duruyordu.
Dağ başına geldik.
Kocaman kocaman çanak antenler, uzay üssü gibi. Bir büyük masa, üstü telefonlarla dolu. “Gidin istediğiniz yeri arayın!” dedi. Dağ başından telefonu çevirdim, tak karşımdaydı Cumhuriyet santralı...

Mayıs, 1983. Okay Gönensin, Necdet Doğan, Hasan Cemal, Emine Uşaklıgil ve Sadun Sönmez.

Ankara’dan İstanbul’a fotoğraf yollama çilesi

 

1975 yılı.
Cumhuriyet muhabiri olarak CHP lideri Ecevit’i izliyorum, Batı Almanya’nın başkenti Bonn’da. İstanbul’a haberimi yazdırmak için koşturmaca içindeyim.
Önce teleks...
Çalışmıyor, kumlu çıkıyor.
Otel santralına yazılıyorum.
Bekle Allah bekle!
Dört beş saat telefonun başında kıvranıyorum ama olmuyor. Sonunda midemde ağrılar İstanbul’a, gazeteye haberimi yazdıramıyorum.
1990’lı yılların ikinci yarısı.
Sabah’tayım.
Savaş halleri içinde çalkalanan Kosova’dayım. Dikkatimizi çekiyor. Bir Japon gazeteci, küçük bir çanak anteni arabasının üstüne koymuş, yol kenarından yazı ve fotoğraflarını geçiyor.
Kıskanıyoruz Japon meslektaşımızı...
Meslek büyüklerimiz anlatırdı.
1950’lerde telefoto denen alet Ankara’da ilk kez Cumhuriyet bürosuna gelmiş. Öğle aralarında Ankara gazetecileri büroya uğrar, fotoğrafın İstanbul’a nasıl geçtiğini seyrederlermiş.
Fotoğraf geçilir ama filmlerin asılları, negatifleri de uçakla İstanbul’a gönderilirmiş. Bunun için de bir kişi Esenboğa’ya gider, bir hostes ya da yolcu bulur, rica minnet edilirmiş...

 

Televizyonun öldüremediğini 
internet mi öldürecek?

Hasan Cemal uçakta haber yazma telaşında...

Şimdi her şey bir tık mesafesinde.
Ben bile kaç yıldır cep telefonumla fotoğraf çekiyorum, istediğim yerde yazılarımı yazıyorum, hepsini bir tıkla gazeteye gönderiyorum.
Geçmişi bildiğim için mutluyum.
Teknolojideki baş döndürücü gelişmeyi yaşadım çünkü. Hayatım kolaylaştı bir gazeteci olarak.
İyi güzel ama Hasan Cemal, Radikal de dijital ortama taşınırken, birçok meslektaşın işinden oldu.
Evet, yazımın başında belirttiğim gibi, bu da acı bir gerçek...
1984 yılında Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Yürütme Kurulu’nda çalışmaya başladıktan sonra dokuz yıl boyunca basın ve teknoloji meselesi peşimizi hiç bırakmamıştı.
Hepimiz geleneksel basından geliyorduk. Yazılı basının yılmaz savunucularıydık.
1980’lerin sonundaki bir toplantımızda, Harvard Üniversitesi’nden iki akademisyenin verdiği brifingde, kâğıda basılı gazeteleri karanlık bir geleceğin beklediğini, bunun da ‘dijital gazete’nin ayak sesleri olduğunu, gelecekte herkesin kendi istediği gazeteyi sabah vakti bilgisayarında bulacağını dinlerken, dudak büktüğümüzü anımsıyorum.
Hazretleri biraz hayalperest bulmuştuk.
Önce, radyo öldürecek gazeteleri demişlerdi.
Olmadı.
Sonra sıra televizyon geldi.
Gazeteler televizyon rekabetine dayanamaz dediler yıllar yılı...
Televizyon da gazeteyi öldüremedi.
Şimdi de sıra ‘internet’te...

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Hasan Cemal, gazetenin ilk ofset baskısında matbaada bekliyor.

70 yaşındaki benden genç nesillere

 

Ama bu kez tehlike ciddi.
Bu kez tehlike büyük!
Hatta gerçekleşme yolunda bu ‘tehlike...’
Amerika’sında, Avrupa’sında, dünyanın birçok yerinde yazılı basın geriliyor. Satışlar düşüyor, reklam gelirleri azalıyor.
Özellikle genç nesiller her geçen gün ellerine çok daha az kâğıt gazete alıyor, gazeteyi ‘dijital’den okuyor ve ‘sosyal medya’yı izliyorlar. 
Zamanın ruhu böyle olduğu için de çanlar, çoktandır kâğıda basılı gazete için çalmaya başlamış durumda...
Ne yapmalı?..
Kaçış yok!
Teknoloji hayatın bir büyük ‘realite’si.
Benim gibi teknoloji özürlü geleneksel bir gazeteci bile, yazılı basından koptu, bir yıldır ‘internet’te yazıyor, bütün gazeteleri ‘internet’ten okuyor, ‘sosyal medya’nın içinde, Twitter ile anlık tepkiler bile verebiliyor.

Peki gazeteciliğe ne olacak?

 

Evet, yazılı basın bugünden yarına hemen olmasa da, zamanla ruhunu teslim edebilir.
Ama unutmayın bir şey ölmeyecek:
Gazetecilik!
Özünde ‘habercilik’in yattığı gazetecilik ölmeyecek. Gazeteci milleti varlığını koruyacak. Bağımsız gazetecilik, özgür habercilik eninde sonunda damgasını vuracak.
Bence bugün, özellikle Türkiye’de yazılı basının inişe geçmesinin altında sadece dijital rekabet yatmıyor.
Asıl büyük rolü, özgürlük ortamındaki, gazetecilik kalitesindeki gerileme oynuyor.
Bir başka deyişle:
Tayyip Erdoğan’ın, siyasal iktidarın medya üzerine uzanan, gittikçe koyulaşan gölgesi, genel olarak medyanın ama özellikle yazılı basının inandırıcılığını, güvenilirliğini olumsuz etkiledi.
Gerçek, özgür habercilik alanının iktidar baskıları karşısında gitgide daralması da, büyük basında gazete tirajlarıyla reklam gelirlerini zamanla gemlemiştir.

 

İster geleneksel, ister dijital
kritik nokta değişmiyor

İster geleneksel olsun, ister dijital, nüfuz aleti olarak kullanılmak istenen medya duvara toslar

 

Gazeteci milleti’nin zincirlerini kırmasıdır çıkış yolu.
Bağımsız medyadır çıkış yolu.
Özgür gazeteciliktir.
Ve medya patronlarının bu gerçeklere inanması, inandırılmalarıdır.
Başta Ankara -ya da siyasal iktidar- olmak üzere güç odaklarının kontrolünde, gölgesinde yapılan, hükümete biat etmiş gazeteciliğin hiç kimseye faydası dokunmaz.
Medyanın kazanması da, kar etmesi de, öncelikle inandırıcı ve güvenilir olmasından geçer.
İnandırıcı, güvenilir medyası olmayan bir ülkede demokrasi de olmaz, hukuk devleti de.
Demokrasi ve hukuk düzeninde taşların yerli yerine oturması için önce medyanın adam olması gerekir.
Ankara’da, hükümetler üzerinde nüfuz aleti olarak kullanılmak istenen medya bir süre sonra duvara toslar.
Kimseye hayrı dokunmaz böyle bir medyanın...
Bu medya ister geleneksel olsun, ister dijital olsun bu gerçek değişmez.
Zaman içinde nasıl ki ‘kağıt gazete’nin tiraj ve reklam geliri düştüyse, dijital gazeteler için de farklı olmaz, bir süre sonra çöküş gelmeye başlar usul usul...
Tık sayısı da yerinde sayar, düşer. Reklam gelirleri de inişe geçer.

 

Özlem ve umutla

 

Nereden başladım, nerelere geldim?..
Uzadı yazı...
Radikal çıkarken, Sabah’taydım.
Sabah grubunun Yeni Yüzyıl hamlesi, Doğan Grubu’nun Radikal karşı hamlesine yol açmıştı.
O günleri çok iyi anımsıyorum. Her iki tarafta da yakın arkadaşlarım ‘operasyon’ların başında yer almışlardı.
Yeni Yüzyıl da iyi gazeteydi, Radikal de.
Bugün bakıyorum, keşke bir Yeni Yüzyıl, keşke bir Radikal, keşke bir Radikal-2 olsaydı diyorum.
Radikal’i özleyeceğim.
Radikal deyince elbette Kurucu Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Yılmaz’la onun halefleri, İsmet Berkan ve Eyüp Can da unutulmayacak.
Türkiye’nin dijital gazetesi Radikal’e başarılar diliyorum.

Yazarın Diğer Yazıları

Kürt olmak... İnsan hakları savunucusu olmak... Gazeteci olmak... Ve kadın olmak...

Nurcan Baysal'ın hikâyesini okuyun ve nasıl bir memlekette yaşadığımızı düşünün

Benim yaşamak istediğim dünya bu değil!

Savaş çığırtkanlığı... Savaş seviciliği... Gerçekten ürkütücü...