01 Şubat 2020

İngiliz basını çığlık çığlığa, ahmak milliyetçiliğe alkış tutuyor!

Avrupa, 20. yüzyılın başındaki gibi, yine o kanlı tuzağa mı düşecek, "benim milliyetçiliğim seninkinden daha güzel oyunu"na mı soyunacak yoksa?

İngiliz gazetelerinin birinci sayfalarına bakıyorum.
İngiliz milliyetçiliği çığlık çığlığa ayakta!
Gazetelerin başsayfaları, Britanya'nın Avrupa Birliği'ne vedasını, yani Brexit'i çoşkuyla alkışlıyor.


Oysa Brexit, Britanya'yı belirsizliğe taşıyor.
Ekonomide ciddi olumsuzluklara kapıyı aralıyor.
Avrupa Birliği'ne büyük bir darbe indiriyor.
Liberal demokrasi düşmanlarını, otoriter milliyetçileri yalnız Avrupa'da değil, bütün dünyada sevindiriyor.
Bir başka deyişle:
İngiliz basınında zafer olarak alkışlanan, insanlığın başına özellikle Avrupa'da korkunç belalar sarmış olan 'ahmak milliyetçilik'ten başka bir şey değil.
Yıllar öncesine gidiyorum.
1990'ların başı olmalı.
Özal Cumhurbaşkanı, Demirel Başbakan.
Çiller, Demirel'in Doğru Yol Partisi'nde, perde arkasında liderlik kavgasına hazırlanıyor.
Ve PR hamlelerinden biri olarak, o tarihte İngiliz Muhafazakâr Parti liderliğine veda etmiş olan Margaret Thatcher'ı İstanbul'a davet ediyor.
Üç gazeteci, Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök, Milliyet'ten Umur Talu, Sabah'tan ben, Çiller'in Yeniköy'deki yalısında Thatcher'la buluşuyoruz.
Bayan Thatcher'ın söylemini, özellikle Avrupa'ya bakışını fazla milliyetçi bulunca, biraz da ısırgan bir dille şöyle dediğimi hatırlıyorum:

Madam Thatcher, bu sözleriniz
bana fazla milliyetçi geldi.

Belki de hiç beklemediği bir tespit olduğundan bakışlarını bana dikiyor ve mütehakkim bir sesle şöyle diyor:

Genç adam (young man),
şunu iyi bil, milliyetçilik
bu çağın bir gerçeğidir! 

Thatcher haklı çıktı.
Milliyetçilik
hâlâ çağımızın bir gerçeği.
Öyle bir virüs ki ölmek bilmiyor.
Brexit'i alkışlayan İngiliz basınının birinci sayfalarında hâlâ bu gerçek sergileniyor.
Britanya halkının yüzde 52'si 2016'da AB'ye hayır dedi.
Bu ahmakça tercih, korkunç bir savaşın sonunda, tarihin belki de en büyük barış projesi olarak sahneye çıkan Avrupa Birliği'ne çok büyük bir darbe oldu.
AB'nin hedefi, 'uluslarüstü yapılar'la milliyetçiliği aşmaktı.
"Benim milliyetçiliğim seninkine on basar" zihniyetini tarihin çöp tenekesine atmaktı.
Barışı, liberal demokrasiyi kalıcı kılmaktı.
Olmadı, olamadı.
Avrupa'da milliyetçiliğin yeniden yükselmesinde, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslamofobi'nin yaygınlaşmasının temelinde yatan birçok neden sayılabilir.
2008 mali kriziyle birlikte olağanüstü büyüyen işsizlik...  
Suriye İç Savaşı ile patlayan ve Avrupa'yı da vuran mülteci krizi...
Küresel kapitalizmin yol açtığı eşitsizlikler...
Küresel kapitalizminin kilit noktalarındaki siyasal ve ve ekonomik elitin kibiri ve doymak bilmeyen açgözlülüğü...
Hatırlayın.
Geçen yüzyılın başındaki vahşi kapitalizm, büyük ekonomik krizleri, dünya savaşlarını, Hitler'i, Stalin'i sahneye çıkarmıştı.
Sonra kapitalizmi 'ehlileştirme'ye başlayan politikalar devreye sokuldu Avrupa'da, Amerika'da.
'Eşitsizlikler'in üzerine gidilmeye başlandı.
Refah devleti uygulaması başladı.
Böyle bir çerçevede, bir yandan anti-milliyetçi bir barış projesi olarak Avrupa Birliği'nin temellerini atılırken, 1989'da Berlin Duvarı yıkıldı gitti, totaliter rejimler de duvarın altında kaldı.
Bu süreçte bir ara barış ve demokrasiyle 'tarihin sonu'nun geldiği bile sanıldı.
Bu yanılgının neden olduğu iyimserlik, küresel kapitalizmin yol açtığı eşitsizlikleri gözlerden sakladı.
Anlaşılan o ki, şimdi bunun bedeli ödeniyor.
Milliyetçilik yeniden yükselişte!
Liberal demokrasi zemin kaybediyor, geriliyor.
Bireysel özgürlükler her yerde darbe üstüne darbe yiyor.
Hukukun üstünlüğü hor görülüyor.
Baksanıza dünyaya:
Amerika'da Trump bayrağı...
Britanya'da Brexit...
Fransa'da Le Pen bayrağı...
Almanya'da ırkçılık, yabancı düşmanlığı, İslamofobi bayrağı...
Hollanda'da milliyetçilik bayrağı...
Polonya'da, Macaristan'da milliyetçilik bayrağı...
Hindistan'da Modi'nin Müslümanları dışlayan, ikinci sınıf vatandaşlığa mahkûm etmeye çalışan Hindu millliyetçiliği...
Brezilya'da Bolsonaro milliyetçiliği ve otoriter rejimi...
Çin'de Şi Cinping'ten sonra şimdi de Rusya'da Putin imparatorluğunu ilan etmeye hazırlanıyor.
İran'ı, Irak'ı, Suriye'siyle Ortadoğu...
Kan ve ateş içinde...
Ve bu yangına ellerinde koca benzin bidonuyla giden Trump'la Netanyahu'nun Filistin'i, Filistinlileri yok sayan ahmakça planları...
Uzun lafın kısası:
Dünyanın halleri kötü, çok kötü...
Ne yapacağız?
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika'nın liderliğinde bir demokrasi bloku oluşturulmuştu.
ABD ile birlikte NATO ve AB bu blokun sağlam ayaklarıydı.
Berlin Duvarı 1989'da böyle yıkılmış, Sovyetler Birliği 1991'de böyle tarihe karışmıştı.
Amerika o eski Amerika değil.
Amerika artık Trump Amerika'sı!
Ve Trump başta kaldığı sürece de Amerika'dan demokrasi ve özgürlük adına bir hayır geleceği yok.
Avrupa, Amerika olmadan, özellikle demokrasi ve özgürlük açısından kendi başının çaresine bakabilecek mi?
Kendini reforme edebilecek mi?
Yoksa Avrupa yine 20. yüzyılın başındaki gibi, benim milliyetçiliğim seninkinden daha güzel diye tarif edilebilecek o aptalça oyuna mı kendini kaptıracak?
Bir daha o kanlı altüst oluşları, ana-baba günlerini, o savaşları, o kırım ve soykırımları mı yaşayacak?
Hangisi?
Bu soru Avrupa'da iki ülkeyi ön plana çıkarıyor:
Biri Merkel Almanya'sı, öteki Macron Fransa'sı...
Avrupa'nın bu iki büyük ülkesi, Brexit sonrası Avrupa Birliği'ni liberal demokrasi ve özgürlük çıpasına bağlayarak ve gerekli reformları zorlayarak, Avrupa'yı Amerika ve Çin arasında, uluslararası sahneye büyük ve bağımsız güç olarak çıkarabilir mi?
Ve son soru:
Bütün bu konular, bizim gibi demokrasi sularından çoktan beri uzaklaşmış bir ülke için de fazlasıyla yaşamsal değil mi?

Yazarın Diğer Yazıları

Gazetecilerin adresleri, kapı numaraları bazı çetelere veriliyorsa...

Savunduğum ne kadar değer varsa çöküyor mu ya da çoktan çöktü mü?

Savaş değil barış, ölüm değil hayat, silah değil diplomasi...

Şehitlerin sorumlusu kim? Savaş değil barış isteyenler mi? Yoksa sen misin?

Yazılarıma bir süre ara veriyorum

Okurlarımın bilgisine...