01 Aralık 2015

Brüksel’deki AB - Türkiye Zirvesi'nde yalanlar zirve yaptı

Varılan anlaşmadan kimin daha fazla çıkar sağlayacağı beni pek fazla ilgilendirmiyor aslında. Beni asıl ilgilendiren mültecilere ne olacağı...

Türkiye AB tarafından hiç böyle karşılanmamıştı.  Üyelik müzakerelerinin başlamasına karar verilen zirvede bile. Hatırlıyorum da imtiyazlı ortaklıkta direten ülkeler yüzünden pazarlık iyice kızışmış, dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül saatlerce arafta beklemişti. O zaman çıkan haberlere baktım da yine Türkiye’de bu karar “tarihi an”, “yeni bir çağ başlıyor” gibi sözlerle taçlandırılmış, bugün olduğu gibi. O gün AB’nden hakkı olanı aldığı için Türkiye’ye bu taç yakışıyordu, bugünse önüne serilen sahte kırmızı halının üzerinde kara gölgeler var. Çünkü Brüksel’de varılan uzlaşma mültecilerin üzerinden yürütülen kirli bir pazarlığın sonucu. 29 Kasım 2015 bir Alman gazetecinin de yazdığı gibi AB ve Türkiye tarihine “bir yalan zirvesi” olarak geçecek. Zirve sonrasında Brüksel’deki , “istediğimizi aldık bu yaşananları bir an önce unutalım” telaşı da işte bu yüzden.

 

Öde kurtul

 

Türkiye ile AB’nin üzerinde anlaştığı eylem planında muğlak olan pek çok nokta var. Bu da tarafların her an sözünden dönebileceği, bir tarafın diğer tarafı gerekirse oyalayacağı anlamına geliyor. Avrupa’nın verdiği sözlere bakalım. Sonuç bildirgesinde şöyle yazıyor; “AB, Türkiye’ye, başlangıç olarak, Birlik bütçesinden ve üye ülkelerin katkılarıyla 3 milyar Euro ilave kaynak sağlamayı taahhüt etmiştir.” Henüz bu paranın nereden geleceği konusunda   hiçbir uzlaşmaya varmamış olan AB’nin şu anda ödeyeceği miktar sadece 500 milyon Euro. Birlik’in doğusundaki ülkeler ateş püskürüyorlar. Zirve bittikten sonra ayrı bir toplantı düzenleyerek bu taahhütten nasıl sıyıracaklarını konuştular. Ayrıca bu para verilirse eğer Türkiye’ye hemen değil taksit taksit hem de proje bazında ödenecek. Ve tabii nereye harcandığı sıkı bir biçimde denetlenecek. Bildirgede de “gelişmeler ışığında, bu meblağa olan ihtiyaç ve fonun niteliği gözden geçirilecektir” deniyor.  Proje bazlı ya, tıpkı fonlarda olduğu gibi, muhtemelen projeye katılacak AB ülkeleri de bu paranın bir kısmını geri alacaktır. AB, mültecileri Türkiye’de rahat ettirirse kapısına dayanmayacağını umut ediyor ama Türkiye’nin vatandaşlarının bile rahat olmadığını hesaba katmıyor.

 

Eşeği boyayıp babasına sattılar

 

İki hafta içerisinde 17. müzakere faslının açılacağı sözüne inanabiliriz. Ekonomi ve para politikalarını içeren bu fasıl Kuzey Kıbrıs’ın bugüne kadar ambargo koymadığı tek fasıl. Yani ne şiş yansın ne kebap, AB aslında Kayserili misali eşeği boyayıp babasına satıyor. Diğer fasılların açılması üzerine konuşulacağı da var kararlar arasında ancak Kıbrıs sorunu çözülmeden tek bir adım bile atılamayacağını herkes biliyor. Demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğü, hukuk devleti gibi kriterlere hiç girmiyorum bile. Enerji konusunda işbirliği, ekonomik ilişkilerde canlanma, Gümrük Birliği’nin yenilenmesi gibi adımlar da var planda ancak, bunlardan ne anlaşılacağı konusunda kimsenin bir fikri yok. Bu maddeleri de herhalde Türkiye’nin kendini AB ile aynı göz hizasındaymış gibi hissedeceği, yılda iki kere düzenlenecek ve üst düzeyde yetkililerin katılacağı toplantılarda konuşulur diye plana eklemişlerdir. Planda Türkiye’nin üyeliği konusunda 17. fasılın açılmasından başka bir yenilik yok, AB sadece “konuşalım” “konuşalım” diyor.  Kendisine Türkiye’deki insan hakları ihlalleri sorulan Almanya Başbakanı Angela Merkel de zaten, “e konuşmazsak bunlar da masaya gelmez” diyerek yanıt verdi.

 

Sınır bekçisi Türkiye

 

Zirve sırasında benim dikkatimi en çok çeken şey siyasi liderlerin “mülteci” yerine “göçmen” kavramını kullanması oldu. Bunun ardında mutlaka yasalara uyma hassasiyeti olduğunu düşünüyorum. Ne diyor İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi? "Herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınmacı ve bu ülkelerce sığınmacı işlemi görme hakkı vardır"  Bu durumda geri kabul anlaşmaları bu bildirgeye ne kadar uyuyor gelin siz düşünün. Bir de savaştan kaçıp ülkesine gelen insanlara iyi bakan, eğitim hakkı, çalışma olanakları sağlayan, kaçak gelmesinler diye insan tacirleriyle mücadele eden, bir anlamda sınırının bekçisi olan Türkiye’den AB’nin belli miktarda göçmen alması söz konusu. Dört yüz bin gibi bir rakam dillendirilmişti zirve öncesinde ama zirvenin sonuç bildirgesinde konuyla ilgili bir cümle ara ki bulasın. Yunanistan, Belçika, Lüksemburg, Hollanda, Avusturya, Finlandiya ve İsveç liderlerini daha önce bir araya getiren Almanya Başbakanı Angela Merkel, yasal göç için bir formül bulunduğu taktirde bu taahhüdü yerine getireceklerini söyledi. Belçika ve Hollanda memnuniyetsizliğini dile getirirken, Doğu Avrupalılar kota ya da kontenjan çözümüne şiddetle karşı çıktılar. Hatta Slovakya Avrupa Adalet Divanı’na kadar gideceğini ilan etti bile.

 

Şengen’i askıya alırken vize muafiyeti hayal

 

Gelelim vize muafiyetine. Düne kadar Avrupalılar muafiyet değil, kolaylıktan söz ediyorlardı. Türkiye tarafı “vizeler kalkmazsa uzlaşma olmaz” diye bastırınca kelime seçimlerini değiştiriverdiler. Bunun için AB’nin Türkiye'den istediği Geri Kabul Anlaşması yükümlülüklerini yerine getirmesi. Zirvenin ardından açıklama yapan pek çok Avrupalı lider, mülteci sayısında hızlı ve belirgin bir düşüş olmazsa pazarlığın sona ereceğini söyledi. Bu hızlı ve belirgin olmaktan ne anlaşılıyor? Avrupa’nın aklında bir süre ya da oran var mı? Peki Türkiye mülteci sayısını azaltmak için ne yapacak? Sınırlarını kapatacak mı? Sınırlar kapanırsa o zavallı insanlar nereye gidecekler? Yoksa Türkiye kendine sığınanları ya da Geri Kabul Anlaşması gereği geri aldığı onca insanı sınır dışı mı edecek? Gitmemekte diretirlerse şiddet mi uygulayacak? Soruları çoğaltmak mümkün. Açıkçası, Şengen anlaşmasını bile zaman zaman askıya almaya başlayan Avrupa’nın Türkiye’ye vize serbestisi vermesi bana şimdilik hayal gibi görünüyor. Verse de üç gün, beş gün gibi sınırlar koyması muhtemel. Oysa AB ile imzalanan Katma Protokol ve Ankara anlaşması, Türk vatandaşlarının hizmetin serbest dolaşımı konusundaki haklarının, protokolün yürürlüğe girdiği 1973 yılından sonra kötüleştirilemeyeceğini ama her türlü iyileştirmenin de kalıcı olduğunu ön görüyor. Yani Avrupa’ya turistik seyahate çıkan bir Türkiyeli, hizmetten yararlanma özgürlüğünü kullandığı için vize almak zoruna değil. Avrupa Adalet Divanı bu doğrultuda pek çok karar aldı. Türkiye’nin yapacağı tek şey bunu Avrupa Komisyonu’na götürmekti. Bu konuda da AB boyadığı eşeğini Türkiye’ye satıyor.

 

Önce diktatör ilan et sonra kucakla

 

Aylardır süren pazarlıklardan sonra varılan anlaşmadan Türkiye ya da AB’nin mi daha fazla çıkar sağlayacağı beni pek fazla ilgilendirmiyor aslında. Yakınan takip ettiğim Brüksel zirvelerinde oynanan tiyatrolara alışalı çok oldu. Alan memnun satan memnun. Beni asıl ilgilendiren mültecilere ne olacağı. Tunus, Mısır özellikle de Libya’da mültecilerin başlarına gelenlerden sonra Avrupa’nın bir ders aldığını düşünmüştüm, yanıldım. Arap Baharı ile sınır bekçilerini kaybeden Avrupa, denize düşmüş gibi yine yılana sarıldı. Yöntem hep aynı; dün diktatör ilan ettiğini bugün kucaklayacaksın. Neden? Sırf dahli olduğun savaşlardan canını kurtarmak için kaçanlar sana sığınmasın, rahatın bozulmasın diye. Alman medyası zirvede, AB’nin temelini teşkil eden değerleri hiçe sayan Türkiye’ye taviz verildiğini düşünüyor. Tabii sığınmanın tartışılmaması gereken bir insan hakkı olduğunu unutarak. Türk medyası da zirveden çıkan uzlaşmayı “Ortadoğu cehenneminde Türkiye açısından güzel bir haber” olarak yorumluyor. Aslında Türkiye’nin Ortadoğu’ya itildiğini görmezden gelerek.   Bunu Davutoğlu hükümeti açısından güzel bir başlangıç olarak görmekse, Rusya ile çıkan krizi, tutuklanan gazetecileri ve Tahir Elçi’nin öldürülmesini yok saymaktır.  Çok ayıp çok!

 

Yazarın Diğer Yazıları

Merkel Korona ile final yapıyor

Kadınlara rol model olmayı başaramadı ama Doğu Alman papazın kızı Merkel, erkek siyasetçileri, onların yöntemleri ile hem içeride hem de dışarıda adeta elinde oynattı. İktidar sarhoşu olmaması da onun güçlü bir kadın olduğu ve öyle kalacağının göstergesi

Hanau saldırısının birinci yıldönümü; "Senin oğlun boşuna ölmedi"

Hanau’daki saldırılar, aşırı sağcı ve ırkçı şiddetin Almanya’da yapısal bir sorun olduğunu, bununla mücadele edilmezse kök salacağını bir kez daha gözler önüne serdi

Almanya'yı 16 yıl sonra yine bir erkek yönetecek

"Laschet döneminde Türkiye konusunda her türlü sürprize hazır olmak gerekir"