17 Ocak 2020

Merkezi hükümetin belediyelerle ilgili sorumluluğu

Türkiye’de kamu idaresi ve kamu hizmeti bir bütündür. Merkezi iktidarın görevini ihmal etmenin yanı sıra aynı partiden olmayan belediyelere 'muhalefet' etmesi vatandaşa verilmesi gereken kamu hizmetinin aksamasına yol açacaktır

Türkiye’nin idari yapısı, güçlü bir merkezi sisteme dayanır.

Yetkiler büyük ölçüde merkezi hükümette toplanmıştır. İllerde en yüksek mülki amir vali, ilçelerde kaymakamlardır. Bütün bakanlıkların da il müdürlükleri vardır. Bu nedenlerle yerel yönetimler de birçok alanda merkezi hükümetin vesayeti altındadır. Genel bütçeden aldıkları pay, bakanlık onayı ve denetimi de düşünüldüğünde belediyeler üzerinde merkezi hükümetin bu vesayeti hem mali hem idaridir.

Tam üye adayı olduğumuz Avrupa Birliği’nde (AB) ise idari sistemlerde yapılan reformlarla yerinden yönetim modeli öne çıkmaktadır. Türkiye ise iplerin merkezi iktidarda olması konusunda ısrarlıdır.

Bu sistem içinde Türkiye’de merkezi iktidar da vesayeti nedeniyle yerel yönetimlerin kamu hizmetlerinden sorumludur. Bu sorumluluk her şeyden önce merkezi idare ile belediyelerin uyum içinde çalışmalarını gerektirir.

Ancak Türkiye’de merkezi hükümet başka partiden belediyeler başka partiden olduğu zaman uyum sağlamak bir yana, belediyelerin çalışmalarının engelendiği, belediye başkanlarının görüşlerinin dikkate alınmadığı görülmektedir.

Bunun son örneği başta İstanbul olmak üzere 31 Mart yerel seçimleriyle muhalefete geçen büyükşehir belediyelerine merkezi hükümetin köstek olmasıdır.

İmamoğlu'na engel

Türkiye’nin en büyük ili olan İstanbul’un Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, göreve başlamasından bu yana 6 ay zaman geçmiş olmasına rağmen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan henüz randevu alamadı.

Kanal İstanbul gibi öncelikle 16 milyon İstanbulluyu ilgilendiren bir mega proje hakkında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nı dinlememesi, görüşlerini almaması düşünülemez.

Ancak gerçek şu ki Erdoğan, İmamoğlu’na birkaç kez başvurmasına ve kamuoyuna duyurmasına karşın zaman ayırmak istemiyor. Oysa, cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yürütme organının yetkileri Cumhurbaşkanı’nın elinde toplanmış durumda. Bu nedenle Cumhurbaşkanı da yerel yönetimlerin faaliyetlerinde hem yetki hem sorumluluk sahibi.

Buna karşın İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı’na detaylı brifing verme olanağı tanınmadığı için Belediyeler Birliği toplantısında ayaküstü karşılaşıp, o arada 4 sayfalık bir mektup vermek zorunda kalması, aradaki kopukluğun derecesini göstermesi açısından dikkate değer bir hamledir.

İmamoğlu, sadece Kanal İstanbul konusunda değil aynı zamanda kredi bulabilmek konusunda da engellenmektedir. Ayrı sorun Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş için de geçerlidir. Her iki başkan da kamu bankalarından kredi alamamışlardır.

Kamu bankaları kuruluş amaçları ve faaliyet alanlarıyla ilgili olmayan birçok şirkete kredi verirken, batık şirketleri kurtarırken, kamu idaresinin ayrılmaz bir parçası olan belediyelere kredi vermemekte direniyorlar. Bankaların bu tutumu kuşkusuz siyasi bir tavırdır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bu koşullarda yurtdışından bulduğu krediye ise Hazine onay vermemiş ve engel çıkarmıştır.

Belediyelere iktidar muhalefeti

Türkiye’de kamu idaresi ve kamu hizmeti bir bütündür. Merkezi iktidarın görevini ihmal etmenin yanı sıra aynı partiden olmayan belediyelere 'muhalefet' etmesi vatandaşa verilmesi gereken kamu hizmetinin aksamasına yol açacaktır.

Oysa Anayasa ve ilgili yasalarımız merkezi hükümet ile yerel yönetimler arasında uyumlu çalışma, ortak karar ve uygulamayı öngörmektedir.

Bu siyaset tarzıyla muhalefetin elindeki belediyeleri engellemek merkezi iktidara puan kazandırmaz, aksine vatandaş nezdinde kaybettirir.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Önce devlet üzerine düşeni yapmalı

Bağış kampanyaları felâketle, ekonomik ve sosyal çöküşle mücadelede ancak bir yan unsur olur. Asıl kaynağı ayırması ve mücadele etmesi gereken vatandaş değil devlettir

Sağlık tam kamu hizmeti olmalıdır

Bir virüs bu çılgın neoliberal gidiş karşısında şapkayı önümüze koyup yeniden düşünmemiz gerektiğini ağır bir maliyetle önümüze koyuyor

Hayat eve sığar mı?

Bir devlet memuru, "devlet, evde kal, OHAL’ini ilân et, hayat eve sığar dedi, ben de buna inanıyorum ve işe gitmiyorum, evdeyim" diyebilir mi? Derse ve hakkında soruşturma açılırsa veya işten atılırsa, "ben devletin tavsiyesine uydum" diyerek işine dönebilir mi, sorumluluktan kurtulabilir mi?