20 Aralık 2020

Pek çok ülkenin yatırım yaptığı genetik aşılar ve Türkiye'nin yatırım yaptığı inaktif aşı

Bir ülkenin aşılama stratejisi olarak irdelenildiğinde, tek bir pandemi aşısı olarak toplumu sürüklendiği katastrofiden kısa sürede çıkarmaya yetmeyecektir

Çok ıssız bir yeni yıl arifesindeyim ve ıssızlık en derin ihtiyacım..

Aslında, zamanın zor bir "an"ında olmak daha baş edilebilir çünkü her zorluk gibi içinde bir "güç "ve pek çok öğreti barındırır.

Baş edilemez olan, içinde yaşadığım coğrafyanın çaresizliği ile savrulan kalabalıklar ve ufukta görünen kıyıya, nasıl savrulacağımızı kestirememem.

En iyi bildiğim ve güvendiğim akıl ve bilimin bizi, bazı coğrafyaları bu kaostan çıkarmaya yeteceğine inancımı kaybetmiş olmakla baş etmeye çalışıyorum.

Bir kurtarıcı olmasını umduğum "aşı"nın dünyada bir yerde gözle görülür, elle tutulur varlığına rağmen bizim memleketin ufkunda bir görünüp bir kaybolması, artık en az umutlanmaya çalışmaktan başka bir program seçemeyen yorgun zihnimi dibe çekiyor adeta.

Geçen yıl neredeyse bu vakitler, nereye evrileceğini, kıta aşarsa nasıl biteceğini ön göremediğimiz bir afetin sinyallerini taramaya ve ayıklamaya çalışıyorduk.

O taramalar sırasında gözüme kestirdiğim tek bir haberin kıyısına tutundum ki, o da şuydu; salgın potansiyeli taşıyan hastalık etkeni virüsün "genomu" yani kimlik kartı, on günde ortaya konulmuş ve aşı çalışmaları için ortak platforma eklenilmiş yani dünya ile paylaşılmıştı

Aslında bu, DNA ve moleküler teknolojiler konusunda bilimin geldiği noktayı gösteriyordu. Daha önce 1983 yılında izole edilen HIV (AIDS hastalık etkeni) genomunun tümüyle sekanslanabilmesi (dizilenmesi) ise ancak 2009 yılında gerçekleşebilmişti.

Bu hızlı buluşun anlamını ortaya koyan ise pandeminin on birinci ayında kavuştuğumuz bir aşı ve ipi ilk kez göğüslemesini sevinçle karşıladığımız bir teknoloji oldu.

Bu ilk önemli ve hızlı hamlenin, bir satranç oyuncusu gibi sakin, akıllı ve sabırlı dediğim virüs ile başa çıkabilmekteki önemli hamlelerin ilki olduğunu biliyordum.

Olup bitene bu noktadan bakarken, kendimi en az yanılmaya programlayarak, temkinli bir umutla, aşıların bolca şansa ihtiyacı vardır cümlesini ise sıkça tekrarlıyordum.

Bu cümleyi söylerken ise aksi halde ne olabileceği konusundaki ön görülerimi ne aklıma ne de dile getirmemeye çalışıyordum.

Şimdi bilmediklerini yüksek sesle paylaşmakta sakınca görmeyenler ise, yüksek olasılık çağın buluşu olarak adlandırılacak ve ödüller alacak bir buluşla, yanlış bir strateji ya da stratejisizlikle yatırım yaptığımız tek aşıyı, yeni aşılar aleyhine yarıştırıp "çocukluğumun bilinen aşısı" nostaljisi ile sorgusuz sualsiz taraftarlık yapıyorlar.

Genetik aşılar olarak sınıflandırılan aşıların çalışıldığı teknolojiler ise zannedildiğinden çok daha uzun bir maziye sahip.

Burada Katalin Kariko'dan, pandeminin ilk onaylanan ve beklenilenden çok daha yüksek bir başarı ortaya koyan aşısının gerisindeki kırk yıllık çalışma ve inancından söz edelim.

Katalin, Macar asıllı bir bilim insanı ve 1978'den beri mRNA teknolojisi çalışıyor.

Bu teknoloji ile insan hücrelerini, istenilen proteinleri kodlar hala getirebiliyorsunuz.

Ama bu çalışmaların erken dönemlerinde, inflamasyon (iltihabi reaksiyon) olarak tanımlanan istenmeyen bir yan etki ortaya çıkıyor.

İnancını kaybetmeyen Katalin için o "büyük an" ise 2004 yılında geliyor. Bu molekülde yaptığı bir değişiklik ile istenilmeyen bu tepkinin önlenebildiğini saptıyor.

Buluşunu 2005 yılında yayınlanıyor ve bu buluş bugün pandemiyi bitireceğini düşündüğümüz, yüksek etkili, güvenli ve üretim kapasitesi yüksek iki mRNA aşısının yolunu açmış oluyor.

Pandemi, tarihin perspektifinden, dertlere çare olan hangi buluşlara yol açtı denildiğinde neredeyse tüm sürecine tanıklık ettiğimiz bu buluşu bir kenara not almanızı öneririm.

Doğal olarak, dev küresel şirketler ve pek çok ülke yatırımını bu aşılara yaptı.

Çünkü bu teknolojideki aşıların üretilebilme kapasitelerinin yüksek olma potansiyeli ve yüksek etkililik ve güvenlik ile iyi bir yatırım olacaklarını ön görmek, bilim ve teknolojiyi özellikle aşı gelişmelerini bilenler için hiç de zor değildi.

Nihayet, uluslararası düzenleyici üç kuruluştan biri olan FDA tarafından tüm dünyaya açık canlı yayınlanan bir oturum sonrasında 11 Aralık 2020 tarihinde, pandemiyi bitirme sözü veren bu aşı "pandemiyi bitirecek aşı" olarak onaylandı.

ABD, Yale Üniversitesi İmmünoloji Bölümünden Prof. Akiko Iwasaki, bu onayı, aşı FDA tarafından "yıldızlı A" ile onaylandı olarak yorumladı.

Pandemiden iyi bir sonuç çıktıysa, ilk kez ve bir aşı ile ipi göğüsleyen bu teknolojinin pek çok hastalık tedavisi için yeni gelişmelerin yolunu açmış olduğudur.

Tabii kaçınılmaz olarak, bizi "çip"liyorlar sesleri de eş zamanlı olarak yükselmeye başladı.

Kaçınılmaz çünkü, yenilikten, bilinmeyenden ve kendi makus talihlerini yenebilmekten korktukları kadar hiçbir şeyden korkmayan insan türünün tüm korkularını metaforik olarak tetikliyor.

Ne bizim hücrelerimiz ne de koronavirüsler, mRNA'dan DNA yapabilen enzimlere sahip değil. Yani aşı ile verilen mRNA'nın, DNA'mıza entegre olabilmesi mümkün değil.

Sentetik olarak üretilmiş bu mRNA, hücrenin çekirdek ile hücre zarı arasında kalan sitoplazmasında, virüsün, yalnızca bizim bağışıklık sistemimizi harekete geçiren proteinini kodladıktan kısa bir süre sonra kendini imha ediyor aslında.

Çocukluk aşımız nostaljisine konu olan, Türkiye'nin yatırım yaptığı tek aşı olduğu anlaşılan bir inaktif (ölü virüs) aşı olan Sinovac ise, henüz Faz 3 dediğimiz ve aşının uluslararası ve ulusal onay süreçlerine baş vurma koşulu olan verilerini açıklamadı ve paylaşmadı.

Önümüzdeki haftalarda açıklanılacağı duyumu var.

Bugüne dek kullanmış olduğumuz ve hala grip, çocuk felci ya da hepatit A, kuduz gibi hastalıklar için kullandığımız inaktif aşılar, virüsün hücre kültürlerinde bir çok defa pasajlanılarak önce zayıflatılıp sonra kimyasal işlemler ile inaktif edilmesi ile elde edilen ölü aşılardır.

Teorik olarak hastalık yapabilme ve ciddi yan etkilere yol açabilme riski yoktur ancak oluşturdukları bağışıklık kısa süreli ve nispeten zayıf olup tekrarlayan aşı uygulamaları gerekebilir.

Kabakulak için dört yıl gibi kısa bir sürede geliştirilen bir inaktif aşının, bir süre kullanıldıktan sonra yeterince bağışıklık oluşturmadığı gerekçesiyle, tekrar "canlı zayıflatılmış" bir aşı ile değiştirildiğini de, Faz 3 dediğimiz "gerçek etkililik" ve Faz 4 olarak tanımlanan onay sonrası etkinlik izlem süreçlerinin önemini vurgulamak için ekleyelim.

İnaktif aşı üretim süreçleri, benim yaptığım benzetme ile elle dikiş dikmek gibidir yani zahmetli, maliyetli ve yavaş bir üretim sürecidir.

Çok uzun süredir kullanılmakta olmaları nedeniyle pek çok farklı senaryoda (gebelik, kanser ) yapılacak yeni çalışmalar için zaman kaybedilmeden kullanılabilir olmaları iyi yanlarıdır.

Bu aşı, Faz 3 sonuçları paylaşıldığında, hastalık önleyici etkisi, düzenleyici kuruluşlarca belirlenenen yüzde 50'den fazla ve en az 3 bin denek için kayıt edilmiş verileri ile güvenli olmak koşulu ile bireyleri hastalığın olumsuz sonuçlarından koruyacaktır. Bu nedenle verilerini gördüğümüz ve yeterli bulduğumuzda yaptırmanızı kuvvetle önereceğiz.

Ancak, bir ülkenin aşılama stratejisi olarak irdelenildiğinde, tek bir pandemi aşısı olarak toplumu sürüklendiği katastrofiden kısa sürede çıkarmaya yetmeyecektir.

Zaten hiçbir ülkenin tek bir aşı ile ve bu kadar kısıtlı doz ile kalmadığı da anlaşılmaktadır.

DSÖ'nün yayınladığı bir bildirgede altını çizdiği şu konu da çok önemlidir, ulusların yönetemedikleri pandemi telaşı ile zaten aşı güvenilirlik ve etkiliklerinden ödün vermeden azami kısaltılmış süreçleri de devre dışı bırakarak oldu bittiye getirmeleri, en güçlü aşıyı bile uluslarası kullanımda devre dışı bırakacaktır.

Bu da dünyanın ihtiyaç duyduğu, etkili aşılardan birinden mahrum kalması anlamına gelmektedir.

Dün sosyal medyada gördüğüm, ABD'de aşı için kolunu uzatan bir yoğun bakım uzmanı; "Aşıya sevinemiyorum, dün doğum yaptıktan 3 gün sonra ölen 33 yaşındaki hasta gözümün önümde" notunu paylaştı.

Ve gene orada çocuk yoğun bakım uzmanı olan arkadaşımın aşı yaptırırken çekilmiş fotoğrafına eklediği şu not, boğazımı yaktı.

"Bu bir başarı değil, artık çok geç, yüz binler gitti."

Aşı bizi mi, süreci böyle yöneterek yüz binlerce ölüme yol açanları mu kurtaracak bilemiyorum?

Ama aşı ABD, İsveç gibi, bizim gibi salgını kontrolsüz bırakan ülkelerde, bu bulaşma hızı ve çaresizlikte, bir müjde olmayacak.

Belki, şimdilik teselliye benzeyen bir müjde gibi.

Ekonomi mi, kısıtlama mı diyenlere hep sorduğum soru şuydu:

"Kaç kişinin ve kimlerin ölmesine razısınız?"

Almanya'nın bilim insanı yöneticisi Angela Merkel, Noel öncesi istenilmeyen kısıtlamalar özellikle okulların kapatılması kararını göz yaşları içinde açıklarken; "Bu ölümlere razı olamam" dedi.

Hepiniz için ıssız bir yeni yıl olmasını diliyorum, dileyebileceğim en güvenli şey şimdilik bu.

"Varoluş mücadelesini, 'kazanıldığında kaybedilen' bir savaş olmaktan çıkarmaya mecburuz."
-Çetin Balanüye, Naturans


Yararlandığım kaynaklar

Yazarın Diğer Yazıları

Salgının ikinci yılında bir enfeksiyoncunun pandemi notları

Umutlu, çaresiz, art arda sayısız telefon ve hasta yoğunluğu akışı içinde geçen bu haftanın sonunda, çok endişeli bir şekilde önümüzdeki haftalardan yaza uzanacak yoğun salgını düşünüyorum...

Pandeminin coğrafi işaretleri, ikinci baharı ve tıbbiyelinin bayramı

Hekimlik mesleğini seçmişseniz, yalnızca size başvuran hastaları değil, yaşadığınız toplumun, ortak yaşama alanlarının hatta yerkürenin onarılması gereken hastalıklarını da onarmak ve yaşatmak içgüdüsü, omuz başınızdaki süreğen ince bir sızı gibi yoklar durur sizi

Ummak ile ölmek arasında

Ummadıklarımız olur umduklarımız olmazken, tüm tehditlerin çoktan gerçekleşmiş birer gerçek olduğunu anlarken, ne çok insan ölüyordu