15 Mayıs 2022

Askıda hayat

Ne geçmişi ne geleceği kavramamıza hiç fırsat vermeyen memlekette, ölümüyle mahpusluklarıyla özgürlük için bedel ödemişlerin bize bıraktığı özgürlük kırıntılarıyla inadına çalışmak, direnmek ve virüsün bize öğretmiş olmasını umduğum "varoluş ısrarım"ızı sürdürme zamanı

Pandeminin üçüncü, etkili olabilecek bir aşı ile aşılanmamdan sonraki ikinci yaz mevsiminde nihayet eski normalime dair bir şeyler yapabildim.

Tüm sokaklarında, koridorlarında kendi yaşadığım yani "benim pandemim"in izdüşümüne rast gelmeyeceğim, belleğimin kuytularına çimdik atmayacak uzak bir kıtaya yolculuk yaptım.

Bir gün önce testlendim, aşı kartımın uluslararası sertifikasını yükledim ve koruyucu maskemi de takıp düştüm yola.

Pandemik zamanlarımın tesellisi aşım ile yollar aşabilme cesaretini bulabildim.

Telefon bağlantımı da yalnızca internet erişiminin açık olduğu yerlerde kurarak epeydir olmadığı kadar uzunca bir süre arama mesafe koydum.

Hayatım neredeyse iki buçuk yıldır tüm memleketin dertleri ile birlikte sıklıkla kucağımda uyuya kaldığım bir telefon kutusuna, kendim ise insanlarla aramdaki ekranların mesafelerin arkasına sıkıştım.

Bir afet bu ve elbette bir bilen olarak omuzlamak, taşımak hem görev hem de çok onurlu bir sorumluluk.

Harika bir kitap okuyorum, Marguerite Yourcenar, Hadrianus'un Anıları.

Hasta olan imparator Hadrianus canını sıkan hekimini neden ayrıca cezalandırmayacağını şöyle açıklıyor:

"İnsan otuz yıl doktorluk mesleğinde dirsek çürüttüyse cezasını bulmuş demektir zaten."

Doktorluğun bu coğrafyada bu denli ağır şiddete uğramadığı iyi günlerden kalan hekimlik deneyimim bugünleri dengelese de pandemi ile ayyuka çıkan köpürtülmüş cehalet ve şiddetten sıklıkla nasibimi aldım.

Sosyal medyada, popüler muhalif siyasi figürleri sollayarak, günler ve gecelerce tuhaf etiketlerle tabir yerindeyse linçlendim.

Gerçekdışı ne varsa salgını yöneten masada onlar vardı.

Dünya Sağlık Örgütü'nin son değerlendirmesinde, Ocak 2020 ile 31 Aralık 2021 arasında Covid-19 salgınıyla, henüz omikron ölümleri katılmaksızın, tam ölüm sayısının yaklaşık 15 milyon, bildirilen resmi sayının en az 2.5 katı olduğu açıklandı.

Türkiye için bu sayının 269 bin olduğu hesaplanılıyor.

Yüz bin nüfus için fazladan ölümlerde Peru, Rusya, Güney Afrika, Hindistan ve Brezilya'nın ardından altıncı sıradayız.

Bilim ve kanıt dışı ne varsa onlar yapıldı.

Pandeminin fırsatçıları vardı, zengin ve mevki sahibi oldular.

İlaçları, testleri hatta akademik yayınları kendi tekellerinde tuttular.

Aşıdan, ilaçtan hastaneden öncelikle ayrıcalıklı olanlar yararlanarak sonu ölüm olan bu maratonu hiç koşmamayı başardılar.

Konuyu bilen, hatta hiç tevazuuya yer bırakmadan iyi bilen bir uzman olarak bu denli yaşamsal bir konuya dair eleştirilerimi, fikir özgürlüğü kapsamında, bir akademisyen sorumluluk ve onuruyla paylaştım.

Bir hekim olarak hakkı korunması gerekenlerin sesi olmaya çalıştım.

Sayısız hasta baktım, sayısız makale okudum ve bu zorlu süreçten mesleki deneyimim adına ne çok şey öğrendim.

Yalnızca salgına  hastalığa değil, çaresizliğe dair anlatacak çok şey birikti.

Ancak payıma düşen dökülüp saçılan yağmalayan bu kaba ve ağır şiddet ile ne denli şiddete uğramış olduğumu anlamak bakımından bu seyahat gerekiyormuş.

Bazı şeyleri geride bırakmak bir zorunluluk olduğunda şartlar elveriyorsa uzaklara gitmeli.

Geride bırakmak istedikleriniz bir süre sizinle sürüklense de yüklerin ağır olanları yeniden pilinizi doldurmaya yetecek şekilde geride kalıyor.

Biz çocukken etrafta oyalayacak fazla şey yoktu.

Sıklıkla canımız sıkılırdı.

Can sıkıntımıza pek yüz vermeyen ebeveynlerimizin dikkatini çekmek için mızıklandığımızda bize verilen en önemli söz ise dışarıda bir gezme olurdu.

Can sıkıntımız da bir süre bu teselli ile avunurdu. 

Memleket dört duvar olmuş ve ben içinde "Kafkaesk" bir boyutsuzlukta sıkışmışım.

Şimdilerde neredeyse her gün evimin kapısından girerken apartman görevlisi mahcup bir şekilde "Hocam size yine bir mahkeme kağıdı geldi" diyor.

Aşı karşıtları İstanbul'un orta yerinde megafonlarla adlarımızı okutup "yargılanacaklar" buyurmuşlardı ya...

Güvendikleri arkalarına aldıkları politik belli ki hukuksal ya da her neyse ilişkiler ağı içinde, memleketi kin ve isyana teşvik etti, insanımızı aşağıladı mealindeki şikayet beyanlarına savcılar derhal "kamu davası açıla" buyuruyorlar.

"Susturun, bitirin şu kadını" etiketleriyle linçledikleri, gündemde ilk sıraya taşıdıkları kampanyalarını mahkemelere taşıyıp beni, halkı aşağıladı diye şikayet ediyorlar.

Savcılar hakimler hiç olmadığı kadar hızlıca hareket edip para cezalarını yağdırıyorlar.

Şikayet edenlerin kim olduğu, insanları yanlış bilgilendirerek ölümüne yol açtıkları, bilim karşıtı, safsatacı oldukları ayyuka çıkmış. 

Konu pandemi gibi bir afet.

Ağır hakaret, linç, şiddet teşvik yapanlar için suç duyurularımız "ifade özgürlüğü", onlara cevaben yazdığınız iki kelime ise kamu davası.

Bir bit yeniği aramayacağım orada, orta yerde zaten.

Benim işlerimle uğraşan hukuk bürosu da artık kabul etti, "Hocam size tuzak kuruluyor". 

Farklı ayrıntıları dile getirmek için hukuksal süreçlerin sonlanması daha doğrusu tükenmesini beklemekte yarar var.

Ancak dersimden çıkıp, hastalarımı bırakıp karakollarda ifade verdiğim bugünler pandemi arşivine geçmeli.

Hukuk ve adaletin yerli yerinde olduğu başka ülkelerde savcıların bana yapılanlar için şikayete gerek bırakmaksızın kamu davası açmış olacaklarını, devletin bilim insanını korumasına alamış olacağı da malum.

Pandeminin coğrafi işaretleri bunlar.

Her coğrafyada pandeminin farklı yaşandığına dair izlenimlerim bu seyahat ile iyice pekişti.

Sosyal devlet modeli olmayan, insana yatırım yapmadığını bildiğimiz ve eleştirdiğimiz Amerika Birleşik Devletleri, vatandaşlık kartı olan herkese ciddi bir maddi destek vermiş.

İşletmelerin en büyük şikayeti, işe alacak insan bulamamaları.

Haziran sonunda sonlandırılacak bu destek bitene dek kimse garson, tezgahtar olmak istemiyormuş.

Gittiğim tüm şehirlerde her zaman olduğu gibi tarih ve doğa tarihi müzelerini gezdim.

Dünya tarihi, savaş, salgın, göçlerin ve ticaret için köleleştirilenlerin resimli romanı...

Tıp tarihinin ne kadar yeni olduğunu sıklıkla unutuyor insan.

Hayatımızı başkalaştıran pek çok buluş henüz 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra.

Tüm afetlere direnen yalnızca cansız madde ama hayat da bu direnen maddeden yeniden canlanabiliyor.

Hikâyeye sahip olmakla bir hikâyeyi sahiplenmek öyle farklı şeyler ki...

Hikâyesini sahiplendiğim pandemiden kurtulabilmem pek mümkün olmasa da bu fasılanın pandemik olmayan hayatımı anımsatarak iyileştirici gibi olduğu kesin.

Pandeminin ilk yılı dalgalı bir denizin ortasında kaldığımızı ve gelmekte olan bir fırtınaya tutulacağımızı anladığımız bir yıldı.

İkinci yılında fırtınanın ortasında kaldık.

Sonra bazı coğrafyalarda bu kusursuz bir fırtına oldu.

Kendi normalime yeniden değebilmek beni kıyıya attı.

Sağ salim kıyıda kalmayı da başarabilirsem ömrümden kalanı bu coğrafyada sağlığın bir temel hak olduğunu, adalet ve hukukun acil ihtiyacımız olduğunu anlatmaya çalışmakla geçirmeye niyetliyim.

Ne geçmişi ne geleceği kavramamıza hiç fırsat vermeyen memlekette, ölümüyle mahpusluklarıyla özgürlük için bedel ödemişlerin bize bıraktığı özgürlük kırıntılarıyla inadına çalışmak, direnmek ve virüsün bize öğretmiş olmasını umduğum "varoluş ısrarım"ızı sürdürme zamanı.

"Benim yazgım en iyi bakımı görmesi gereken hasta adam yazgısı. Ancak eceli gelen adamın hayat sınırlarını kimse zorlayamaz." Hadrianus 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Ankara'da bahar, sakuralar...

Ben sakuralara "yok oluşlarını süsleyen ağaçlar" diyorum, çok kısa bir mevsim için başka tüm görüntüleri gölgeleyen bir ihtişamları var çünkü

Sarı serum

Bıkkınlık ve artık sürüklenmekte olduğumuz öğrenilmiş çaresizlik baş dönmesi ve halsizlik yapınca sarı serumu kollarımıza taktık

Ahmak ıslatan

Ben varyantların yağdığı ahmak ıslatanlarda değil hüzün bulutlarından yağan yağmurlarla ıslanmak istiyorum biraz