01 Haziran 2012

Doyumsuzluk

Bu coğrafya insanının, diğer bir özelliği de doyumsuzluğudur. Doyumsuz olduğu alanlardan birisi de kariyerdir...

 

Bu coğrafya insanının, diğer bir özelliği de doyumsuzluğudur. Doyumsuz olduğu alanlardan birisi de kariyerdir. Herhangi bir alanda yıllarca o kariyeri taşısa da, yine de doymaz. Bu nedenle istifa kurumu işletilmez, insanlar koltuklarından ancak sürüklenerek indirilir. Kendi istekleriyle inmezler. Birçok alanda başkan enflasyonu vardır. En küçük sendikanın yönetim kurulu üyesi dahi olsa, diğer insanlara tepeden davranmaya başlar.

Bu, partilerde ve “demokratik kitle örgütleri”nde de böyledir. Yönetici insanlar, çoğunlukla buralardan adeta emekli olurlar. 20, hatta 30 yıl sendika ya da dernek başkanlığı ve yöneticiliği yaparlar. Ve ağızlarından da demokratik değişim, dönüşüm sözcüğünü düşürmezler. Demokrasiden en çok söz eden insanların, hayatlarına, davranışlarına bakarsanız, burada demokrasinin kırıntısını bile bulamazsınız. Demokrasiyi yalnızca bir kılıf olarak ve kendilerine karşı uygulanmaması kaydıyla isterler. Örneğin aynı yönetim kurulunda bir üye, başkanı bir kaç kez eleştirirse, bir dahaki seçimlerde listeden ismi büyük olasılıkla çizilir. Bu gibi nedenlerle, bireylerde iki yüzlü bir davranış biçimi içselleşmiştir. Güce karşı halk deyimiyle “yalakalık yapar”, arkadan da dedikodu tarzında eleştiride bulunurlar. Kurumdan ayrılanlar da terfi ederek ayrılırlar. Ya başka bir kurumda daha üst düzey bir yöneticiliğe ya da milletvekilliğine aday olurlar. Yirmi yil gonullu olarak Halkevleri, İnsan Haklari Derneği ve Ȍzgür Űniversite’de yöneticilik ve üyelik yaptım. Ama hiçbir kurumda, bir dönemden fazla yöneticilik yapmadım.

Şöyle bir çevremize bakalım. Eleştirdiği devlet bürokrasisini taklit eden  ne kadar çok muhalif yapı var. Bürokrasiyi eleştirir, ama kendisi bir bürokrasi kurar. Elitistliği eleştirir, ama kendi içinde elit bir tabaka oluşturur, ya da oluşmasına göz yumar. Kurumları kendilerine endeksli bir yapıya büründürmüş bu prototipler, yeni insanların da ortaya çıkmasına da engel olmaktadırlar.

Bu prototip insanlar, sevgili dostum Lütfi Demirkapı’nin sıkça söylediği gibi, Anadolu’daki söylenişiyle, “Bir pantolon bir cekettir. Elbisenin içinde kimse yoktur.” Bu kurumlar da, özünde ne demokratiktir, ne de kitle örgütüdür.

Bir kez, bir söyleşi nedeniyle Köln’de bulunuyordum. Söyleşi, Köln’de Türkiyelilerin ve Almanların birçok derneğinin olduğu, eski bir itfaiyenin bulunduğu bir yerde olacaktı. Arkadaşım Hasan ile daha önce de birkaç kez gittiğimiz ve hoşumuza giden bir İtalyan kafesine giderek, birer kahve içmeye karar  verdik. Kafeye gittiğimizde, bir masada o zamanlar Avrupa’dan Türkiye’ye yönelik siyaset yapan ünlü bir muhalif politikacı ile karşılaştık. Beş, altı kişi ile oturmuş sohbet ediyordu. Yaşça benden oldukça büyüktü. Kendisi ile daha önceden tanışıyorduk. Hasan, “Tanışıyor musunuz,” diye sordu, ben “Tabi ki tanışıyoruz.” diyerek masaya doğru yöneldim ve tokalaşmak üzere elimi uzattım, hatırını sordum. Siyasetçi, arkasına yaslanarak oturmuştu, bir milim bile kımıldamadan elini uzattı ve tepeden bir ifade ile soruma yanıt verdi. Bir hava, bir kasıntı vardı ki, adeta “küçük tepeleri ben yarattım.” diyordu bizlere. Acımıştım ona o gün. Sonradan bulunduğu mevkileri ve siyasi posizyonunu da kaybetti.

Bu olaydan sonra başka bir arkadaş ile tanıştım. Kendisi şoförlük yapıyordu. Bana, “Siz neden A partisinin yönetim kuruluna girmiyorsunuz?” diye sordu. Ve ekledi, “Erol bey, eğer öyle bir kimlikle gelirseniz buralara, söyleşilerinize daha çok insan gelir.” Tespiti doğruydu. İnsanlar söylemde her ne kadar eşitlikçi, özgürlükçü olsalar da kariyerlere, kimliklere daha çok önem veriyorlardı. “Tespitiniz doğru. Ama ben tek tabancayım. Bağımsız bir insanım, ayrıca bunu kendi kişiliğimle sağlamak isterim. İş olsun diye bir kimliğin ya da kurumun arkasına sığınmam. Eğer bir kişi beni dinlemek istiyorsa, bunu gönüllüce yapmalı.” dedim.

Yıllar sonra buradan uzaklardan, Türkiye’deki bazı “demokratik” dernek ve kurumlara baktığımda, yine aynı isimleri yönetim kadrosunda görüyorum. Kurumdan ayrılanlar da terfi ederek ayrılmışlar. Ya başka bir kurumda daha üst düzey bir yöneticiliğe ya da milletvekilli olmuşlar.  Sağcı ve muhafazakar kurumlarda da bu böyle. Bazı gazeteciler de, politikaya atılarak (Ȍzellikle AKP saflarında) milletvekilliğiyle ödüllendirilmekte, susturulmaktadır. Bu, Aldülhamid taktiğidir. Aldülhamid, kendisine muhalefet eden bazi Jöntürk liderlerine, valilik vererek onları satın almıştır.

ETİKETLER

erol anar

Yazarın Diğer Yazıları

İktidar kavramı üzerine anarşist notlar

İktidar olgusu, çağlar boyunca insanın birbiri üzerinde egemen olma, yönetme ve yönlendirme arzularına neden olmuştur. Bu olgu, imparatorluklar kurmuş, yıkmış, toplumsal ve bireysel düzlemde ise ilişkilerin niteliğini belirlemiştir.

Gerçek nedir? Ya da gerçek gerçek midir?

Bu soru tarihsel olarak filozofların yanıt aradığı en önemli sorulardan birisidir. İnsanların çoğu aslında toplumsal yaşam içerisinde gerçeği aramazlar, daha doğrusu gerçek diye bir sorunları yoktur. Çünkü çoğu zaman gerçeğe ulaşma çabası riskli ve tehlikelidir.