06 Eylül 2020

Amerikan müzikli bir hafta sonu

Sizleri Amerikan müzik tarihinin iki önemli dönemini kendi seçtiğim parçalar üzerinden dinlemeye davet ediyorum

Amerikan müziği denince herkesin aklına farklı bir şarkı, yorumcu, besteci ya da grup gelir. ABD'nin çok kültürlülüğünü yansıtan bir özelliğidir bu. Tarihi; Avrupa, Afrika ya da Asya'nınki kadar eskilere dayanmasa da birkaç yüzyıl içinde tüm dünyadan milyonlarca göç alan Amerika'nın bir "salata kasesi" olarak birbirinden farklı ama birbirini etkileyen kültürleri Amerikan müzik geleneğinin can damarlarındandır.

Amerikan tarihini bu bağlamda müziğini dinleyerek okumak, tarih okumanın en eğlenceli alternatiflerinden biri olabilir. Buradan hareketle, bu yazıda, sizleri Amerikan müzik tarihinin iki önemli dönemini kendi seçtiğim parçalar üzerinden dinlemeye davet ediyorum. Evde ya da iş yerinde, odanızda ya da bahçenizde, çevrimiçi toplantıda fonda ya da otobüste kulaklıkla olun fark etmez; buyurun başlayalım.

Uluslararası Fonogram Endüstrisi Birliği'nin (IFPI) 2019 verilerine göre ABD, tüm dünyada en büyük müzik pazarına sahip ülke ve 21. yüzyıl itibariyle, 2010'da Japonya dışında, kimse onu zirveden indirmeyi başaramamış. Pazardaki büyük hâkimiyeti de müzik camiasında ABD'yi küresel bir güç haline getiriyor tabii.

Bilindiği üzere, Avrupalılar kıtaya ayak basıp orayı sömürgeleştirmeden önce, Amerikan topraklarında uzunca süredir birçok Yerli Amerikalı kabile yaşamaktaydı. Dolayısıyla bu coğrafyaya içkin bir yerli müzikten söz etmek mümkün. Öte yandan müzik üretme biçimleri diğer coğrafyalarla kimi açılardan benzerlik de gösteriyor. Örneğin, polifonik yapısı ya da davul, marakas ve benzeri perküsyon aletlerinin kullanılması yerli müziğin evrensel yapısını göstermesi bakımından önemli. Tabii yüzyıllar içinde Amerikan siyasetinin yerliler üzerindeki kültürel ve toplumsal etkileri, süreçte Yerli Amerikalı müziğinin hem Avrupa ve Afrika hem de Tejano müzikleriyle etkileşime girip evirilmesiyle sonuçlanmış. Yine de bu müzik geleneğini en iyi duyabileceğimiz etkinliklere, pow-wow (Narragansett dilinde "ruhani lider" anlamında) ismi verilen kabile toplantılarında rastlıyoruz. Pek çok farklı kabilenin belirli zamanlarda bir araya gelerek sosyalleştikleri bu toplantılarda katılımcılar bol bol şarkı söyler, dans eder ve yerli geleneklerini yaşatmaya çalışır. Buradan hareketle, Pow-wow'un ruhunu hissedebileceğinizi düşündüğüm iki önerim var: ilki National Geographic tarafından hazırlanan kısa bir pow-wow filmi: Experience America's Largest Pow-wow, ikincisi ise pow-wow'un elektronik aletlerle harmanlanmış bir versiyonu olan A Tribe Called Red'in Electric Pow Wow Drum isimli kaydı. Pow-wow'un belki de en önemli özelliği, bunun turistik ya da otantik bir eğlence aracı olarak görülmesine izin verilmemesi. Bu yüzden, bu etkinlikler Yerli Amerikalı kabile üyesi olmayanlara genellikle açılmaz. Dolayısıyla yerliler için pow-wow'ların kültür tarihsel açıdan çölde bir vaha olduğunu söylemek yanlış olmayacak.

Buradan, bir başka ezilen grup olan Afrikalı Amerikalılarla özdeşleşen blues türüne geçmek istiyorum. Özellikle kırsal Güney'de gelişen blues, Afrikalı Amerikalı kölelerin Afrika'dan birlikte getirdikleri kültürlerinin bir parçası olarak, uğradıkları insanlık dışı muameleye karşı sergilenen bir  duruş ve ondan kaçıştır. "İstikrarsız nota" olarak tanımlanabilecek mavi notadan ismini alan blues, özellikle yavaş ve ağıtı andıran dizeleriyle bir yakarış ama aynı zamanda bir isyan gibidir de. 1920'lerde Amerikan popüler müziğinin bir parçası olan blues için ilk önerim elbette Jazz Çağı'nın zirvesi Bessie Smith'den olacak. "İmparatoriçe"den önereceğim ilk şarkı pandemi sürecinde evlerine ya da ekranlarına hapsolanlara iyi geleceğini düşündüğüm bir çeşit "dipteyim, sondayım, depresyondayım" sözleriyle Nobody Knows You When You're Down and Out (1929). İkincisi ise Afrikalı Amerikalıların tarihleri boyunca değişmeden süregelen "ikili yaşamlarını" çok iyi anlattığını düşündüğüm Need a Little Sugar in My Bowl (1931).

Blues'un bir nevi 'taçsız kralı' Robert Johnson ise bir başka önemli isim. Özellikle, slide gitar ve armonika ile belirginleşen Delta blues'un öncülerinden olan Johnson'ın, blues türünde ülke çapında tanınan bir şöhret olmak adına ruhunu şeytana satarak ondan gitar dersleri aldığı ve böylece Faust'un yanında yerini alarak efsaneleştiği söylenir ki belki de bu alışveriş olmasaydı Johnson'ın etkisinde daha sonra gelişecek rock'n roll türü de rock'n roll olmayacaktı. Eee şeytanla anlaşmasından bu kadar bahsetmişken sizlere öneri olarak sunmam için Tanrı'dan umudunu kesmiş gibi görünen klasik bir yoksul evli çiftin hikâyesi Me and the Devil Blues (1937) şarkısını seçmem gerekir.  

Bir başka popüler blues tarzı Piedmont blues ise, gitarda parmağın kullanılma stiliyle diğerlerinden ayrılan bir Doğu Yakası ya da Güneydoğu blues tarzı. Piedmont blues denilince ilk akla gelen isimlerden birisi de tabii Blind Willie Mc Tell. Bizim, Âşık Veysel'imiz varsa Piedmont bluesun da Blind Willie'si var. O halde Veysel'i anmışken önereceğim şarkı da You Was Born to Die (1931) olmalı diye düşünüyorum. Bence, bu şarkı Güzelliğin On Par'etmez'in bir çeşit blues versiyonu.

Son olarak, 'İncil'in Kraliçesi' olarak nitelenen, Amerika'nın en güçlü Afrikalı Amerikalı kadınlarından olan, sesiyle tüm dünyayı büyüleyen ve özellikle Afrikalı Amerikalılar arasında azizelik mertebesine layık görülen şarkıcı ve yurttaşlık hakları savunucusu Mahalia Jackson'dan bir öneriyle yazıyı bitirmek istiyorum: İlginç bir ruhani protest şarkısı örneği olan Lord Don't Move the Mountain ile.

Şarkılara herhangi bir video/müzik paylaşım sitesinden rahatlıkla erişebilirsiniz. Keyifli dinlemeler.

Yazarın Diğer Yazıları

Yangınlar, umutsuzluk ve çaresizlik sarmalında tutunmanın bir yolu

Evet bir karabasan hali var ama Türkiye’de çok sayıda vicdanlı insan da var. Sosyal medyada Instagram hesabından -eminim diğer mecralarda da vardır- takip ettiğim ve yaptıklarını gördükçe de içimde küçük küçük renkli kelebekler uçuşturan insanlar.

Bir direniş sembolü olarak Gergerlioğlu'nun terlikleri

Bir kültürel imge olarak ayak-kabı, aslında yürüyeceğin yolu da bir kalıba-kaba dökme, şekle sokma ve belirleme çabasıdır. Ter-likte ise etimolojik olarak emeği içine çeken bir anlam gizlidir. Gergerlioğlu'nun terlikleri bu bağlamda hak ihlaline uğrayan her kesimden bireyin haklarını korumaya çalışan, belirli bir kalıba ya da şekle girmeye direnen hak savunuculuğu ve bu savunma sırasında akan terin sembolüdür

Dar alanda 'karlı', 'farklı' ve eril paslaşmalar: Vakıf üniversitelerinin sloganları aslında ne söylüyor?

Sloganlarda asıl vurgulanan, öğrencinin birey olarak biricikliğinden ziyade üniversitenin çalışan bir mekanizma olarak diğerlerinden farkıdır