03 Şubat 2019

“Büyüdükçe idrak edersin çocukluğunu…”: Patrick Melrose

Çocukluk ve aile... Son on yıllarda ağırlığını bir hayli arttırdı

Çocukluk ve aile… Bu çetrefilli mesele, edebiyatta ve sinemada her zaman bir şekilde vardı. Ancak son on yıllarda ağırlığını bir hayli arttırdı sanırım.

Nasıl arttırmasın? Tayfun Atay’ın, Müslüm filmi üzerine yazdığı yazıda söylediği gibi “İnsan, çocuklukta ortaya çıkar ve ömrü boyunca o ortaya çıkışın sonucuna (getirileri-götürülerine, bedeline, ceremesine) katlanarak yaşar”. Böylesine bereketli bir alanın sıklıkla kullanılması ve ilgi çekmesi çok doğal. Müslüm, Tepedeki Ev, The Sinner ve (tabii ki) Roma, çocukluk dönemini konu alan ve ilk elde akla gelen güncel yapımlar...

Ancak, çocukluğun ve ailenin bu dönem böylesine ilgi çekmesinin, başlı başına bereketli bir konu olmasından başka sebepleri de var sanırım. Bunların başında, çağımız insanının kendisine odaklanması, bireyselliğine kapanması geliyor. Enzo Traverso, Solun Melankolisi (çev. Elif Ersavcı, İletişim Yayınları, 2018) başlıklı kitabında, insanlığın 21. yüzyıla genel bir ütopya tutulmasıyla (“büyük anlatıların sonu” diye de bilinir) girdiğini yazar. Ona göre, “kolektif özgürleşmeye dair somut ütopyalar metaların dur durak bilmez bir şekilde tüketilmesine yönelik bireysel dürtülere dönüşmüş” ve “şeyleşmiş bir dünyada özel alana ihale edilerek ortadan kaldırılmıştır.”

Bireysel “devrim”le sınırlı ütopyalar

Yani, başka bir dünyanın mümkün olduğuna olan inancıyla bütün toplumu dönüştürme gayretinde olan 20. yüzyıl insanının aksine çağımız insanı, bütün ütopik ve distopik bagajını kendi hayatının sınırları içerisine yığar. Artık önemli olan işte yükselmek, iyi bir akademik kariyer, kısa zamanda iyi kazandıracak girişimler gibi bireysel “devrim”lerdir.  

Fakat, herkesin herkesle rekabet ettiği böyle bir ortamda, birilerinin başaramaması da kaçınılmazdır. Traverso, geçmişin toplumsal mücadele deneyimlerinin yenilgiye uğramasının ciddi bir muhasebeyle karşılandığını ve yenilgilerden öğrenenlerin, mücadeleye bir kez daha sarıldığını aktarır.

Günümüzün yenilen bireyi için ise, kendi hayatının kontrol edemediği alanlarının varlığı bir ferahlık sağlamaktadır. Çocukluk dönemi ve bu dönemde yaşananlar da bunun başında gelir. Çocukluk, güncel sorunlarıyla baş edemeyen rekabet çağının dezavantajlı bireyleri ya da yer yer kendisini dezavantajlı hisseden herkes için aslında rekabetin hiç de eşit koşullarda başlamadığını hatırlatan bir kurtarıcıdır. Hayatın gündelik trajedisi canımızı sıktığında dönüp dönüp baktığımız yerdir çocukluk. (Son dönemin “yenilgi edebiyatı” da hep çocukluktan, “erken kaybedenler”den bahsetmez mi?!. 

Bu uzun bir girişten sonra, yazımızın asıl konusuna dönersek, Patrick Melrose da bu kapsamda değerlendirebileceğimiz, ancak işin kolayına kaçtığını söyleyemeyeceğimiz bir eser. Edward St. Aubyn’ın aynı isimli beş ciltlik (üç cildi Türkçeleştirildi) ve otobiyografik ögeler barındıran romanından uyarlanan mini dizi, her şey bir yana, zor bir edebi metnin ekrana başarıyla adapte edilmesi konusunda bile övgüyü hak ediyor. Çünkü roman, yönetmen Edward Berger’ın da başroldeki Beneditch Cumberbatch’ın da hayran olduğu, ancak ekrana aktarılabileceğine başta çok da ihtimal vermedikleri bir metin… (2013 yılında Reddit üzerinden kendisine sorulan “başka bir edebi karakteri canlandıracak olsanız, kimi seçerdiniz?” sorusuna Cumberbatch’ın düşünmeden Patrick Melrose cevabı vermesi bu hayranlığın düzeyini gösteriyor sanırım.)

Neyse ki beş yıl sonra bu zor işe girişip karşımıza enfes bir yapımla geliyorlar.

Babanın azabı

“Soğuk bir İngiliz oturma odasından kendi arazilerine bakarken erkeklerin takınmaya hak kazandıklarını düşündükleri ifade, beş yüzyıllık süreçte iyice kökleşmiş ve David’in yüzünde kusursuz bir inceliğe kavuşmuştu”.

(Edward St. Aubyn, Patrick Melrose: Unut Gitsin, çev. Suat Ertüzün, Can Yay., 2018) 

Kitabın ilk cildinde, dizinin ise ikinci bölümünde Patrick’in Fransa’daki bir bağ evinde geçen çocukluğuna şahit oluyoruz. Çalışmayı bırakmış İngiliz aristokratı bir doktor olan babası ve Amerikalı zengin bir ailenin kızı olan annesi ile birlikte yaşadığı bu bağ evinde, ailesinin soylu çevrelerinden birçok misafir ağırlanıyor. Soyu dışında elinde övünebileceği hiçbir şeyi olmayan baba David Melrose (Hugo Weaving), karısı Eleanor’un (Jennifer Jason Leigh) üzerinde şiddet dolu bir tahakküm uyguluyor. Ağaçtan dökülen incirleri yerden yedirmekten, tecavüze kadar uzanan bu tahakküm, Patrick’i de içerisine alıyor. Çeşitli işkence yöntemleriyle “eğitilen” Patrick, bir gün babasının cinsel şiddetinin de hedefi oluyor.

Aslında David’in psikopatolojisinde karşımıza çıkan, biraz da İngiliz soyluluğunun yaşadığı bunalım. Git gide daha da değersizleşen, ellerindekini tüketip çalışmak zorunda kalan ve kendilerini gördükleri yerle gerçekte oldukları yer arasındaki açı içerisinde kıvranan soylu sınıfına dahil olan David, (ilgilerine muhtaç olduğu iki yüzlü entellerden oluşan) misafirlerinin karşısında oldukça incelikli davranırken; bu ikilemin yarattığı öfkeyi karısı ve çocuğuna şiddet ve işkence olarak yöneltiyor. Diğer alanlardaki “erk”inin elinden alınmasının acısını, evde kurduğu erk üzerinden çıkartıyor.

Bu bölümün çoğunluğunda, David’in, asalak çevresiyle birlikte kurduğu masaların hicvi yapılıyor. En basit çıkarlar için birbirlerinin sırtını sıvazlayan, kendilerine biçtikleri ve üzerlerine oturmayan misyonlar doğrultusunda durmadan zırvalayan, banal sağduyular çevresinde kurulan entelektüel ve felsefi muhabbetler uzayıp giderken, en yakınlarında olan biteni göremeyen insanları anlatıyor Aubyn.

Dizide daha fazla öne çıkarılsa da kitapta çocuk Patrick’in gördüğü cinsel şiddet dramatize edilmiş bir şekilde karşımıza çıkmıyor. Bir çocuğun gözünden aktarılan bu bölüm, bir çocuğun kaydedebileceği sadelikte (yani ahlaki kodlarla sarmalanmamış bir şekilde) betimleniyor. Aubyn biraz da bize bunu anlatmak istiyor sanırım. Çocukken yaşadığımız kötü olayların, gerçekten kötü sıfatını hak ettiğine, ahlaki olarak iyiyle kötünün ne olduğunu ayırt ettiğimiz yaşlarda karar verebiliyoruz. Terry Eagleton’ın Kötülük Üzerine Bir Deneme (çev. Şenol Bezci, İletişim Yay., 2011) kitabında, on yaşında iki çocuğun bir bebeği işkence yaparak öldürmesi olayı üzerinden tartıştığı, çocukların ahlak duygusuna sahip olup olmadığı meselesini tersten tartışmamız gerekiyor burada. Yaptığı şeyin kötü olup olmadığını bilemeyen bir çocuk, kendisine yapılanın da kötü olup olmadığına karar veremiyor. Aubyn, The New Yorker’a verdiği söyleşide şunları söylüyor mesela: “Annem cinsel saldırı hakkında herhangi bir fikri olmadığını kanıtlama konusunda çok istekliydi”.

Patrick’in cinsel saldırı hakkında bir fikir edindiği dönem, dizinin ve kitabın diğer dört bölümünü/cildini oluşturuyor.

Babanın külleri 

“Bedenlerinden tam anlamıyla nasıl sıyrılabilirler; kendi ölümlerine nasıl tanık olabilirler; özgeçmişlerinin dayattığı kimliklerle tanınmadıkları sınır diyarlarda nasıl kalabilirler?”

(Edward St. Aubyn, Patrick Melrose: Kötü Haber, çev. Suat Ertüzün, Can Yay., 2018)

Dizinin ilk bölümü, kitabın ise ikinci cildi olan Kötü Haber, Patrick’in, babasının ölüm haberini alması üzerine New York’a yaptığı yolculuğu anlatıyor. Artık Patrick yirmi iki yaşında ve ileri derecede uyuşturucu bağımlısıdır. Babasının cenazesini son kez görüp, küllerini teslim almak için gittiği New York’ta, halüsinasyonlarla dolu, bir dakikasında ayık olmadığı günler geçirir. Aristokrat babasının öldüğü yerde, yeraltının en tehlikeli tipleriyle takılıp, en pis yerlerde, sağlığını hiçe sayarak damarlarına eroin enjekte eder.

Cenaze evinden çok torbacılarla vakit geçiren Patrick, babasının arkadaşlarıyla buluştuğunda, çocukluğundan beri tiksindiği bu kalburüstü ortamı provoke eder. Babasından övgüyle söz edenlerle dalga geçer, uyuşturucuyla dolu bedenini alkolle daha da ağırlaştırıp, ortamı terk eder. Hem babasını hem de karmaşadan ibaret hayatını düşünmemek, zihnini susturmak için bir araçtır uyuşturucu. Ancak babasının külleriyle baş başa kaldığında, artık kendisini kontrol edemez. Yıllar boyunca kendisinden kurtulmak istediği adam, bir kül vazosunun içinde kendisine teslim edilmiş, ellerindedir. Vazoyu otel odasının penceresine savurur, cam kırılmaz, vazo yok olmaz. “Dışarı atlayamadığın sürece kahrolası bir pencerenin amacı nedir ki? 

Babanın hayaleti

“İnsanlar niye hep ellerinden kaçan mutluluğa bu kadar takılıyorlar, anlamıyorum; halbuki öfke gibi, kıskançlık gibi, tiksinti gibi cana can katan başka tecrübeler de var”

(Edward St. Aubyn, Patrick Melrose: Biraz Umut, çev. Suat Ertüzün, Can Yay., 2018) 

Patrick bölümden bölüme büyür. Ancak içerisindeki öfke de büyür. Üçüncü bölümde “her şeyden vazgeçtiği, ama yerlerine hiçbir şey koymadığı” 30’lu yaşlarındadır. Uyuşturucu bağımlılığından kurtulmuştur, ancak bu kurtuluş zihnini rahatlatmak yerine, onu daha boğucu bir atmosferle baş başa bırakmıştır: “Patrick yıllar önce uyuşturucu bağımlılığından kurtuldukça, her daim aklı başında olmanın neye benzemesi gerektiğini anlamaya başlamıştı: fasılasız bir bilinç alanı, iliği çekilmiş bir kemik gibi boş ve loş, beyaz bir tüneldi bu (…) geçmişi mumyalanmayı bekleyen bir ceset gibi önünde uzanıyordu” (Aubyn, Biraz Umut). 

Tek isteği babasına karşı duyduğu öfkeden kurtulmak, kendi hakkında düşünmeye ve anılarını kurcalamaya bir son vermektir. Kurtuluş kayıtsızlıktadır. Kayıtsızlık safhasına bir geçebilse, geçmişinden, babasından, zihninden özgürleşebileceğine inanır. Bunun için en yakın arkadaşına başından geçenleri anlatır. Sonra bir davete giderler.  

Bir sonraki bölümde ve yine yaklaşık 10 yıl sonra Patrick, arkadaşıyla gittikleri partide tanıştığı Mary (Anna Madeley) ile evlenmiş, iki de çocuk sahibi olmuştur. Karısı ve çocukları ile birlikte çocukluğunun azap merkezi bağ evindedirler. İçerisine düştüğü yaşamdan kurtulmak isteyen Patrick’ten başka bir Patrick vardır artık. Karısına davranışları, kurduğu cümleler, misafir olarak bağ evine davet ettiği eski sevgilisiyle sevişip, karısını aldatması… İçindeki öfkeyi uzaklaştırdıkça, öfke duyduğu şeylere yakınlaşmaktadır sanki. Bu süreçte annesiyle başa çıkmak gibi bir derdi de vardır. Çocukluğunda, üstünde kurulan tahakkümü gönüllü olarak kabul eden ve oğlunu korumak için hiçbir şey yapmayan Eleanor, şimdi de bağ evini ve mirasını bir New Age tarikatına bağışlamış, Patrick’ten kendisine ötenazi uygulanmasını istemektedir.

Son bölümde yine bir cenaze vardır. Annesi ötenazi fikrinden vazgeçerek, eceliyle ölmek istemiştir ve o ecel gelmiştir. Patrick, her ne kadar annesinin ölümü üzerine “nihayet öksüz ve yetimim. Hep bu ânın hayalini kurdum” dese de geçmişin hayaletleri üzerine daha fazla çullanmaya devam eder. “Kimse bir başkasına böyle bir şey yapmamalı” diye sayıklayan Patrick’in, annesine tecavüzü anlattığında aldığı “Beni de” cevabı aklından çıkmamaktadır. Kimse bir başkasına böyle bir şey de yapmamalıdır. Her iki cenazede de bir şekilde ebeveynlerinden çıkarları olmuş insanların övgü ve merhamet dolu konuşmaları Patrick’i deli eder. Zaten bir süredir alkol bağımlığının içerisindedir, ailesini ihmal edip tehlikeli kaçamakların peşinde koşmaktadır. Kendi ruh halinden kaçmak için geliştirdiği yöntemler, olmak istemediği kişiye onu daha fazla yaklaştırır. Sürekli içerisine düştüğü kendi yaşamına zarar verme dürtüsü, kendi yaşamıyla birlikte öfke duyduklarına da zarar verebileceği yansımasına dayanır.  

Son bölümde geçmişe dönüşle, Patrick’in, babasına “Hayır, bu yaptığın yanlış” demesi olsa olsa çok geç kalınmış ve belki de imkânsız bir telafi çabasından başka bir şey değildir.

Patrick Melrose, ebeveynleri yüzünden hayatı mahvolmuş bir insanı değil, ebeveynlerinden türlü kötülükler görmüş, hayatını mahvetmekle, mahvetmemek; yazgılı olduğu insanla, olmak istediği insan arasında gidip gelen bir adamın hayatını anlatır. Tıpkı ilk ciltte Victor’un ağzından dökülenler gibi: “İnsandaki yaşanmış olanı tekrar etme dürtüsü yerçekimi gibidir ve ondan kopmak özel bir donanım ister.” 

Bu gidip gelmeler nedeniyle ne babası olmuş ne kendisi olabilmeyi başarmış bir Patrick Melrose var karşımızda. Hayatın sıradan trajedisinden, insanlığın küçük hesaplarından, toplumun vasata eşitleyiciliğinden muaf olmayan bir Patrick.

Yazarın Diğer Yazıları

Bir gösteri olarak "tartışma" programları

Bu programlarda birçok şeyin olduğunu, ancak tartışmanın olmadığını söyleyebiliriz. Ülkenin mevcut vaziyetinde bu programların işlevi, kamuoyunu ilgilendiren meselelerin gerçekten tartışılması değil, iktidarı ilgilendiren meselelerin ne kadar hayati veya doğal olduğunun kanıksatılması

Şöhret, Stalk ve bir katilin doğuşu: 'Kedilere Bulaşmayın'

Modern insan kendi halinde bir girişimciye dönüşmüştür, kendi hayatını ince hesaplarla bir yatırım aracına ya da şov programına çevirir, varlığını kapitalizmin bir ürünü olarak kurgular

"Yeni teknolojiler kapitalizmin başına bela olmaya başlıyor"

Mustafa Arslantunalı ile Teknopolis, teknoloji mefhumu ve müşterek geleceğimiz üzerine söyleştik