25 Haziran 2013

Erdoğan'ın bir 'marjinal' olarak portresi...

Gezi Parkı süreci, hatıralara hürmet eden “Belediye Başkanı Erdoğan”ın “Başbakan” olarak evrimini de not ediyor bir kenara...

Gezi Parkı'nda barışçı bir eylem yapan gençlerin üzerine sabahın beşinde gaz bombaları, coplar ve tazyikli sularla giden polisin “kahramanlık destanı yazdığını” söyleyen, “Polise talimatı ben verdim” diyen “Başbakan Erdoğan”, muhalefette siyaset yaparken polisle neler yaşadı, polise neler söyledi?

Soru için yakınındaki isimlerin yazdığı Erdoğan biyografisinde çarpıcı cevaplar var. Erdoğan'ın, yeni kurulan AKP'nin miting ve programlarını engellemeye çalışan polise “hatalı emre itaat etmeme” çağrısı da anlatılıyor bu kitapta, AKP konvoyundaki araçların polis barikatı üzerine nasıl “tam gaz” sürüldüğü de...

Meydan, cadde ve sokaklardaki protestolara AKP mitingleriyle cevap verirken “Gerçek Türkiye burası” diyen bugünkü Erdoğan'ı geçmişteki Erdoğan uyarıyor: Ben miting kalabalığından çok cadde ve sokaklara bakarım. Sokağın kendisine göre bir dili vardır, o dili okumayı biliyorsanız gerçeği görür, kendinizi aldatmazsınız!

\

Gezi Parkı üzerine çok şey yazıldı, süreç kendi literatürünü yaratıyor. Gezi Parkı'na kışla yapılmasına karşı çıkan eylemciler ile daha sonra protestolara destek veren çok katmanlı kitlelerden olayları görmeyen veya çarpıtan ana akım medyaya, polis şiddetinden iktidarın toplumsal muhalefete karşı tutumuna ve nihayet dünyadan Türkiye'ye yeni bir netlik ayarına uzanan kapsamlı bir külliyatın eşiğindeyiz.

Ben, Gezi Parkı sürecine bir kez daha AKP kaynaklarından bakmaya çalışacağım. Bir önceki yazımda, 2001 yılında kurulan AKP'nin topluma verdiği sözleri içeren AK Parti Programı'ndaki demokrasi vaatleri ile Gezi Parkı protestocularına karşı iktidarın tutumu arasındaki mesafeye dikkat çekmiştim. İktidar olmasaydı, programındaki demokrasi talepleriyle AKP'nin de Gezi Parkı'na bir çadır kurabileceği ihtimaliyle biten o yazıdan sonra şimdi de Başbakan Tayyip Erdoğan'ın geçmişinden bugüne bakmaya çalışacağım.

Erdoğan'ın kişisel ve siyasal serüveni için, benimsediğiniz pozisyona göre birçok kaynağa başvurulabilirsiniz. Ancak, geçmişten bugüne bakışa ilişkin olarak bir kaynak tartışmasından uzak kalmak için ben içeriden bir kaynağı tercih ettim. Bu konuda elimizde, Erdoğan'ın anlatımları ve yakınındaki isimlerin tanıklıklarını içeren önemli bir kaynak var: Erdoğan'a en yakın isimlerden olan eski AKP Milletvekili Hüseyin Besli ile Ömer Özbay'ın birlikte kaleme aldığı “R. Tayyip Erdoğan - Bir Liderin Doğuşu” adlı kitap.

Uzun bir yazının sıkıcılığını göze alarak, bu kitaptan bazı bölümleri aktaracağım. Aktaracağım bölümleri; Gezi Parkı direnişindeki ilk tespiti “Bir avuç çapulcu” olan Erdoğan'ın meydan ve sokaklardaki protestoculara, saldırgan küçük bir kesim üzerinden  “marjinal gruplar”, “teröristler, vandallar” ve “kandırılmış, istismar edilen gençler” dediğini dikkate alarak okuyun. Gezi Parkı'nın korunmasını isteyenlere başlangıçta “Bir avuç çapulcudan izin alacak değiliz. Topçu Kışlası yapılacak” diyen; meydan ve sokaklardaki protestoları AKP mitinglerinde “Asıl Türkiye burası” sözleriyle yok saymaya çalışan, Gezi sürecini “dış basının da içinde olduğu bir komplo” olarak gören, sosyal medyaya “baş belası” diye tepki gösteren, izinsiz toplantı ve gösteri hakkını “yasadışı” sayarak “Neresi gösterilirse orada toplanacaksınız” diyen ve nihayet Gezi Parkı protestolarına gaz bombaları, cop ve tazyikli sularla müdahale eden polisin “kahramanlık destanı yazdığını” iddia eden bugünkü Erdoğan'a, o kitaptaki mazisinden bakalım.

 

Erdoğan'dan polise ‘emre itaatsizlik' çağrısı

Dilerseniz önce, bugün polisin “kahramanlık destanı yazdığını” öne süren “Başbakan” Erdoğan'dan, kısa zamanda uzun bir mesafe kat ederek “muhalefetteki AKP'nin Genel Başkanı” Erdoğan'a gidelim. 

2001 yılında kurulan AKP'nin Bursa il örgütünün açılışından sonra, bugün Erdoğan'ın Gezi Parkı süreci için “Polise talimatı ben verdim” dediği Çevik Kuvvet toplanan partili kalabalığı “çoluk çocuk, genç yaşlı demeden” coplamaya başlar. Ortalık karışır, herkes şaşkındır. Erdoğan mikrofonu eline alarak polisi uyarır. “Bir Liderin Doğuşu” adlı kitaptan birlikte okuyalım:

“Tayyip Bey mikrofonu eline alıp: Bursa polisine sesleniyorum!' diye bağırdı. Sakin gözükmeye çalışsa da… Polisin bu umulmadık tavrı karşısında öfkesini zapt etmekte ne kadar zorlandığı ses tonundan anlaşılıyordu.

'Bunu bir emirle yaptığınızı biliyorum; ama siz de biliyorsunuz ki hatalı bir emre uymak suçtur!.. Bu kanunsuzluğa son vermeniz için sizi uyarıyorum!..'

Polisler, saldırılarını kesip, durmuşlardı. Tayyip Bey, devam etti: 'Bu planlı bir yürüyüş değildir. Bir maç çıkışı yapılan sevgi gösterisi neyse bu da aynı hükümdedir. Biz yolumuza devam edeceğiz, açın yolu.” (Sayfa 301, 302)

 

'Araçlarımızı polisin üzerine doğru sürdük!'

3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde AKP konvoyu Elazığ'dan Malatya'ya giderken bir başka polis vakası yaşanır. M. Şafi Öztekin'in kitaptaki anlatımından:

“Malatya'ya girmek üzereydik. Ben kendi arabamla otobüsün önünde eskortluk yapıyordum. Arkamızdaki konvoy oldukça uzundu. Şehrin girişinde polisleri gördük, kol kola girip barikat oluşturarak yolu kapatmışlardı.

(…)

(Şehirde) Önceki mitingin çoktan dağılmış olduğunu, kaldı ki konvoyumuz çok ağır ilerlediği için meydana ulaşıncaya kadar epey zaman geçeceğini söyledik ama hepsi nafile; polis ikna olmamakta kararlıydı.

Çaresizlik içinde Mücahit (Arslan) Bey'e baktım; otobüsün ön tarafında Tayyip Bey'le birlikte bizi izliyordu. Kaş göz işaretiyle 'arabalarınıza geçin ve sürün!' dedi.

Koşarak gidip araçlarımıza bindik ve hiç gaz kesmeden polislerin üstüne doğru sürdük!

İstemeyerek de olsa yolu açmak zorunda kalmışlardı...” (Sayfa 302)

Kitabın yazarları, bu anlatımdan sonra polisin henüz muhalefette olan AKP'ye tavrını şu ifadelerle değerlendiriyor:

“İl açılışında olsun, 3 Kasım seçim çalışmalarında olsun, o günkü iktidarın polis marifetiyle tezgâhladığı her türlü baskı, engelleme ve provokasyon girişimiyle karşılaşmak, neredeyse sıradan ve gündelik bir hâl almıştı. Polisin, verilen emre körü körüne itaat ettiği durumlarda çatışma riski artıyordu.” (Sayfa 302)

 

İzinsiz gösteri üzerine gözaltı

Başbakan Erdoğan Gezi Parkı eylemleri, öncesinde de 1 Mayıs gösterileri sırasında, “barışçı toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının izne bağlı olmadığını” hükme bağlayan anayasal güvenceye rağmen, bu hakkı “devlet nereyi gösterirse sadece orası için tanıdığını” ortaya koyan bir yaklaşım sergiledi.

Kitapta, Erdoğan'ın “izinsiz gösteri” nedeniyle gözaltına alınışını, ancak Erdoğan'ın kendi ifadesiyle “dişe dokunur bir suç olmadığı için bırakıldığını” içeren bir bölüm de var.

Erdoğan, 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde, Milli Selamet Partisi Gençlik Kolları'ndan bir grupla bir cenaze törenine katılır. Trenle dönerken Yenikapı İstasyonu'nda inip, grupla birlikte Fatih'e doğru yürümeye başlar. Okuyalım:

“... Fatih'e doğru yürümeye başladıklarında başta Edip Yüksel olmak üzere bazı gençler slogan atmak isterler; fakat 'Reis' (Erdoğan’a hitaben) uygun düşmeyeceğini söyleyerek izin vermez.

Grup sessizliğini koruyarak Kıztaşı'na ulaştığında Metin Yüksel kendisini tutamaz ve slogan atmaya başlar. Diğer gençler de sabırsızlıkla bu anı beklemektedir. Tereddütsüz koroya katılırlar.

Polisin 'olay mahalline intikali' gecikmez; ve tabii hemen ardından jandarma duruma 'vaziyet' eder. Grup, kendini bir anda Metris Askeri Kışlası'nda bulmuştur.

Metris'te geçirilen ilk geceyi ve sonraki gelişmeleri, Tayyip Erdoğan'ın bizzat kendisinden dinliyoruz:

'Metris'teki ilk gecemizin büyük bir kısmını, koridorda ve ayakta dikilerek geçirdik. Zaten istesek de oturamazdık, çünkü yerler su içindeydi.

Vakit gece yarısına yaklaştığı halde hiçbir şey yememiştik. El ayak çekilip ortalık sakinleştiğinde bir onbaşı geldi yanımıza. Asker tayınından arta kalan bayat ekmekleri toplamış, bir kazan da çorba kaynatmış, bizi yemeğe çağırıyordu. Nasıl makbule geçti anlatamam.

Bir süre sonra yatacak yer gösterdiler. Herkes bir köşeye kıvrılıp yatmıştı. Tam uykuya dalmak üzereyken acı bir feryatla irkildik; anlaşılan birilerini işkenceye almışlardı.

Önce içimizden birini aldılar saldık. Sayımızı kontrol ettik, eksiğimiz yoktu. Sonradan öğrendik ki, 'anarşistlere acımak sana mı kaldı' diyerek, bize çorba yapıp getiren onbaşıyı falakaya yatırmışlar.

Bizi daha sonra Selimiye Kışlası'na sevk ettiler. Birkaç gün de orada kaldıktan sonra savcıya çıkarıldık. Savcı, dişe dokunur bir suçumuz olmadığını anlayınca çoğumuzu serbest bıraktı.

Cezaevinden çıktıktan sonra o onbaşıyla irtibat kurmaya çalıştım; kendisinden 'helallik' isteyecektim. Bizim yüzümüzden canı yanmış, yok yere işkenceye maruz kalmıştı.

Neyse ki, bulmam çok zor olmadı; Adana taraflarından Alevi bir kardeşimizdi.

Tanıştıktan sonra da irtibatı hiç kesmedik; hâlâ zaman zaman görüşürüz.” (Sayfa 51, 52)

 

Erdoğan: Mitinglerden çok sokağın diline bakarım

Erdoğan, kitapta, 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara geliş sürecini anlatırken, mitingleri ve kamuoyu anketlerini değerlendirir. Bu değerlendirme sırasında, bugün AKP mitingleriyle karşısına çıktığı sokak ve meydan dili konusunda önemli, ancak şimdiki tavrının tam aksi yönünde bir değerlendirme yapar:

“Bir de uzun yıllar siyasetin içinde bulunmanın kazandırdığı özellikler var tabii. Ben, miting kalabalığından çok cadde ve sokaklara bakarım. Sokağın kendisine göre bir dili vardır. Eğer o dili okumayı biliyorsanız gerçeği görürsünüz, kendinizi aldatmazsınız.” (Sayfa 336)

 

Erdoğan'ı öven dış basın

Gelelim, Gezi Parkı sürecinde “komplonun parçası” ilan edilen dış basın meselesine. Erdoğan'ın hayatını anlatan kitapta, dış basından da bir alıntı var. Le Monde'un, 1989 yerel seçimlerinden sonra Erdoğan hakkında yaptığı yayın, partide memnuniyet yaratır. Kitaptan o bölümü de paylaşalım:

“1989'da Tayyip Erdoğan'ın seçim kampanyasını izlemekle görevli Le Monde muhabiri, seçimlerden bir hafta sonra yayınlanan makalesinde 'İslamcı Refah Partisi'nin sosyal demokrat görüşlü bu genç adayı dikkatle izlenmeli!' diyordu.

Muhabir, kampanya esnasında gözlemci olarak katıldığı bir 'mahalle mitingi'nden çok etkilenmişti.

(...)

Mitingde gördüğü bu manzaradan sonra Le Monde muhabirinin zihninde 'sosyal demokrat bir Tayyip Erdoğan' portresi olmuş; ve o portrenin, gelecekte Türkiye'nin önemli siyasi liderlerinden biri olma ihtimalini ima yoluyla da olsa okuyucularıyla paylaşmak istemişti.” (Sayfa 53)

 

Erdoğan rakı sohbetinde

Kitap, Gezi Parkı protestolarının arifesinde yaşanan tartışmada alkol kullananlara “Git evinde iç” diyen, alkollü içki satışı ve pazarlamasını sınırlandıran yasayı “İnancın emrine niye karşı çıkıyorsunuz” sözleriyle savunan “Başbakan” Erdoğan'ı, “Refah Partisi Beyoğlu Belediye Başkan Adayı” olarak da hatırlatıyor. Aşağıda “o Erdoğan”dan iki hikâye var.

Erdoğan, 1984'ten beri RP''nin “ilçe başkanı” olduğu Beyoğlu'nda 1989 seçimlerinde belediye başkanlığına aday oldu. Cihangir bölgesi için başı açık kadınların önde olduğu bir ekip görevlendiren Erdoğan, geleneksel olarak CHP'yi destekleyen Hacıhüsrev bölgesinde de etkili olmaya çalışır. Bölgeyle nasıl bir bağlantı kurduğunu, kitaptaki kendi anlatımı üzerinden dinleyelim:

“... Mustafa Bey'in Hacıhüsrev'de Kudret isminde bir arkadaşı varmış. Kumarhane işlerine falan bakarmış; ama muhitinde sevilip sayılan itibarlı bir adammış. (…) Sanırım bir ikindi vaktiydi. Eve vardığımızda, Kudret Bey yeni uyanmıştı. Kapının önünde bir sürü kadın ayakkabısı görünce çekindik, girmek istemedik. Yengenin 'gün'ü varmış, içerisi kadın dolu. Kudret Bey 'buraya kadar gelip de girmemek olmaz' diyerek ısrar edince, biz de fazla uzatmadık, utana sıkıla girdik içeri. Oturma odasını kadınlar işgal etmiş durumda; bizi doğruca yatak odasına götürdü. Alel usul yatağı şöyle bir düzeltip buyur etti. Yatağın kenarına ilişip, durumu kısaca anlattık. Kudret Bey, 'Mustafa Abi'miz, kalkıp ayağımıza kadar gelmiş, bize itibar etmiş, onu boş çevirmek ne haddimize!' diyerek, her türlü yardıma hazır olduğunu söyledi. Gerçekten de kampanya boyunca elinden gelen yardımı esirgemedi. Tanıdığı sanatçıların katılımını sağlayarak güzel bir gece düzenledi. Kahve sohbetlerimizde ve mahalle sakinleriyle görüşmelerimizde bize eşlik etti, yol gösterdi. Bizim işimizi bizden çok sahiplendi.

Kudret işi o kadar sıkı tutuyor ki, seçim sabahı gün doğmadan kalkıyor,, üstünde pijamaları, bizim Seçim Koordinasyon Merkezi'ne gidiyor. Bakıyor ki, kimse yok; in cin top oynuyor. Fena halde bozuluyor.

Öğleden sonra sandıkları dolaşıyordum. Baktım her sandığın başına bir adamını yerleştirmiş; kuş uçurtmuyor. Beni görünce yanıma geldi; kızgınlığı hâlâ geçmemiş.:

'Ya, Başkan! Bu seninkiler namaz da kılmıyor, haberin olsun!' dedi.

'Hayırdır?' dedim.

'Sabah sizin seçim bürosuna gittim. 'Namazı kılar, gelirler' dedim kendi kendime; fakat baktım ne gelen var, ne giden... Sen bunlarla seçim meçim kazanamazsın Başkanım!'

Kudret Bey'le ilişkimiz daha sonra da devam etti. Seçim çalışmalarında ne kendisi, ne de arkadaşları ağızlarına içki koymamışlardı. Seçimden sonra evinde bir ziyafet verdi. Bahçeye iki masa kurmuş; biri bizim için içkisiz, diğeri içkili. Bizim masanın ağırbaşlılığına karşılık, Kudret'in masasında muhabbet almış başını gidiyor. Yerimden kalktım, 'Müsaade ederseniz ben sizin masanıza oturacağım' dedim Kudret'e.

Sohbetimizin bir yerinde, 'Başkanım!' dedi Kudret: 'Bu içki niye haram? Ne diye kerahattan sayılmış rakı?'

Ona içkiyi yasaklayan ayetlerden söz ettim. 'İçkiliyken namaza yaklaşmayın!' ayetine gelince, biraz kafası karıştı. 'Sarhoş kafayla namaza duran biri, sureyi okurken, misal: 'La A'budu' diyeceğine 'Lâ'yı unutup yalnızca 'A'budu' dese, mana değişir, tamamen farklı bir şey söylemiş olur' diyerek, durumu izah ettim.

'Anladım, Başkan!' dedi. 'Lakin yazık olmuş; ufak bir 'Lâ'ya kurban gitmiş gül gibi rakımız!'” (Sayfa 46, 47)

“Bacanak Birahanesi'nin sahibi” olarak da bilinen Kudret Bey, seçim sürecinde “hâkime hakaret” iddiasıyla suçlandığı sırada da Erdoğan'a yardımcı olacaktır.

 

Erdoğan'ın ikinci alkol hikâyesi

Biyografide, Erdoğan'ın yenilikçi yöntemlerle yürüttüğü ve başarılı sonuçlar aldığı kampanyalar sırasında Milli Görüş geleneğinin - kitaptaki ifadeyi yansıtıyorum - “bağnaz” düşünceleriyle de mücadele ettiği anlatılıyor. Erdoğan'ın yürüttüğü kampanyalarda  “meyhanelerde sarhoş kucaklamak”la da suçlandığı anlatılan kitaptaki ikinci meyhane hikâyesini Tahsin Dindar naklediyor:

“Tayyip Bey 1986 ara seçimlerinde Zeytinburnu bölgesinden milletvekili adayıydı. Seyitnizam Camii'ne gitmiştik. 'Namazdan sonra, cemaatle kahve toplantısı yaparız' diye düşünmüştük. Trafikten dolayı epeyce geç kaldık; biz Seyitnizam'a vardığımızda, cemaat dağılmıştı.

Caminin yanında sakallı, yaşlı bir amca gördük. Tayyip Bey, 'Selamünaleyküm, Hacı Amca!” diye seslendi. Hacı amca, oralı bile olmadı.

Başkan, şansını bir kere daha denemek istedi; fakat yine cevap alamadı. İhtiyar, kendisine verilen selamı almamakta kararlıydı.

Tayyip Bey, 'Hacı amca, sana Allah'ın selamını verdik, yüzümüze bile bakmadın. Bir 'aleykümselâm' desen günaha mı girersin?' diyerek hayıflanınca, ihtiyar:

'Ben ANAP'lıyım' dedi, 'Size oy vermem!'

'Canın sağ olsun' dedi, Tayyip Bey, 'Bize bir çay da mı ısmarlamazsın?'

'Hayır, ısmarlamam.'

Tayyip Bey, işi iyice inada bindirmişti;

'Peki' dedi, 'Biz sana ısmarlayalım?'

'Olmaz' dedi ihtiyar; 'Ben sizin çayınızı içmem!'

Anlaşılan, adamın aksiliği üstündeydi.

Tam o sırada, yolun karşı tarafında bir adamın, 'Başkanım, Başkanım!' diye bize doğru seslendiğini duyduk. İhtiyarı kendi haline bırakıp, adamın yanına vardık.

Adam, 'Ben burada esnafım' dedi; 'On dakikadır sizi seyrediyorum. Gördüğüm kadarıyla Hacı amcaya kendinizi sevdiremediniz. Eğer bir sakınca görmezseniz, dükkânıma buyrun; bir çayımı içersiniz.'

Adamın, 'Dükkânım' dediği yere baktım; camında '… Birahanesi' yazıyordu.

Başkan, 'Hay hay, memnuniyetle!' dedi. Ömründe belki de ilk kez meyhaneye giriyordu; ama hiç tereddüt etmedi.

İçerisi nasıl duman? Anlatamam, ağır içki kokusu her yanı sarmış, tek katlı, havasız bir yer. Fakat ne yalan söyleyeyim, sarhoşların gösterdiği hürmeti, ben hiçbir yerde görmedim. Gelen sarılıyor, öpüyor. Ben, üstüm başım alkol kokacak, salya sümük bulaşacak diye huylanıp geri çektikçe, Tayyip Bey kulağıma eğilip uyarıyor: 'Kasılıp durma öyle!' diyor, 'Adam sana sarılıyorsa, sen de ona sarılacaksın; ölüm yok ya ucunda, en fazla çıkarıp atarsın ceketini eve varınca.'

(…)

İki saatte zor çıktık meyhaneden; biz müsaade isteyip kalkmasak, en az iki saat daha Başkan'ı dinlemeye razılar.

Yolda giderken, düşündüm de kendi kendime, 'Ulan Tahsin' dedim, 'bunca yıldır yanlış yerde dolaşmışız, boşuna uğraşmışız cami avlularında; baksana asıl maden buralarda!” (Sayfa 89, 90)

 

Hatıralara hürmet ederek durdurulan yıkım

Kitapta, Darlık Barajı'nı besleyen derelerden birinin bitişiğindeki köyde yapılan bir kamulaştırmanın hikâyesi de anlatılıyor. “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan”, kamulaştırmadan sonra yıkım ekipleriyle birlikte köye gider, ancak son anda yıkımı durdurur. Nedeni, kendisini karşılayan yaşlı bir köylü kadının köydeki hatıralarıdır. O sırada İSKİ Genel Müdürü olan Çevre ve Şehircilik Bakanı Veysel Eroğlu anlatıyor:

“Ekipleri biraz geride bırakıp ahalinin yanına vardık. Başkanı görünce sevindiler. İzzet ikram, hoş beş derken, bir nine geldi yanımıza:

'Hoş gelmişsiniz Başkan evladım!' dedi. 'Size ayran ettiydim kendi ellerimle, halis torba yoğurdundan. Bakın bakalım sizin oradakilere benzer mi?'

'Sağ ol ninem! Zahmet etmişsin; ellerine sağlık' diyerek nineye yanımızda yer açtık. Başkan, bu ufak tefek, güler yüzlü nineyi pek sevmiş, misafirperverliğinden etkilenmişti.

'Şöyle yaklaş da anlat biraz' dedi. 'Köyün en eskilerinden biri sensin galiba.'

'Kendimi bildim bileli buralıyım evladım' dedi nine: 'Çok eski bir köy burası; ama o zamanlar şimdikinden daha güzeldi, görseydiniz... Daha bir yeşillikti. İri iri söğüt ağaçları vardı dere boyunca. Bildiğin salkım söğüt, iki taraflı. Sarmaya kalksan kolların kavuşmazdı... Şu ilerisi sazlıktı...'

'Geçmişe ait ne hatıralar vardır sende, kim bilir?'

'Olmaz mı evladım? Şu kayalıkların, dalların, budakların dili olsa da söylese!..'

Eskilerden söz ederken ninenin gözleri yaşarmıştı. İşaret parmağını pazen şalvarının üzerindeki çiçek desenleri arasında usul usul gezdirirken, arada bir iç çekip sessizleşiyor, sonra tekrar devam ediyordu konuşmasına.

Yavuklusuyla el ele tutuşup dere boyunca yaptıkları uzun yürüyüşleri, söğüt ağaçlarının ıslak serinliğini, günbatımına doğru suya uzanan gölgelerini, sığırcık sürülerini ve o günlere ait daha bir sürü şeyi, dün gibi hatırlıyordu. Belki de yalnızca geçmişte yaşıyordu. Aradığı sükûneti, neredeyse asırlık bir ömrün iyiden iyiye epriyen anıları arasında buluyor, saklambaç oynayan küçük bir kız çocuğu gibi, kendi yalnızlığından sıkılmadıkça ortaya çıkmıyordu.

Nine hepimizi duygulandırmıştı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Başkan'a baktım, o da ağlamaklıydı.

'Veysel Hocam' dedi Başkan, biraz sakinleşince: 'Toplayın ekibi, gidiyoruz!..'

Önce şaka yapıyor sandım; fakat baktım, hiç de öyle şaka yapar gibi bir hali yoktu. Anladığım kadarıyla Tayyip Bey, uzaktan uzağa köylülerin yıkım olayına duyduğu hoşnutsuzluğu sezinlemiş, ikna oldukları için değil de, 'devlet zoru'ndan ürktükleri için yıkıma razı oldukları kanısına varmıştı.

Uzun lafın kısası, köyün neden buradan taşınması gerektiğini etraflıca anlatıp, kendi rızalarıyla evlerini boşaltıncaya kadar, yıkımı ertelemek zorunda kaldık...” (Sayfa 24, 25)

Erdoğan'ın mazisinden bugüne bir şeyler söyleyen bazı çizgiler böyle.

Gaz bombardımanı, cop, tazyikli su, hepsini yaşadık. Ama Gezi Parkı süreci, hatıralara hürmet eden “Belediye Başkanı Erdoğan”ın “Başbakan” olarak evrimini de not ediyor bir kenara...

 

Twitter: @DOGANAKINT24

 

Yazarın Diğer Yazıları

CHP-T24 buluşması üzerine: Yolculuğumuz çetin, ama yaşanmaya değer...

Yalandan da medet umarak T24'ü hedef alırken CHP'de dükkân açmaya çalışan her türlü iktidara müptela yanaşmalarla işimiz olmaz...

Aslı Erdoğan haberleri ve T24 üzerine: Biraz da siz kafesinizi parçalayıp gerçeğinize kavuşun abiler

Neden, sürekli ne olmamız gerektiğini buyururken ne olduğumuzla ilgilenmiyorsunuz?

T24 10 yaşında: Ekspres gibi geçiyor güzel günler üstümüzden...

Paranın gözü kör olsun, ama parasızlığın sağladığı imkânlarla da yapıyoruz T24'ü!