08 Nisan 2011

Alaton: Meclis, Öcalan'a ev hapsi için toplumu alıştırmalı

Barış Konferansı, Kürt sorunu ve iç savaş-çatışma yaşayan ülkelerin barışı inşa süreçleri üzerine önemli konuşmalarla başladı.


Barış Girişimi’nin “Barışı Kurmak” başlığı altında düzenlediği Uluslararası Barış Konferansı,  Kürt sorunu  ve iç savaş-çatışma yaşayan ülkelerin barışı inşa süreçleri üzerine önemli konuşmalarla başladı. İşadamı İshak Alaton, “Kürtleri teskin edecekse Abdullah Öcalan’ın  ev hapsi konumuna geçirilebileceğini, parlamentonun bu seçeneğe  toplumu hazırlaması gerektiğini” söyledi. Alaton, “bölünme vehminin tedavisi için Kürtlere ayrılmak isteyip istemediklerinin sorulmasını” da önerdi. Leyla Zana da, Kürt sorunu konusundaki bugünkü aşamaya Öcalan ve örgütü sayesinde ulaşıldığını belirtirken “tek kelime Kürtçe konuştukları için işkence gören Kürtler’e silah dışında yol bırakılmadığını, ancak silahlı olanların da silahı bırakarak siyaset yapmak istediklerini” söyledi.
Bilgi Üniversitesi’ne yarın da sürecek olan program,  konferansı  düzenleyen isimlerden Oya Baydar’ın sunuşu ve ardından İshak Alaton ile Leyla Zana’nın açılış konuşmalarıyla başladı. Sunumunu Kürtçe yapan Zana için simultane çeviri yapıldı. Açılış konuşmalarının ardından Prof. Ahmet İnsel’in moderatörlüğünde “Çatışmadan Barışa” başlıklı oturuma geçildi.

AKP ve devletten katılım yok
Bu arada konferansın katılımcıları kadar katılmayanlarına da dikkat çekmek gerekiyor. Davet edilen Devlet bakanları Egemen Bağış ve Faruk Nafiz Özak ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş , başarı temennilerini içeren birer telgraf göndermekle yetinmişlerdi.  AKP’den tek temsilcinin bile Uluslararası Barış Konferansı’na katılmaması , CHP’den, konferansta konuşmacı olan  Sezgin Tanrıkulu ve Parti Meclisi'nin yeni üyesi Gülseren Onanç dışında bir isim görülmemesi  dikkat çekiciydi.
Konferansa katılan bir bürokrat da görmediğimizi , ancak eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in dinleyiciler  arasında bulunduğunu not edelim.
Bu notların ardından Oya Baydar’ın sunuş konuşması ile Alaton ve Zana’nın açılış konuşmalarından aldığım ve konuşmaların önemli bir bölümünü içeren notlarımı aşağıda paylaşıyorum:

‘Tabu konu tanımıyoruz’
OYA BAYDAR: Bu toplantıyı neden şimdi düzenledik. Neredeyse 30 yıldır süren ve on binlerce cana mal olan bir savaş hali öyle bir noktaya geldi ki, bir eşikteyiz. Bu eşiği atlatabilmemiz için hep birlikte barış yoluna taşlar koymamız gerekiyor. Küçücük bir taş da bizden olsun istedik. Atılması geciktirilen her adım, bizi gerçekten onarılmayacak, telafisi  imkânsız bir noktaya getirebilir. O yüzden böyle bir konferansı gecikmeden toplayalım, dedik.
İkincisi Türkiye sivil ve demokratik bir anayasa beklentisiyle bir seçime gidiyor. Bu  anayasanın Kürt halkının beklentilerine de uygun bir anayasa olması. Bu sorunun Kürt sorunu değil, bir Türkiye, hatta Türk sorunu olduğunu düşünüyoruz.
Kürt siyasi hareketi şu anda bazı demokratik talepleri dile getiriyor. Toplantımız bu konuları dört oturumda ele alacak. Çatışmadan barışa giden yolları, bu yolları yürüyenlerden dinleyeceğiz. İkinci oturumda; çok dilli, çok kültürlü bir yaşamın olanaklarını konuşacağız. Sonra bölgeselleşme ve ademi merkeziyetçi bir yapıyı, ardından da barışa nasıl ulaşılabileceği konusunda anayasal  çözüm önerilerini konuşacağız.
Barış girişimi olarak tabu konu tanımıyoruz. Her şeyin, fikirlerin ve çözümlerin sansürsüz dile getirilmesini istiyoruz. Ancak dile getirilen fikirler kuşkusuz konuşmacılarımıza aittir. Bunlara katılabiliriz, katılmayabiliriz, ama her birinden yararlanacağımız kuşkusuzdur.  Şairimizin dizeleriyle noktalamak istiyorum: O gün gelsin neşemiz tazelensin de gör / Dünyayı hele bir sen barış olsun da gör…

‘Kürtlere soralım, ayrılmak istiyorlar mı?
İSHAK ALATON:  Buraya gelirken aklımdan biraz geçmişi yaşadım. 20 yıl kadar oluyor, Diyarbakır’a gitmiştim. TESEV’(in kurucu üyesi olarak. Diyarbakır’daki Sanayi ve Ticaret Odası’nda bir konferans organize edilmişti. O gün çok dikkatli konuşma mecburiyetindeydik. Kürdistan kelimesi söylenemezdi, Kürt halkı bile dikkat ederek söylenebilirdi. Akşam Diyarbakır’ın etrafındaki gecekonduları ziyaret ettim. Tepemizde devamlı bir helikopter uçuyodu. Tuhafıma gitti. Gece yemekte yanımda vali bey oturuyordu, sordum, “O sizin güvenliğiniz için” dedi.  “Ama benim bir korkum yok Diyarbakır’daki insanlardan” dedim. “Olsun” dedi, “biz hep tedbirimizi alırız.” Bu bende unutulmaz bir iz bıraktı.
Benden sonra sevgili kızım Leyla Zana’yı dinleyeceksiniz. Bugün Türkiye’nin en önemli derdini konuşmak için bir araya geldik. Bu derdi konuşmak için acaba bu kaçıncı bir araya gelişimiz? Bir taraftan 88 yaşında bir cumhuriyetten bahsediyoruz. Diğer yandan da 712 yaşında eski bir ülkeden, yani Osmanlı’dan söz ediyoruz. Sorunlarını çözmesi için yeterince olgun ve yeterince dinamik bir ülke.
Yaklaşık 20 yıldır bu derdi konuşuyoruz ve halledemiyoruz. O halde neden halledemedik? Belki de yanlış bir yolda devam ediyoruz. Türkiye bu problemi çözmeden 21. Yüzyıl’ın saygın bir devleti olamaz. Buna son vermenin zamanı geldi.
Birlikte mahvolacağımızı bildiğimiz bir savaşa neden mani olamıyor, neden barışı koruyamıyoruz? Benim sorum bu. Barışa taraftar olarak birlikte zenginleşmeliyiz. Efsaneler savaşların cesurlar arasında geçtiğini söyler. Ama ben barışı kurmanın daha büyük bir cesaret gerektirdiğini düşünüyorum.
Birinci şart; geçmişte olanları değil, gelecekte ortak yapılabilecekler üzerinden konuşmak, bir arada huzurun ilk tuğlalarını birlikte koymak. Belli ki daha önceki tuğlalar yanlış konulmuştu, şimdi şiddetle sallanıyorlar.
Geçmişin nefret kuşakları yetiştiren, uzlaşma ihtimalini yok eden tavrından söz ediyorum. Boyun eğdirmeyi amaçlayan güç gösterilerinden uzaklaşarak ortak refah vaat eden amaçlara geçmeliyiz. Bugüne kadar yapılan hatalardan vazgeçelim.
Barış kelimesi gerekli gereksiz kullanılarak çok yıprandı. Yıllarca propagandaya kurban edilerek ne yazık ki algı karışıklığı da yarattı. Maalesef iki taraf da barışı savaşta kendi galibiyeti olarakgöstermek istiyor. Gayet açık ve şeffaf tanımlarla konuşmalıyız, dürüst olmalıyız. Bu meselede derdimizin ne olduğunu açıkça anlatamazsak bulunan çözümler de hayali ve vakit kaybından ibaret olacaktır.
Barışı artık toplantılarla değil, sonucu artık hızla görülecek çalışmalarla sunmalıyız. Bunlar neler olabilir. Her şeyden önce bölgede insanların ayrılmayı isteyip istemediklerini görebilecek çalışmaları yapmalıyız. Kürtlerin gerçekten ayrılıp ayrılmak istemediklerini hem kendileri, hem biz, yani Türkler görmüş olacağız. Bu her iki tarafı da güçlendirici bir konuma getirecektir. Bunu yapmış birçok ülke huzur içinde yaşamaktadır. Kanada’da Quebec’te referanduma gittiler ve bangır bangır ayrılmak isteyenler azınlıkta kaldı. Büyük bir ihtimalle Türkiye’de de böyle olacaktır.

‘Bölünme vehmini tedavi edelim’
Bunu yapalım ve diyelim ki ayrılmak isteyenler azınlıkta ve çoğunlukla birlikte yürüyelim. Böylece ulusal bölünme vehimlerini tedavi edeceğiz. Bu araştırma şart. Gerçeği doğrudan taraflara sormadan hiçbir şekilde öğrenemeyiz. Bu soruyu sormanın da bölücülük olduğunu düşünenlere karşı da çekinmeden duracağız. İskoçya ve İngiltere’de de durum öyle oldu.
Şiddetin başlangıcı kabul edilen 1984’ten bu yana çok gelişme oldu. Artık Irak’ta Saddam yok, federal bir Kürt devleti kuruldu, bugünkü Cumhurbaşkanı bir Kürt, Çelal Talabani. Biz ise hâlâ şartlar hiç değişmemiş gibi davranıyoruz, dünde yaşamaya devam ediyoruz.

‘Biraz daha az silah, daha fazla refah’
Irak’taki gelişmelerin Güneydoğu’ya yansımalarına bakmalıyız. Irak Kürdistanı’nın alt yapısını Türk şirketleri kuruyor ve oradan para kazanıyoruz. Biz de kendi bölgemizde hayvancılık ve tarımı yeniden inşa edeblir, Güneydoğu’ya refahı getirebiliriz.
Bunu söylerken sorunun ekonomik önlemlerle halledeceği gibi bir iyimserlikte değilim. Ama hayvan çiftlikleri ve endüstriyel tarımın yeni bir ruh hali yaratabileceğini sanıyorum. Bunun için de iyi bir örnek var aramızda. Ethem Sancak başarılı, Siirtli bir genç adam, başarılı bir adam.
Endüstriyel tarım ve hayvancılık hem bölgeyi canlandıracak, hem de dünyanın en önemli sorunu hale gelen yiyecek meselesine de destek olacaktır. Çok az bir parayla bunu yapabiliriz. Biraz daha az silah, daha fazla refah diyorum.
Bir başka yapılması gereken seçim barajını düşürmek ve bölge insanına tek oyunun bile ziyan olmayacağı güvencesini sağlamaktır. Hakiki temsilcilerinin meclise girmesini sağlamaktır.

‘Öcalan ev hapsine alınabilir’
Ulusal bir uzlaşmayla Öcalan’ın da durumu netleştirilebilir. Kürtleri teskin edecekse Öcalan ev hapsi konumuna geçirilebilir. Parlamentonun toplumu buna hazırlaması gerekiyor.
Ben silahla bir yere varılamayacağını söyleyerek sahte bir iyimserlik de sunmayacağım. Açıkça Kürt meselesinin bugün geldiği yer silahla sağlandı, bunu biliyorum. Ancak silah bundan fazlasını alamaz. Silahta ısrar, elde ettiklerini de kaybetmesiyle sonuçlanabilir.
Kürtler ne istediklerini açıkça belli etmeli, Türk tarafının da kaygılarını anlamalıdırlar. İslami Kürt grupları ile korucu Kürt grupları da fikirlerini açıkça belirtmelidirler. Kürtler derken sadece PKK değil, aynı Türkler gibi, bambaşka gruplardan oluştuğunu görmeliyiz. Çileyi hep birlikte çekiyorlarsa çözüm hepsini kucaklamalıdır. Bölgede kaç Kürdistan olduğunu görmeliyiz.
Biz o bölge için de cinsiyet ve onur, hak eşitliğinde hep ısrar ettik. Bunların bir kültürel değişim değerlerine bağlı olduğunu hatırlamadık. Bölgede kültürel değişimi oluşturmadan ‘Sizin yaşam tarzınız kötü, bize benzeyin, siz Türk olun” demek başarısız oldu. İnsani değerlere uymayan gelenekleri değiştirmenin tek yolu, yeni değerlerin ortak, huzurlu yaşama katkısına ikna etmekten geçiyor.
Anladığım kadarıyla Kürtler çözüm meselesinde PKK’nın muhatap alınmasında ısrar ediyorlar ve bundan ötürü çözüm kapısı kilitli kalıyor. Savaşta payı olanların barışta da büyük payları vardır. Toplumun ekseriyetinin kalbini kazanmalıyız, bu barışı hak ettiğimize ikna etmeliyiz. Sadece Kürtlerin incinmişliğini değil, Türklerin de incinmişliğini anlamak zorundayız. Her iki tarafın acılarını görmezden gelirsek diğer tarafın acılarına ikna edici olamayız.
Barışın kapısını açmanın zamanı geldi artık. Akan kan dursun, barış huzur ve zengin bir yaşamı çocuklarımıza hediye edelim. “Akan kan dursun” cümlesi PKK’nın sloganı olduğu için sizi veya beni taraf yapabilir. Bu cümleyi başka türlü kurayım. Barışın kapısını açmanın zamanı geldi. Zengin ve huzurlu bir yaşamı çocuklarımıza hediye edelim.

'Öcalan'ı ölmeden bırakmanın zamanı geldi'
İshak Alaton, açılış konuşmalarından sonra verilen arada NTV'nin sorularını yanıtlarken, "Öcalan'ın da, er veya geç hayatı sona ermeden, bu riski göze almadan onu özgürlüğüne kavuşturmanın zamanı geldi diye düşünüyorum. Ama bu benim şahsi fikrimdir" görüşünü dile getirdi.

Zana: Kendi dilimizden, giysilerimizden utanırdık

LEYLA ZANA: Sayın Alaton iyi bir dosttur, bu ülkenin insanlarının iyi bir dostudur, insanlığın dostudur. Az insan vardır ki, bu alanda kendi  çizgisini yürütmüştür.  Ben bir Kürt kadını olarak teşekkürlerimi sunuyorum Sayın Alaton’a.
Bu ülke çok güzel ve zengin bir ülkedir. Sadece ekonomik alanda değil, çok kültürde, çok dillilikte de zengindir, ulus açısından da zengindir. Suyuyla, toprağıyla, çiçeğiyle bu ülke güzeldir. Zihniyetlerdeki sınırları aşıp sınırsız yaşayabiliriz bu ülkede.
30 yıl önce bu ülkede yaşayan insanlar kendi dillerinden utanıyorlardı. Sistem bu aşamaya getirmişti bizi, kendi dilimizi bile bir eksiklik olarak görüyorduk. Psikolojik anlamda da Türkçe’yi bilen kendini tamam, bilmediğinde de kendini eksik görüyordu. Bu çok zor bir yaşam sağlıyordu.
Giyim konusunda da öyleydi. Türk halkının elbiselerini giymeyen insanlar kendi giydiği kıyafetlerden utanıyorlar, sokağa çıkamıyor, doktora gidemiyorlardı, alışveriş yapamıyorlardı. Acılarını doktora söyleyemiyor, mahkemede hakkını savunamıyordu. Bugün de bu sorun yaşanıyor.
Toplumu öyle bir noktaya getirdiler ki, toplum kendinden utanır hale geldi. İnanıyorum ki bütün ulusal halklar, azınlıklar bu sorunu yaşadılar, öz güvenlerini kaybettiler. Bu nedenle insanların fikirsel olarak da bir üretimi olamadı.
Diyorlar ki, “şükürler olsun büyüklerimiz bizim yerimize düşünüyorlar, onlar nasıl istiyorlarsa biz onlara göre yaşayacağız. Allah’a şükür ki biz millet olarak askeri düşünüyoruz.” Askeri düşünen bir milletin görüşü dar olur, derinlikli görüş getiremezler. Türkiye’de yaşayan bütün halklar 86 yıldır öyle bir yaşam sürdüler. Bu, bu topraklar üzerinde yaşayan insanlara büyük bir haksızlıktı.
Biz geldiğimizde, inkâr edildiğimiz noktada, “Bu ülkede Kürtler var” dediğimizde “Yoktur” diyorlardı, “onlar dağ Kürdüdür, kara basarak kart-kurt ettiği için adını Kürt koymuşlar.”
Bu dönem bunlar aşıldı. Sayın Alaton “Bu sorunla yüzleştiğimizde çözüm başylayacak” diyor. Bu Kürtleri tanımanın başlangıcıdır, konuşulmaya başlandı, yavaş yavaş ilerleyecek ve yavaş yavaş gelişecek.

‘Türkler Kürtlerle birlikte yaşamak istiyor mu?
Kürtlerin statüsü kanunlara göre yapılacak mı, yapılmayacak mı? Kürtler idari, ekonomik, siyasi anlamda başı dik, özgür bir toplum gibi yaşamlarını yeniden şekillendirebilecek mi? Türk halkı bu anlamda Kürt halkına yardım edecek mi, etmeyecek mi? Türkler Kürtlerle birlikte yaşamak istiyorlar mı, istemiyorlar mı? Bu sadece Türklere değil bütün halklara sorulmalı.
Sayın Alaton söyledi, ama sadece Kürdistan’da, değil bütün Türkiye’de sorulmalı. Sınır hâlâ bizim beynimizde. Kürtler sınır istemiyoruz, diyor. Özgür bir ulus olarak haklarımızla yaşamak istiyoruz. Türkiye’deki halklar bunu istiyorlar mı istemiyorlar mı, bence en büyük sorun bu. Kürtleri dünkü kürtler olarak mı, bugünkü Kürtler olaak mı görüyorlar? Kürtleri hep kendi kapılarında simit satarken, ayakkabı boyarken görmüşler, acaba Kürtleri eşitleri olarak kabul edecekler mi? En büyük sorun budur.
Kürtler bütün Ortadoğu halklarıyla birlikte eşit yaşamak istiyor, sinerji yaratmak istiyorlar. Dünya sözleşmelerini üst kimlik olarak koyup, bunun altında yaşamak istiyor Kürtler. Bunun için tabuları yıkmamız lazım. Bunun için de Kürtleriin yerine düşünmemek lazım. Kürtler kendileri düşünsün, kendi iradelerini ortaya koysunlar, kendi liderlerini seçsinler.  Bu yanlışı Avrupalılar da yaptılar.

‘Kürtleri bu aşamaya getiren Öcalan ve örgütüdür’
Bu cesareti sayın Alaton’dan ve bu salondakilerden alıyorum. 30 yıldır Kürtleri bir aşamaya getiren sayın Öcalan ve örgütüdür.  Kürtlerin daha önce elbette tarihi vardır.
Sorunu gündeme sokmak isteyen birçok lider olmuştur. Şeyh Said gibi, Seyyit Rıza gibi birçok öncü var, TİP gibi… Birçok insan bu sorunu dile getirmeye çalışmıştır. Birinci aşamada Kürtleri örgütleyen bir güçtür, “bu güç ortadan kalkarsa biz de yok oluruz” diye düşünüyor Kürtler. Bu güç kendini dönüştürsün, silahı bıraksın, toplum içinde siyaset yapsın. Bu Türk halkının da, Ortadoğu’nun da menfaatinedir.

‘Kürtlere silah dışında yol bırakmadılar’
Silah Kürtlerin tercihi değil, ama hiçbir yol Kürtlere bırakmadılar. Bir kelime bile Kürtçe konuştuğumuzda dünyanın işkencesini yapıyorlardı. İnanıyorum ki silahlı olanlar bile siyasi demokratik bir yol arıyorlar. Onlar da biliyorlar ki silahla bir sonuç alınamaz, onlar da istiyor ki siyaset yapsınlar bu ülke için.
Kendi yaşamımdan biliyorum, kişi ya da grup, insan inanıyorsa, haklılığına inanıyorlarsa, halklar için insan inanır ve çalışırsa bir sonuca ulaşır. Bu çalışmada bunu görüyorum. Onurlu bir barış için, eşitlik, özgürlük ve demokrasi için herkes bir çaba içinde. Hiçbir çalışma sonuçsuz kalmaz. Ben her gün kendime günaydın dediğimde, düne bakma onun acısı çok fazlaydı, yarın da bu acının aydınlığı çok olacaktır. Hiçbir zaman bu konuda kendimi incitmedim. Çocuklarımız için bir fırsat var. Bir akarsunun toprağı sulaması gibi bu süreç barış süreci olacaktır. Bütün halklar ve kültürler birbirinin elini tutarak bu ülkede yaşayabilirler.
Gelecek hepimizin, bütün insanların, barışın olsun…

Yazarın Diğer Yazıları

Aslı Erdoğan haberleri ve T24 üzerine: Biraz da siz kafesinizi parçalayıp gerçeğinize kavuşun abiler

Neden, sürekli ne olmamız gerektiğini buyururken ne olduğumuzla ilgilenmiyorsunuz?

T24 10 yaşında: Ekspres gibi geçiyor güzel günler üstümüzden...

Paranın gözü kör olsun, ama parasızlığın sağladığı imkânlarla da yapıyoruz T24'ü!

Bir sen eksiktin Türkiye Gazeteciler Sendikası!

Önüne konanın ardına bakmayan bir gazetecilik olmaz...