16 Şubat 2009

Beşiktaş neden galip gelemedi?

Bir yanım "Otur evde izle şu maçı" diyor, öteki yanım "Kaldır kıçını birader" diye sesleniyordu.

Cem Dizdar
Bin kere tövbe etse de insan “kötünün baştan çıkarıcılığı” her defasında galip geliyor. "Tamam! Artık yeter. Bak tansiyon sahibi oldun bu yaşta" diye telkin verdiysem de kendime, bir gece öncesinde bünyeyi öyle yormuşum ki, televizyonda Bursa Sivas maçına bakarken bile canım yanıyordu. Yataktan koltuğa, koltuktan öbür koltuğa çaresiz ve bilinçsiz hamlelerle dinlendirmeye çalışıyorum bedenimi. Bir yanım "Otur evde izle şu maçı" diyor, öteki yanım "Kaldır kıçını birader" diye sesleniyordu. Kazanan ikinci iç ses oldu. Kalın giyinip çıktım. Kontağı çevirdiğimde, İlhan Behlül Pektaş sözleri Rıfat Şallıel bestesinde Müslüm Gürses sızlanmaya başladı arabanın içinde; "İtirazım bu zalim kadere/İtirazım var bu sonsuz kedere..."
Ah be Zeki! Kov aklından şunları
İlgi büyük, korku da öyle. Açlıktan neredeyse içim dışıma çıkacak, içeri girer girmez bir şeyler atıştırmak için dünyanın en feci köftesinin satıldığı stat içindeki büfeye gidiyorum. Berbat köfteyi yerken de maç başlıyor. İlk 25 dakika son üç yılda bu statta görmediğimiz kadar tempolu oynayan bir Beşiktaş izliyoruz. Gol ha oldu, ha olacak. Trabzon şaşkın, Beşiktaş iştahlı. Serdar Özkan soldan bindirirken, Song üst üste iki üç pozisyonda uçarak attığı kafalarla topu kornere zar zor gönderiyor. Trabzon neredeyse orta sahaya çıkamıyor.
"Artık bunlardan biri olur" diye geçiriyorum içimden. Trabzonluların gelişigüzel şişirdikleri topları, Ernst ya da Cisse'nin orta sahada kontrol edip her iki dakikada bir yeni bir atağın başlamasına neden oluyorlar. Ve az önce izlediğimiz akının bir benzeri yine başlıyor ve sonuç yine aynı... Gol olacak noktaya gelemeden top bir biçimde eriyor Trabzonluların arasında.
Sanki Zeki Demirkubuz'un içine doğmuş, bir ara dönüp "Birini atmamız gerek, yoksa..." diyor bana. Sanki Tello onu duyuyor. Basit oynaması gerekirken topu bir iki geveliyor. Basıp alıyorlar, Cale bizim defansın en nazik yerine “derin oynuyor.” Apaçık görüyorum olacakları. Gökhan dalıp gidiyor, öylece bakıyoruz arkasından. Topun dibine giriyor ve Zeki'nin korktuğu şey hepimizin başına kaynar su olarak dökülüyor, haşlanıyoruz.
Tutun, adam uçuyor!
Öfke, umutsuzluk, korku, endişe yumağı haline geliyor tribün. "Hani kurşun sıksan geçmez geceden..." Aynen o durum. Herkes lal olmuş. Maneviyatı bozulan gençlerden bazıları Serdar Özkan'a yıkıyorlar bütün yükü. Küfür kıyamet sarıyor ortalığı. İşte o anların birinde olan oluyor. Önce kalın bir bağırtı yükseliyor arkamızdan; "Yeterrrrrr ullaannnn…"
Sesin geldiği yöne döndüğüm anda en üst sıradan öfke içindeki birinin, gözü kara bir Osmanlı akıncısı edasıyla kalabalığın içine daldığını görüyorum. Dengesi bozulan kalabalıktan birileri yerlere yuvarlanıyor. Ezilenler bağıranlar... Ortalık açılıyor. Birilerinin kafa bölgesine inen yumruk ve tokat seslerini duyuyorum. Artık yanak mı, alın mı, kulak bölgesi mi bilemiyorum ama birileri birilerine fena girişiyor.
Sinir içinde titriyor ilk akıncı, "Burda kimse Beşiktaşlı oyunculara küfür edemez ulannnn" diye yırtınıyor. Yüzü sapsarı olmuş öfkeden, yatışması üç dört dakika alıyor. Bir ara göz göze geliyoruz, "Ama görüyorsun işte" gibilerinden bakıyor. Ben de karşılık olarak el hareketiyle desteklediğim "Haklısın ama sakin olalım. Onlar henüz genç" gibisinden bir bakış fırlatıyorum, artık nasıl becerdiysem... Mutlaka komik görünüyorumdur.
Dalga duruluyor, sakinleşiyor ortalık. Herkes tezahüratlara geri dönüyor. Çünkü herkes biliyor ki, buradan başka gidecek bir yeri yok hiçbirimizin.
Erkek egemen toplumun gönüllü eseri
Tam arkamdaki grupta iki kadın var her tezahürata canhıraş katılan. Kadınlardan biri öyle küfür ediyor ki hani “değme delikanlılara” taş çıkarır cinsinden. En hafifini söyleyeyim. Bir ara Trabzonlu oyunculardan biri yerde yatarken bağırıyor arkamdaki kadın sesi; "Kahpe karılar gibi yatma yerde, kalk o.... ç...."
Erkek egemen ideoloji şiddeti böylesine sıradan ve kabul edilir bir hale getirip, bu kadar kolay dolaşıma soktuğu için işimizin çok zor olduğunu geçiriyorum aklımdan. Maç bitimi Zeki ile bu mesele üzerine teorik bir çerçeve bile oluşturuyoruz fünikülere yürürken...
Bakakalırım giden topun ardından
İkinci yarı başladığında Beşiktaş'ın temposu ilk yarıdaki kadar yüksek değil. Sağdan soldan iniliyor yine ama golden bir önceki işin gerçekleştirilmesi bir türlü mümkün olmuyor. İlk yarı Yusuf ne kadar etkisizse, ikinci yarı Delgado o kadar işin rengini değiştiriyor. Bir ara bir ses duyuyorum yakınımda, "Acaba Yusuf'u Trabzon'a bırakmak daha mı iyi olurmuş?" diyor birisi yüksek sesle. "Belki onlar 10 kişi oynardı" diye devam ediyor.
70'lere doğru tempo yine yükselmeye başlıyor ve yine üst üste kornerler geliyor. Ve nihayet Tello, maçtaki en iyi ortasını, hatta en iyi işini yapıp sert bir korner kesiyor içeri. Aynı Trabzon'un golünde olduğu gibi izliyorum olan biteni. Bobo kalkıyor, bana sorsanız yaklaşık 1 dakika kadar havada asılı kalıyor, kafasını çeviriyor, topun gitmesini istediği yere bakıyor, top onun ve bizim bakışlarımızın arasında, onun ve bizim istediğimiz yere doğru gidiyor... Alt alta üst üsteyiz artık.
Bir baca deliği bıraksaydık
Peki ama bu maç bu kadar enerji harcamasına, bu kadar şehvetli oynamasına rağmen neden Beşiktaş'ın galibiyetiyle bitmedi? Benim analizim şu yönde, bilmem katılır mısınız?
Evet, uzun süredir bu kadar çaba sarf eden bir Beşiktaş izlememiştim. 80'inci dakikayı geçtikten sonra hâlâ nasıl koşabildiklerine şaşmadım desem yalan olur. Zaten Trabzon da ancak 85'inci dakikadan sonra oyuna çıkabildi.
Bu durum çoğu kişi tarafından olumlu bulunsa da ben yarattığı sakıncalardan söz etmeyi tercih edeceğim. Beşiktaş'ın ablukası Trabzon'u ister istemez kendi ceza sahasına hapsetti. Bu iyi bir şey gibi duruyorsa da atılan 51 ortanın, çekilen 16 şutun hiçbirinin işe yaramamasının en büyük nedeni de, kanımca bu durumdu. Muhasara altına alınan rakip öylesine kapanmaya zorlandı ki, bir ara penaltı noktasının oralardan atılan bir şutta 6 pasın çevresinde 8 Trabzonlu saydım. Oradan topun geçmesi zaten mucize olurdu.
Rakibi bu kadar içeri kapatacak, kendi ceza sahasına gömecek kadar baskı kurmak işe yaramadı sonuçta. Oysa nefes alması için birkaç “hava deliği” bırakılabilseydi Trabzon'a, o hava delikleri birer gol gediğine dönüşebilirdi pekâlâ. O nedenle oyun orta saha ile Trabzon ceza sahası önünde kitlendi. Evet, top daha çok Beşiktaşlı oyunculardaydı ama o top efektif kullanıldı mı, bence hayır. Sonuçta koca ikinci devre boyunca girilebilen pozisyon sayısı üçü geçmedi Beşiktaş açısından. Bunda elbette özellikle Song'un yönettiği ve Egemen'in de canla başla direndiği Trabzon müdafaasının payı da yok değildi. Yine de dediğim gibi, en azından orta sahaya kadar çıkabilecek boşluklar bırakılabilseydi Beşiktaş rakibine, o boşluklardan da sonuca gidebilecek biçimde yararlanabilirdi.
Olmadı, ama kabul edelim ki gayet heyecanlı, tempoluydu maç.
Maçtaki adamım Fabian Ernst'tü. Yattı kalktı, bastı aldı, verdi kaçtı, yapması gereken her şeyi yaptı. Başkalarını bilmem ama beni ziyadesiyle memnun etti. Onu izlerken özlenen iki eski dostu, Zago ile Guinti'yi andım. İkisinden de bir şeyler vardı Fabian'da...
Yenememiştik, ama hepimiz memnunduk çıkışta... Arabaya bindiğimde Müslüm hâlâ sızlanıyordu "Senin hasretin varken bu şehirde yaşanmaz" diyen Orhan Akdeniz bestesinde...

Yazarın Diğer Yazıları

Empati ödülünden küfür utancına

Günümüz futbolunda hücum aksiyonları \'sahanın merkezi\'nde kurgulanır

Alex de Souza dersleri!

Birçok konuda olduğu gibi hatırı sayılır bir kalabalığın futbol konusunda da kafasının hayli karışık olduğu şu bir iki haftada bir kez daha ortaya çıktı

Beşiktaş'ın bitmeyen 'güvenlik' sorunu

Beşiktaş\'ın yeni yönetiminin göreve gelişinin ardından yaptığı en sansasyonel çıkışlardan biri de TT Arena\'da oynama isteğiydi