05 Mart 2016

Derya Alabora: Bir karakter ne kadar zorsa ben de o kadar tatmin oluyorum

Çok severek oynadığım birçok dizim de var, mesela 'Şaşıfelek Çıkmazı'

Derya Alabora sinemamızın en kendine has oyuncularından, her rolünde bizi kendine hayran bırakıyor, Masumiyet'teki Uğur karakteri hala belleklerimizde...

Alabora, son olarak 11 Mart'ta vizyona girecek ve !fiİstanbul'da gösterilen; Lütfü Emre Çiçek yönetmenliğindeki Naciye filmiyle, farklı bir türe göz kırpmış ve bize yine "Derya Alabora ve müthiş oyunculuğu iyi ki var" dedirtiyor.

Naciye filmi, filmografinizde farklı bir türde yer alıyor. Nasıl bir deneyim oldu sizin için?

Evet enteresandı. Bizde daha çok cinler, periler vb. üzerinden oluyor, korku filmleri ama Naciye ciddi bir psikolojik gerilim aslında. Naciye’yi oynamak çok hoşuma gitti. Çünkü oyunculuğun en güzel tarafı bu. Farklı karakterleri oynayıp oradaki heyecanları yaşamak. Türkiye’de zaten pek kadın katil rolü de yok, bu nedenle de benim için enteresandı, o duyguyu da tatmak. Hep şunu konuştuk hatta, öldürmek çok yorucu bir şeymiş. Sahneyi de 4-5 kez tekrarlayınca epey efor sarf ediyorsun. Yapılan doğal efektler de enteresandı.

Naciye karakterini ve filmi sevmişsiniz?

Ben çok sevdim. Tabii Naciye bir karakter aslında. En önemli tarafı da o. Baktığımız zaman karakterin dolduğunu görüyoruz. Naciye’nin nedenlerini izliyoruz. Bizde az karakter yaratılıyor o yüzden de güzeldi. Birtakım travmalar yaşayınca 14-15 yaşında kendine bir dünya yaratıyor ve o dünyaya girilsin istemiyor. Birileri müdahale ettikçe sinirlenmek yerine öldürüyor.

İnsanlar travmalarından ya daha iyi oluyor ya daha iyi kötü oluyor sanki… Naciye kötüyü seçiyor?

Evet, hayat bir tepki aslında. Ben de oyunculuğa girdiğimden beri iç dünyamız, bir sürü karaktere giriyoruz, onları analiz ediyoruz.

Neler yaşıyor ki bu böyle davranıyoru düşünüyoruz. Enterasan bir mesleğimiz var bu anlamda. Naciye de, annesini o durumlarda görmekten, annesinin maruz kaldığı şiddetten rahatsız oluyor ama bir de bundan bir şekilde zevk almaya başlamış. Bu çelişki onu nefrete daha çok yönlendiriyor.

Televizyon dizilerine, televizyonda olmaya nasıl bakıyorsunuz?

Bizim için önemli olan her zaman ya sinemadır ya da tiyatrodur. Çünkü televizyon, diziler daha popüler ve hızlı. İşte her hafta insanlar bekliyorlar bu hafta ne olacak diye. Dolayısıyla oyuncu tatmini açısından öbür taraf daha ağır basıyor. Sinemada iyi bir karakteri oynamak… Tabii tiyatro daha istediğimiz şeyleri yapabildiğimiz bir yer, sinema ve dizi para isteyen bir alan. Ben kalkıp bir dizi yapayım dersen olmuyor ama ben kalkıp bir tiyatro yapayım dersen oluyor.

Çok severek oynadığım birçok dizim de var. İyi karakterin yaratıldığı, mesela 'Şaşıfelek Çıkmazı' vardı. Gerçekten çok severim, Mahinur çok iyi karakterler yarattı orada. Çağan çekti… Biz çok iyi bir ekiptik. Cem’le 'Aşk Meydan Savaşı' yaptık. Sonra Ümit Ünal’ın çektiği 'Çıplak Gerçek’i yaptık. Onu çekerken bayıldım.

Bir de o 45 dakika olarak farklı bir işti TV için…

Evet, başı sonu belliydi. 16 bölümdü. Çok çok keyif aldığım bir diziydi.

Keşke süre ve yapı açısından da dizi dünyamızın öncüsü olsaydı?

Aynen öyle. Bu biraz neyi nasıl yaptığımızla ilgili. Amerika’da dünyada öyle diziler çekiyorlar ki, sinema filmi gibi. Artık film çekmeseler de olur diyorum. O yüzden neyin içinde olduğun önemli, istediğin bir işin içindeysen onun tadı ayrı. Çalışma koşulları da çok uzun ama yine de sevdiğin karakteri oynuyorsan, oyunculuğumuz ön plana çıkıyor. Dizilerin süresi azalsın rahat çalışılsın, daha iyi performans gösterilim daha iyi hikayeler çıksın istiyoruz tabii. Çünkü senaryo grubu için de çok korkunç, her hafta bir yeni film çıkartıyorlar. Başka bir hayatı kalmıyor kimsenin. Değişecek gibi de durmuyor. Belki internetle değişir…

Sizce 'Masumiyet’ten yana sinemamızda neler değişti, neler oldu?

Aslında iki yönde değişiyor. Hem festivale yönelik filmlerle, yurt dışında büyük başarılar oluyor. İçeride de daha ticari, komedilerde mesela benim çok sevmediğim şeyler de olabiliyor. Çünkü ben karakter üzerinden hikaye anlatılmasını istiyorum ama burada daha çok tiplemeler ve kaba güldürü prim yapıyor komedi filmlerinde. Epey de insan gelip izliyor. Ama ben şunu da istiyorum ki: Türkiye’de bağımsız komediler olsun. Tamam, evet, ağır hikayeler anlatılıyor bağımsız ama komedide bunu karşılayan bir taraf yok. Mesela Friends dizisi, o kadar karakterler üzerinden anlatılıyordu ki, ve bayılıyorum onları seyretmeye. Bizde henüz öyle bir şey olmuyor. Bağımsız sinemada dram, ticari sinemada komedi  ancak kaba güldürü oluyor. Ben komedi karakterleri görmek istiyorum sinemamızda.

Kadına şiddet, tecavüz, taciz de son dönemlerde çok arttı ülkemizde, ne düşünüyorsunuz?

Doğurganlık kadının üstünde ne kadar baskı uygulayan bir şey. Savaşlarda örneğin bir yere giriliyor önce kadına tecavüz ediliyor. Ve istenmeyen bir yığın bebek oluşuyor ortada. Birinin tecavüzüne uğruyor gene bir bebek, öbür taraftan kürtaj yasağı koyuyorlar. Onu doğurtmak zorunda bırakıyorlar. Korkunç bir şey bu, bir baskı lanet gibi bir şey kadının üstünde. Kendi isteğinle bir çocuk doğurmak tabii ki dünyanın en güzel şeylerinden mutluluklarından biri. Ama öbür taraf da çok ağır. Kadınlar o kadar çok bedel ödüyor ki. Bazen feodal yapılarda daha fazla diyorsun ama örneğin bir filmde dizide papalık dönemine ait bir şey izliyorsun orada da görüyorsun. Bizim ülkemizin geçmişine bakıyorsun, imparatorluklara bakıyorsun… Yani kadın hep bir alınıyor satılıyor, toprak gibi meta gibi. Ve şu anda en medeni ülkelerde bile kadın yine ikinci sınıf, bir aşağılanıyor. "Sen kadın aklınla…" başlayan sözler… Yani biz buradan sıyrılamayacağız gibi. Çünkü bunu bilgi de çözmüyor. Müthiş erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz.

Nasıl çözülür sizce?

Sevgiyi, vicdanı öne alarak çözülebilir. Bu kadar şiddet toplumlarında bunu çözmek zor, mümkün değil gibi. Dünyanın her yerinde savaş var. Bütün dünya ne yazık ki, kim yönetecek, kim nereye sahip olacak üzerine gidiyor… Shakespeare’in Hamlet’te bir lafı vardır savaşlar üzerine: ‘Elde ettikleri bir avuç toprak ölülerini bile gömmeye yetmeyecek’ diye… Bana savaşmak, kan dökmek anlamsız geliyor. Sevgi varken dünya üstünde, ona sırtımızı çevirip açgözlülükle saldırmak her şeye, yok etmeye yönelik hırs çok anlamsız. En güçlü kimse diğerlerini eziyor. Himaye yok. Bu yüzden dinler: ‘Komşunu sev yanındakine iyi davran eliniz uzat, komşun açsa sen tok yatma, paylaş.’ Hep o sevgisiz olan dünyada insanları sevgiye davet ediyor. Ama baktığımız zaman hiç kimse buraya gelmiyor.

Direnmeli mi?

Bilemiyorum, ben çok umutsuz bir insan olmamaya çalıştım hayatım boyunca. O zaman kendi kabuğunda, daha bencilleşmeye başlıyorsun. Benim günüm iyi geçsin, etrafında sevdiklerimle mutlu olayım bu yeter diyorsun… Çünkü yapabileceğin bir şey neredeyse kalmamış oluyor ortalıkta. Onun için herkes kendi kabuğuna giriyor, küçük mutluluklarla. Zor… Dünyanın bu yüzünü hiç sevmiyorum. Daha sevginin egemen olduğu bir dünyaya bakmak istiyorum.

Sanat iyi ki var o zaman…

Evet sanat iyi ki var bence de... Ben iyi ki bu mesleği seçmişim. Bu benim için bir kurtuluş. Çünkü ne yapıyorum bir sürü karakterin içine girdiğim zaman başka bakış açıları yakalıyorum., tatmin oluyorum. Sanatın diğer dallarında da öyle, bir resim beste yaratmak... Kendi eksikliğini tamamlamış oluyorsun. Varoluşumuz için çok önemli. Yaratım insanı tamamlayan bir şey, o tatmin duygusu seni bir süre idare ediyor, sonra yeniden bir şey yapıyorsun. Bir şey yaratmaktaki heyecan, sonra o süreç, güzel bir şey yapmışsan ve insanlar da beğeniyorsa ne kadar güzel. bir süre sonra debelene debelene hayattan yok olup gidiyoruz yani işte. Ben lise ve konservatuvar zamanlarında epey bir 'existansiyalist' idim. işte dünyanın saçmalığı, doğuyoruz debeleniyoruz debeleniyoruz noluyor diye düşünüyordum. Şu an yine bakıyorsun ki çok da değişen bir şey yok hayatta. Debelenmek üzerine...

Bence hayat için değerleri değiştirmek gerekiyor. Bir yerde değer; silah, güç, paraysa mecburen herkes ona yöneliyor. bir yerde değer: resim, müzik, sanat, sevgiyse, yardımlaşmak üzerineyse o zaman hayat başka türlü olacak. düşünsene, en büyük gücün en çok sevgi veren insan olduğu bir hayat olsa... O zaman farklı bakacaksın hayata.

Çok sıkılıyorum her gün bir sürü iyi olmayan haberden, biraz olumlu şeyler yaşasak ruh sağlığımız için ne kadar iyi olacak. O zaman daha iyi şeyler de yaratabiliriz. Hikayelerimizi anlatamıyoruz mesela, halbuki ne çok hikaye var kendi topraklarımızda anlatılacak. Onları anlatmak, güzel karakterler yaratmak...

Sinemamızda kadına bakış nasıl, nasıl işleniyor?

Her meslekte olduğu gibi kadınlar da sinemada geride ama dizi sektöründe tuhaf bir şey oldu son zamanlarda; kadın yönetmenler ön plana çıktı. Senarist, yönetmen olarak gerçekten bir atak oldu. Eski dönemlere baktığımızda hep erkek yazdığı için senaryoları hep erkek hikayeleri anlatılıyordu. Şimdi daha yeni yeni bizde kadın hikayeleri başladı. Nereden bakarsan bak bu kadar erkek egemen toplumda tabii ki erkek hikayeleri anlatılacak ve yine kadın geride kalacak. Kadının rolü belli Türk Sineması'nda yani belli bir yaşta 30-35 anne, çoluk çocuk bakıyor sınırlıyor seni. Bildiğin kadın şunu şunu yapabilir ancak deniyor. Bağımsız sinema bunu biraz zorluyor ama orada da para lazım. Biz kadınlar olarak kendi gücümüzle bir şeyler yapabiliyoruz yoksa çok zor. Mesela Bir Judy Dench'in üzerine ne hikayeler anlatılıyor. Bizde gençlik hikayelerinden başka hiçbir şey anlatılmıyor. Kardeşim bu ülkede sadece 15-25 yaş arası insanlar yok ki. Öbürlerinin de hikayeleri var ama hiç ilgi çekmiyor o hikayeler. Oysaki daha büyük bir kesim var 30 yaşın üstünde hikayeleri olan. Bundan sonra anlatılır mı bilmem.

İnşallah ben anlatırım...

Tabii, inşallah anlat gerçekten anlat. Zaten sizler yapacaksanız bir şeyler yapacaksınız, yoksa böyle format belli, biraz dışına çıkmak biraz sınırları zorlamak cesur olmak gerek... Mesleğimizin en güzel tarafı da o. Ben her zaman bağımsız yapımlarda olmayı tercih ettim sinemada da tiyatroda da, onun için istiyorum ki zorlayalım, iyi karakterler olsun ve bunları canlandıralım. Bir karakter ne kadar zorsa ben de o kadar tatmin oluyorum. Seyirci bunu istiyor bunu verelimden uzak durmalı. Bizim mesleğimiz, sanat böyle bir şey; seyirciyi başka bir yere çekmeli. Sanat öğreticidir de seyirciyi yukarı çekmeli ama bizde maalesef...

Yeni projeleriniz var mı?

Show TV'de İstanbul Sokakları diye bir dizimiz başlıyor. Martın sonuna doğru başlayacak. Biz de heyecanlıyız, meraklıyız. Çünkü artık ekranda iyi bir iş yapıyorsun bu tutar diye bir şey yok. Deneniyor, olursa oluyor olmazsa olmuyor. Bakalım enteresan bir piyasa. İnşallah tutar. Biliyorsun şimdi bir projeyle 1-1,5 ay öncesinden anlaşıyorsun, herkes kendini oraya yönlendiriyor. Set ekibi, herkes bir araya geliyor bir süre. Çekime başladık ettik nereden baksan 4-5 ayını alıyor ve bittiği anda herkes açıkta kalıyor. Boşa geçmiş oluyor. Bu açıdan yurt dşındaki sitem harika 13 bölüm çekiliyor, paranı alıyorsun. Dizi tutarsa devam ediliyor. Etmezse başka bir 13 için anlaşılıyor. Ama bizde 3 bölümde kalkan dizi, bütün sektör için  çok üzücü. Bunu düzeltmeleri gerek ama yine zor her şey birbirine bağlı. Sendikayı çok kabul etmiyorlar, reklamlar vb... değişmek zorunda.

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Can Merdan Doğan: Toplumun bütün yükünü üstünde taşıdığını zanneden, varoluş krizleri geçiren buhranlı erkeklik hallerinden sıkılmadık mı?

"Birbirimizi bir kalıba sokmadan bakmayı başarabilsek, çevreyi de bir kenara koyup birbirimizi sevmeyi öğrenebileceğiz."

Kör çukurlarda merdivensiz kaldık

Altın Portakal Film Festivali'nin benim için en iyi filmi olan ve Tayfun Pirselimoğlu’na en iyi yönetmen ödüllerini getiren Kerr’de geçen replik gibi: “Herkes, her şeyi biliyor.” Pirselimoğlu, tekinsiz tuhaf ne idüğü belirsiz karakterlerle dolu, suçun ve suçlunun kaybolduğu, tanığın suçlandığı, ürkütücü ve ironik olan Kerr’de muhteşem bir Türkiye alegorisi yaratmış.