07 Haziran 2021

Biden-Erdoğan görüşmesine giderken bir Suriye retrospektifi

Türkiye'nin Beşar Esad'ı devirmek için Amerikalıların deyimiyle "sakallılarla" yakın ilişkisinin de Washington'u YPG-PYD ile Suriye'de ortaklığa ittiğini hatırlatmakta yarar var

Sedat Peker'in ifşaatları sonrası, Türkiye El – Nusra bağlantısı tekrar gündeme geldi.

Hazır konu sıcaklığını korurken, Türkiye'nin Beşar Esad'ı devirmek için Amerikalıların deyimiyle "sakallılarla" yakın ilişkisinin de Washington'u YPG-PYD ile Suriye'de ortaklığa ittiğini hatırlatmakta yarar var. Bir de Suriye'deki savaşın ilk yıllarında ordunun IŞİD'e karşı sınır ötesi harekât konusunda isteksiz davranmasını.

Filmi biraz başa saralım.

Beşar Esad iç savaşın ilk yıllarında kendince çok akıllı bir taktik uygulayarak, hapiste tuttuğu radikal İslamcıları salma yoluna gitti. Hapisten çıkanların silahlı muhalif gruplara katılacağını biliyordu. Böylece hem Batı'ya hem de meşruiyetleri her daim kırılgan olan Orta Doğu rejimlerine, "ben gidersem radikal (sünni) Islamcılar gelir" mesajı verdi.

Taktiği de tuttu; birkaç yıl içinde, özellikle Batılı ülkeler için IŞİD'le mücadele Esad rejimini devirmekten daha önemli hâle geldi.

Esad'ın iki taktiği de tuttu

Beşar Esad'ın başka bir taktiği Kürtlerin yoğunlukta olduğu sınır bölgelerinden çekilmek oldu.

Zira dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun, 2011'in ilk yarısında, Esad'ı demokratik reformlar konusunda ikna etmek için yaptığı diplomasi mekiğinden sonuç alınamamıştı. İşte tam o noktada, Türkiye frene basıp bekle-gör politikası izlemek yerine, Arap dünyasında değişimin öncüsü ve de sözcüsü olma iddiasıyla, Türk dış politikasında hiç alışık olmadığımız bir pratiğe yöneldi: muhalefeti destekleyip, Batı'nın da desteğiyle komşu bir ülkede rejimin düşmesi için birebir çalışmaya başladı.

Esad'ın iki taktiği de tuttu

Bunu gören Esad da Türkiye'nin PKK zafiyetinin farkında olduğu için Kürt kartını devreye soktu.

IŞİD büyürken, PKK da Suriye'deki konumunu güçlendirmeye başladı.

Bu süreçte Türkiye ABD'nin Suriye'ye müdahalesi için çok uğraştı ama sonuç alamadı. Dönemin ABD Başkanı Barack Obama'nın isteksizliğini okuyamadı ya da okumak istemedi. Oysa "kimyasal silah kullanımı kırmızı çizgimizdir" diyen Obama, Ağustos 2013'teki saldırıda kimyasal silah kullanıldığına dair çok ciddi kanıtlar olmasına rağmen harekete geçmek istememişti.

Şimdiki Biden yönetiminin CIA başkanı olarak atadığı Willian J. Burns o dönemde Dışişleri Bakan Yardımcısı idi.

Arka Kapı isimli 2019 basımı kitabında o dönemi anlatırken, Dışişleri Bakanı Kerry'nin Washington'un muhalefete daha fazla destek vermesi ve hatta Esad rejimine karşı güç kullanılması için çok ısrarcı olduğunu ancak Beyaz Saray'da bu yönde bir "iştah" göremediğini yazıyor (sayfa 332).

Ankara özellikle Suriye'de uçuşa yasak bölge ilan edilmesi yada güvenli bölgeler oluşturulması talebinde bulunuyordu.

Şimdiki CIA Başkanı'ndan Suriye notları

Burns kitabında 2014 yazında Beyaz Saray'da katıldığı bir toplantıda "muhalefet içinde ılımlıların güç kaybederken, Sünni aşırıcıların nasıl güç kazanmakta olduğunun ele alındığını anlatıyor. "Bu durum Assad'ın İslamcı radikallere karşı Suriye'de seküler düzeni savunabilecek tek kişinin kendisi olduğu söylemine uygun düşüyordu," diyor. Burns toplantıda ılımlı muhalif grupları destekleyecek daha etkin bir eğit donat programının oluşturulması ve güvenli bölgeler oluşturulması fikrini savunduğunu ama Obama'nın ikna olmadığını söylüyor. (sayfa 333)

2014'ün ikinci yarısı itibariyle IŞİD'ın "dramatik ve beklenmedik" yükselişi, Musul'un düşmesi sonucunda ABD'nin eğit donat programına razı olduğunu belirten Burns, "Pentagon'un 500 milyon dolarlık eğit donat programı Esad'a karşı değil, IŞİD'a karşı başlatıldı," dedikten sonra "çok az, çok geç" gelen bu girişimin Suriye sivil savaşında bir etkisi olmadığını vurguluyor.

Filmi yine biraz başa sararsak, iç savaşın başından itibaren bir "ılımlı- radikal Islamcı" gruplar ayırımı tarafların en fazla başını ağrıtan konu oldu.

Bu süreçte, başta Avrupa'dan olmak üzere, dünyanın çeşitli yerlerinden radikal cihatçılar (ki daha sonra Yabancı Terörist Savaşcı -YTŞ olarak anılmaya başladılar) Türkiye üzerinden Suriye'ye girmeye başladı. O dönem özellikle Avrupa'da Türkiye'nin bu geçişlere sırf Esad'ın devrilmesini kolaylaştıracağı için göz yumduğu kanaati hakimdi.

ABD ile El Nusra tartışması

ABD'nin 2012 Aralık ayında El Nusra'yı terör örgütleri listesine almasına Ankara'nın karşı çıkması, Türkiye'nin radikallerle işbirliği yapmakta sakınca görmediği kanaatine katkı yaptı.*

Aslında ABD Afganistan'da komünist Rusya'ya karşı İslamcıları kullanmıştı. Radikal İslamcı gruplar da Irak deneyimleri nedeniyle Suriye'de alanda ılımlılara karşı daha büyük kazanımlar elde ediyordu.

Ama ABD yarattığı Frankeştein'ın bedelini 11 Eylül saldırılarında ödediğinden beri, ılımlısı, radikali her tür İslamcı örgüte artık bir alerji geliştirmişti.

ABD ile incirlik pazarlığı

Türkiye, üssün kullanımı pazarlık konusu yaptı. Madem üssü kullanacaksın, Suriye'de uçuşa yasak bölge ya da güvenli bölgeler kurulsun talebini yineledi ama kabul ettiremedi. Ancak üssün kullanıma açılması konusunda ayak diremesi, "Türkiye radikal Islamcılara karşı harekete geçmekte yavaş kalıyor" algısını körükledi.

Bu arada, YPG/PYD'nin sahada kazanımlarını arttırması, IŞİD'E karşı mücadelesinin Batı basınında köpürtülmesi Ankara'da büyük bir rahatsızlık yaratıyordu. 2014 Eylül ayında IŞİD'in Kobane'yi kuşatması, bu kuşatmanın kırılması konusunda Ankara'nın isteksiz davranması, "Türkiye Kürtlerle işbirliği yapmaktansa, kafa kesen İslamcılarla işbirliği yapmayı tercih ediyor" yargısını pekiştirdi.

Yine de Türkiye ve Amerika Şubat 2015'te ılımlı gruplara dönük eğit-donat programı konusunda anlaştı. Ancak Amerikalılar bu programda gördükleri "sakallılardan" hiç hoşlanmamıştı. "Her gördüğün sakallıyı da radikal sanma," mesajları sağır kulaklara gidiyordu. Nitekim program tam bir fiyaskoyla sonuçlandı.

O dönem, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin IŞİD'a karşı Suriye topraklarında mücadeleye girişmesi konusunda Washington – Ankara hattında bir diyalog da vardı. Ancak siyasi iradenin yeşil ışığına karşın Türk ordusu Suriye'ye girme konusunda tereddüt etti.

Obama yönetimi, IŞİD'a karşı YPG/PYD'yi kullanma kararını uygulamaya koyarken önce PKK bağlantısını reddetme yoluna gitti. Ama inandırıcı olamayınca bu sefer 3T söylemine geçti. YPG/PYD'ye desteğin İngilizce karşılığıyla "tactical (taktiksel), temporary (geçici) ve transactional (çıkarbazlı) olduğunu vurgulamaya başladı.

Türkiye açısından en sıkıntılı konu ABD'nin YPG/PYD'ye yaptığı ağır silah transferi. Bu noktada bir anekdotu hatırlatmadan geçemeyeceğim. 2018'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ABD Başkanı Donald Trump'ı arar ve "Kongre'den izin çıkmadığı için alamadığımız silahları PKK'nın Suriye'de kazdığı tünellerde ele geçiriyoruz" dediğinde Trump, "iyi ya işte silahlar size bedavaya gelmiş" oldu diyerek yanıt verir. Ak Parti'lilerin yeğe göğe sığdıramadığı Trump işte böyle biriydi.

ABD'den YPG konusunda 3T söylemine devam

Günümüze geldiğimizde, Biden yönetiminin 3T konusundaki söylemi devam ediyor. Kısa vadede verdiği desteği çekecek gibi görünmüyor.

ABD'nin PKK'nın Suriye kanadına verdiği destek ikili ilişkilerde çok büyük bir kırılma yarattı; iki başkent arasında zaten var olan güven kaybını daha da derinleştirdi.

Türk hükümeti ve kamuoyu bu konuda ABD'yi eleştirmekte yerden göğe haklıdır. Ancak Türkiye'nin de başka ülkelerin kendisine karşı savaşan terör örgütüne desteğinin önüne geçme, bu desteğe götürebilecek süreçlerin önünü açmama yükümlülüğü var.

Mevcut hükümetin, ABD'nin Suriye politikasını yüksek sesle eleştirirken, kendi hatalarını toplumdaki Amerikan karşıtlığını körükleme politikasının arkasına gizlemeye çalıştığını hatırda tutmak da fayda var. Bu hataların başında da Suriye'de iç savaşı körüklemek ve başta ılımlı görünüp sonra radikalleşen örgütlere destek var.



* Dönemin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu yazının bu bölümüyle ilgili olarak 2012  yılından itibaren ABD ile temaslarında "Suriye toplumunun seküler demokrasiye en yatkın, en ılımlı Arap toplumu olduğunu" savunduklarını, "radikal İslam Suriye toplumunun doğasına aykırı, ancak bu insanları ortada bırakırsanız radikal akımların etkisi altında kalmalarına yol açacak koşullar oluşur, ılımlı muhalefete destek olun, radikallerin reklamını yapmayın" dediklerini belirtti.

Yazarın Diğer Yazıları

Türkiye – Fransa ilişkilerinde yeni dönem

Fransız basını "Erdoğan hizaya girdi" diye manşet attı. Türk dış politikasında son altı aydır gözlemlenen yumuşamaya bakan Avrupa bu sonucu çıkarıyor. Ancak Türk – Fransız ilişkileri özelinde bakarsak, sadece Ankara değil, Paris'in de bir hizalanma yaptığı söylenebilir

Türkiye zamanın yeni ruhunu ıskalıyor

Dünya kadın hakları diyor, Türkiye İstanbul Sözleşmesi'nden çıkıyor. G7 yolsuzluklarla mücadele edeceğim diyor; iktidar Sedat Peker'in ifşaatları karşısında üç maymunu oynuyor. AB – ABD zirvesinde demokratik Türkiye vurgusu yapılırken Türkiye'de HDP’nin kapatılması yeniden gündeme geliyor. NATO iklim değişikliğini gündemine alıyor; Paris iklim anlaşmasını imzalamayan Türkiye, Kanal İstanbul'da ısrar ediyor

Türkiye-ABD ilişkileri; bundan sonra ne olacak?

İki taraf hâlâ birbirinden haz etmiyor; ama anlaşmazlıkların ortak çıkar noktalarında işbirliğini geliştirmeyi engellememesi gerektiğinin de farkında. Bundan sonra ne olacak? Arka kapı kanallarının kullanılmasının yerini kurumsal diplomasi alacak