12 Mayıs 2019

‘Aptalsın, tonla parayı verdin!’

‘’Hey gidi İstanbul’’ dedi bay Christo, ‘’Dedelerimin yaşadığı yerler çok değişmiş. Ancak hâlâ o eski İstanbul’dan kalanlar, kenti terk etmemiş…”

Memleketteyim. Yoğun bir iş günü. Ekonomi, siyaset, müşteriler, çalışanlar… Stres dolu bir hafta geride kalıyor. Biraz rahatlamak, biraz da arınmak için Maçka’daki bir otelin sağlık kulübüne gidiyorum. Rekreasyon sonrası otelin lobisinde taksi bekliyorum.

Oturduğum kanepede mendil boyu bir garip paketçik çarpıyor gözüme. Sıkı sıkı bantlanmış, üzerinde ne bir isim var ne de bir ibare. Sadece C ve K harfleri…

Hemen resepsiyona yöneliyorum. Haberleri olmadığını söylüyorlar. İletişim bilgilerimi bırakıp eğer arayan olursa bana ulaşmalarını söyleyerek ayrılıyorum. Evde incelediğimde ise içinden tam 40,000 Euro nakit para çıkıyor. Hepsi de beşyüzlük. Tonla para!..

Sosyal medyadan resmini paylaşıp takipçilerin yaymasını istiyorum.

İşte orada başka bir Türkiye çıkıyor karşıma!..

“Karılarla pavyonda ezelim” diyenden, “ayakkabı kutusu var mı” diyene… Benimdi diyenden palavra atma diyene. Hatta küfür ve hakaret edene kadar her tür hergele…

 Gece ilerliyor. Sabah kahvaltısında telefonum çalıyor.

Arayan Atina’dan Bay Zakaria. Dedesi İstanbul’da bir düğmeci. 1955 sonrası zorunlu göç ile Yunanistan’a gitmişler. Her şeyleri geride kalarak yeni bir hayat kurmayı denemişler.

Bulduğum para bir tanıdıklarına aitmiş. 4 kişilik Rum aile, çocuklarının amansız hastalığının tedavisi için İstanbul’u umut etmişler. Hemen aile ile iletişime geçiyoruz. Birkaç saat içinde nakit parayı kendilerine teslim ediyoruz.

Çok yasa Barabros Bey!

Buraya kadar her şey normal değil mi? Para tertemiz. Bankadan çekilmiş ve seri numaralı bile değil. Aile tüm geçmişte yaşananlara rağmen yine de dedelerinin topraklarında derman aramaya gelmiş.

Ammaaaa!

Gittikleri özel hastanenin sahibi otelde buluşarak ameliyat için açıktan nakit para istemiş. O şaşkınlıkta çaresiz aile parayı düşürmüş. Bitmek bilmez bir kabusa dönüşmüş İstanbul seyahatleri.

Neyse ki gün doğmuş ve her şey doğruyu bulmuş. O gün 3 Mayıs’mış. Hem “Dünya Türkçülük Günü” imiş , hem de “Dünya Basın Özgürlüğü Günü”… O gün Türkiye’de 150’ye yakın tutuklu gazeteci varmış. O gün Türkiye’nin en büyük Camisi de Çamlıca’da açılmış.!

Parayı sahibine teslim ettiğime dair bir de teşekkür paylaştım o sabah. Onun da altındaki yorumlarda başka Türkiye vardı.  

“Davutoğlu Köprü kurgusu” diyenden, “Aptalsın, parayı verdin” diyene… Yeme bizi diyenden az da olsa davranışım için tebrik edene.

Her neyse.

Aile, çocuklarının tedavisi için Almanya’ya gitmeye karar verdi. Ayrılırken ise tek bir söz her şeyi anlatmaya yetti. ‘’Hey gidi İstanbul’’ dedi bay Christo, ‘’Dedelerimin yaşadığı yerler çok değişmiş. Ancak hâlâ o eski İstanbul’dan kalanlar kenti terk etmemiş. Çok yasa Barabros bey. Yasas!’’  

Benim söyleyeceklerim bu kadar.

Ya sizin?! Söyleyecek sözünüz kaldı mı?..

Yazarın Diğer Yazıları

Makarna siyaseti yetti, ‘Garson bira getir!’

Christophe De Graef, beyefendi garsonumuzun adı. Haftada 3 gün garson olarak çalışıyor. Çok varlıklı, iyi eğitimli, yakışıklı. 4 dil konuşuyor. Sonra…

Ustam, ben ve şükran borcu

Anneannenin gelinliği de bizim olmuş, annenin de ve şimdi torunların gelinlikleri ile zirvedeyiz yine… Düşünsenize hangi kadın annesinin alışveriş ettiği yeri benimserdi ki gençliğinde?!

23 Nisan

Berkin Elvan yoktu. Yüzlerce çocuk ve bebek hapisteydi. Adana Pozantı Çocuk Cezaevi’ndeki tecavüzleri haber yapan gazeteciye açılan dava ise hatırlarda yerini koruyordu