05 Eylül 2021

Kız çocuk başkadır: Emanet Çocuk

Çocukluk geri dönen bir şey değil ve hemen ölüyor o ilk hasarı aldığı anda.

onunla bir daha konuş öyleyse tanrım
can ver fotoğraflarda mutsuz duranlara
bir şey söyle bir şey anlat
de ki durup durup
güzeldir bir eski fotoğrafta yan yana
silinmez bir hatıra gibi capcanlı durmak
hem yaşama hem ölüme inat

Bazı kitaplar kalbimi bozuyor, çünkü iç çekmekten yoruluyor insan. Çocukluğuna  gidip gelmekten... Aslında evreni çepe çevre saran dalgaları yakalayabilsem ve insanın ışınlar karşısında yanmaz bir maddeden yapıldığını bilsem bir zaman  makinesi yapabilirdim. Belki gelecek vaat eden bir yolculuk olmazdı bu ama insanı hatırlaması gereken çocukluğuna götürebilmek için. Böylece bir çocuk nasıl yetişir ve yetişirken dünyayı nasıl görür, nasıl hisseder gösterebilmek için. Böylece insanın çocukluğundan uzaklaştıkça zalimleştiğini söylemek için. Sözler birer bumerangdır; söylenir ve yayından fırlayan ok gibi hedefine vardığında geri döner istisnasız sonuçlarıyla birlikte. Oysa çocukluk geri dönen bir şey değil ve hemen ölüyor o ilk hasarı aldığı anda. Küçücük bir çatlak açılıveriyor kalbinde, bütün hayatı oradan akıp gitsin diye herhalde. Fakat müthiş bir biçimde insanın zihniyle istediği zaman geri dönüp istediği kadar kalabildiği tek yerdir de çocukluk; en acı hatıralara rağmen. Emanet Çocuk zamanda çocukluğa doğru götüren bir kitap bu yüzden… Bir zaman makinesi; çok uzağa değil, insanı yalnızca kendine götürebilen. 

Kız çocuk başkadır ama her çocuk için dünya ve ebeveynler kocamandır ve yeryüzünde bir Tanrı varsa o kesinlikle bir çocuktur. Kimsenin görmediği her şeyi o görür, o bilir. Tecrübeyle sabit, yetişkin doğmak çok acıdır. Yoksulundan, kimi zengin ama yoksun bazı duygulardan dünyanın her yerinde, her devrinde, her dilinde hepimiz yaşadık bu hayatı. Bazen kalbimizi burkan şeyler de bir ortak kültürün ürünüdür.  Bu kültür yetişkinlerin dünyasından çocuklara verdikleri şeylerden ibarettir. Sorumsuzluğun, vicdansızlığın kültürü. Ne kaybediyorsak o kalbimizdeki çatlaktan sızıp gidiyor işte. Hangi coğrafyada yaşarsan yaşa, hangi dili konuşursan konuş, nasıl bir evde yetişirsen yetiş çocuk her yerde çocuk ve farkındadır, ona ne kadar değerli olduğunu söyleyen tartıların terazilerin. Her çocuk bir şeyi eksik büyüyordur. Bazıları sahiptir ütülü bir yakadan cilalı yepyeni ayakkabılara ama mahrum sevgiden, bazıları sevgiyle büyür ama eşyalardan, nesnelerden mahrum ve bunların hiç birine sahip olmadan büyüyenler… Anne-baba da çoğu zaman bu kayba dahil. Terk edilmiş bir çocukla başka bir yere ait olduğu hissiyle yaşayan çocuklar arasında çok da bir fark yoktur aslında. İkisi de bilir çünkü gözden çıkarıldığını bir anlığına da olsa. Yani sanırım mümkün değil, çocukluktan insanın kalbinin burkulmadan geçip gitmesi. Yine de hızla geçip gitmek dilerim bu dünyadan. Hızla. Hatırlamadan. Çünkü bazılarımızın çocukluğu kesik sazlar, deli kemanlar gibi inleten ağrılarla dolu bir safra gibi durur gövdesinin içinde. Keşke unutmak da insanın elinde olsa. Arkana bakmadan alıp başını yürüyüp gidebilmek… bir daha hiç dönülmeyecek kadar uzağa. 

Behlül Dündar’ın çevirisiyle yayınlanan bu kitabın dili için yalnızca yalın diyemem.  Yanık ve buğulu… Bunları ayrıca söylemem gerek. Üslubunu kırlarda dolaştırmış, yumuşatmış bir yazanı Türkçeye ne güzel çevirmiş. Bu kadar ince bir kitaba bu kadar uzun, uzun bir hikâye nasıl sığmış, anlayamayacaksınız belki ama bir cümle, bir satır, bir kitap bazen bir fotoğraf sizi tutup geçmişe götürebiliyorsa orada gelecekle ilgili onarılmamış bir şey var demektir. Bu kitapta bunu görecek, bunu hissedeceksiniz. Başkaları sizin çocukluğunuzdan neler alıp götürmüş ve siz kimlerden neler çaldınız onları da göreceksiniz. Orada hiçbir şey kırılmamış, kirlenmemiş hasar almamışsa bile çok küçük ama çok önemli bir şey kaybolmuştur, bilemezsiniz. Canınız yandığında, yarının kaygıları kalbinizi, ruhunuzu sardığında ruh hekimlerinin çocukluğunuza inmesinin nedeni de budur aslında. Elimde bir İngiliz anahtarı keşke ben de inebilsem zalimlerin çocukluğuna. O eksikliği gidermenin, o hasarı onarmanın bir yolu da yoktur asla, onu biraz daha ötelemekten başka. Ona bir isim vermek bile hayatta olmanın bir belirtisi olacağı için yaparlar bunu. İsmi olmayan hiçbir şeyle mücadele edemez diye sanırım insan. O hasar, o eksiklik bulunmadan, ona bir isim verilmeden çocukluğundan mutlu ayrılamaz hiç kimse. Çocuk yetiştirmek de sanattır, bilmezler. Öğrenemezler. Bazen bakımsız bir bahçe gibi hissedebilir kendini insan (burada oturup ağlamak isterdim, aslan gibi bir yüreğim olsaydı, ama yok. Gün gelip dünyalar sizin olsa o eksiliğin, o bırakılmışlığın yerini dolduracak hiçbir şey yok), henüz çocukluğunda incinmişse ruhu. Çoğu için çocuk bir proje ödevi gibidir ama ebeveynler, ders çalışmayan tembel öğrencilerdir. Bilmezler şairin İnsan sorumluluktur* derken ne demek istediğini aslında.

Claire Keegan’in biyografisi aslında “ben bu hayatı yaşadım” diye bağırıyor, o kadar sahici; bir çocuğun kalbiyle, gözleriyle gördüğü her şeyi içine alarak kurduğu her cümlede okurun içinde ayağı aksayan, kalbinin ritmi bozulan herkesi geriye çağırıyor, geçmişine. Oradaki hasarı birlikte onarmak için yetişkinliğin başladığı yere, çocukluğa. Yetişkinler için yazılmış bir çocuk kitabı bu aslında. Bir yetişkini çocukluğa götürmek sadece kendi çocukluğuna dönsün diye de değildir çünkü. Yetişkinlerin dünyasını onlara yeni çocukların istikbalini ve akıbetini göstermek içindir de. Bir çocuğun dünyasını şekillendirirken değerler ve ebeveynlerin yaşam tarzlarını, kararlarını o ilk adımı atmadan evvel sağlaması yapılmış bir işlem gibi gözden geçirmeleri için de sanırım. Çocuğun bir biçimde bir araya gelmiş iki insanın basit bir sonucu olmadığını söylüyor kitap ve bunu söyleme biçimi sanki bizim onu idrak etmemiz için her şeyi bütün ruhuyla hissedebilenlerin anlayabileceği bir dille metne geçirilmiş olması. Kelimelerin derinliklerine dair çoğu zaman şiirsel ya da şairane diye nitelediğim şey de bu aslında. Onun bir şiir olması gerekmiyor, bu bir iddia değil. Onun o derinlik algısını yaratabilmiş olması kafi. Kelimeleri sadece zihinleriyle değil, bütün ruhlarıyla idrak edebilmeleri için insanların. Bu bir biçimde insan ruhunun çocukluk çağı geçtikçe insanın içinden çıkıp dışını saran ve artık duymayan, hissetmeyen kabuklaşan bir şeye dönmesinin de eleştirisidir. İnsanlar unutmak için hatırlamamak için çocukluklarını gömerler. Cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri gömülmesi gibi toprağa… ama diri diri. Ölmediğine ve hep canlı kaldığına inanarak orada... 

O eksiklik duygusunun temelinde insanı ne kadar büyüse de bir türlü tamamlanmamış olanın duygusunu içinde bir ağrı, yüzünde bir leke gibi taşıyor olması yüzünden ne kadar büyüse de ne kadar çok şeye sahip olsa da kurtulamayacak olması onu utandıran şey’lerin duygusundan. Eksik yetişen çocukların koku hafızaları öyle sıkı kodlanır ki beyinlerine ileride yaşayacakları kimi günler o geçmiş günü anımsatan kokuları aldıklarında tekrar ederler. O gün ne yaşadıysa sanki tekrar onu yaşacakmış gibi. En kötü günde ya da en iyi anda kokusunu aldıkları sıcak bir somun ekmeğin kokusu bile unutmaya çalıştıkları o günü içindeymişçesine hatırlatır ve sesler dahi esler vererek geçip giden zaman parçalarından ibaret an’ları bile kapsayabilir. Yani yetişkinler unuturlar belki ama çocuklar asla. Belki bir yetişkin farkında olsa bir çocuğun onu bir başka yetişkinle kıyasladığını unutamaz, böylece geçmez bir yara alırdı. Fakat ebeveynler çocukluğun kayıp bir dönemi olduğuna bir şekilde edimsel olarak adapte oldukları için bunun pek farkında olmazlar. Çocuğa karşı utanma duygusu taşımazlar. Oysa neredeyse bütün çocuklar yetişkinlerden çok daha fazla duyarlı oldukları için çevrelerine bu kıyaslamayı mutlaka yapar ve hayatlarını sorgularlar. Evin, ailenin neye benzediğini-ne demek olduğunu ve kimlerin babalık yapabileceğini başkalarına baka baka öğrenirler ve bir tercih yapmak istediklerinde… Tıpkı o küçük akıllı kız gibi karar vermek isteyecekler kalmaya ya da çekip gitmeye. 

İsimsizlik, insanların verdiği bir ismi taşıyor olmaya rağmen -nesnelerin bile bir ruhu varken- değerli olma bilinci ya da bulunduğu koşulların eziciliği altında bir insanın hissedebileceği en ağır duyguları yaşatabilir çocukluk çağında. İlerleyen yaşlarda insanlara ruhsal ve zihinsel hastalıklar veren o travmatik etkinin kaynağıdır bu nedenle. Koşulların gereklerini ve şartlarını düşünmez çocuklar. Dünyaya gelmiş olmanın sorumluluğunu taşıması gereken ebeveynlerin zaten bunları düşünmüş ve sağlamış olması gerektiği için belki de. Dünyanın neresine giderseniz gidin pek çok ebeveynin göz ardı ettiği şey çocuklara sağlanacak şarların ve koşulların onunla uyumudur. Bilmez kimse bir çocukla nasıl konuşması gerektiğini. Çoğu zaman varlığının farkında değilmiş gibi davranmaksa en kalıcı hasarın, en büyük boşluğun yaratıcısıdır. Onu bir yere bırakmak, terk etmek bile bundan daha hafiftir. Çünkü bazen terk edilmek ya da bırakılmak bir anlığına da olsa bir başka yere bir çocuğa çok daha parlak bir gelecek vaat edebilir. Gerçekten sevilmiş olmanın insanın yüreğinin içini sıcak sıcak kaynattığını öğrenebilsin her çocuk. Kitap bittiğinde o isimsiz çocuk benim olsun istedim. Hiç bu kadar çok kanım akmamıştı bir kitabı okurken. Kalbimin içi boşaldı sanki. Bir derin nefes aldım, seneler sonra oturup kendimle konuşabildiğim için. Ona cesaret veren tabiata teşekkür etmek isterim. Güneşin ışıkları altında sular şimdi akıp gidebilir, öylece başıboş…


*İnsan sorumluluktur dizesi, Gülten Akın 

Yazarın Diğer Yazıları

Hasetten et, kibirden kemik: Hınç!

Hınç (ressentiment) bir yanılgı olarak da ortaya çıksa sonuçları bir hatadan geri dönmeksizin izler bırakacaktır. Yani, …kendisini ezen erişilmez değerlere "çamur atan" bir insan hiçbir biçimde o değerlerin olumlu niteliğinin tam bilincinde değildir. Oysa tam manasıyla bilinç sahibiyken de tavrı hınç duymak ve onu yansıtmaktır

Dünyanın en ünlü yazarı pek bilinmeyen bir şair: Agatha Mary Clorissa Miller Christie!

Her ne kadar aykırı bir kişiliği olsa da, Agatha bu kuralsızlığı kuralları olan bir oyuna çevirmiş, yaşamını da kitapları gibi kurgulamış ve kurguladığı ölçüde yaşamını görünür kılmıştır.

Kafes içinde kafes: Dünya, beden ve nefes!

Kendi olmanın sıra dışılığı dışında onu Susan Sontag yapan çok da başka bir şey olmadı doğrusu hayatında. Sıradanlığın berraklığına ve sahiciliğine olan inancı ona kendi kendini tanımlamada şu cümleyi kurdurmuştur: Ben entelektüel değil, yazarım