27 Mart 2022

Çoklu evrende bir âlem: Bezm-i Elest ya da Kalu Belâ?

Yaşamın sağlaması, ölüm ve ruhun bir evren olarak hangi boyutta nasıl gerçekleştiği ve sürdüğü durumu çözüldüğünde yapılmış olacak

"Bana gülüyorlar, çünkü farklıyım.
Ben de onlara gülüyorum, çünkü hepsi aynı."

Kurt Cobain

Evrenin kalbinde bir delik; kara, kapkara. İnsanın ve evrenin ve bütün uzayın özü olan madde kara. İçi sessizliğin uğultusuyla dolu… Sessizliği de duyabiliyoruz, onun uğultusunu da. Bütün sesleri gözeneklerine hapsedebilen bir kar tanesi gibi. Dolaşıyor üzerimizde gaip, bir göz yara gibi ve çoklu evrende âlemlerin arasında. Her insan da bir nesne ve bir âlem ayrı ayrı tek başına, o halde buradan da bakmalıyız buna. Bu kara delik, yutacak gibi bulduğunda gücünün yettiğini, gözlerini kırpmıyor, yutkunmuyor bile. Ölüm gibi. Gezegenleri birden yutacak diye o karanlık her gün daha tedirgin ediyor insanı. O halde insan korkularıyla kurguluyor "gerçek" olarak idrak ettiklerini. Yani insan, "dalgalanan ve titreşimli" bir nesne olduğu için çabuk etkileniyor şiddetli duygu ve tepkilerden. Bir kaşık suyun bile seslere ve çevresindeki şiddete verebileceği tepki buna örnek.

Dünyada kendi içine düşen ve kendi kendini yutan bir tek kara delik var, o da insanın kendisi. İnsanın akılla bir ilgisi yok belki de, elbette bir iradesi var, ama bundan da çoğunluğun haberi yok. Ne biliyorsa ya bir tecrübeden ibaret yahut ondan evvel yaşayanlardır ona ibret. Metafizik sadece doğa ötesi, doğadan da ötesi değil. Fizikten matematiksel olarak da ileri bir şey… İki kere ikinin dört olması matematikte bunun her zaman dört olacağı anlamına gelmez. Yeryüzüne kulak verip gökyüzünü gözleyenler… Yazı işi, deli işi… Doğru, ama Jules Verne hiç yazmamış olsaydı belki de, "Ay'a yolculuk" diye bir macerası hiç olmayacaktı insanın. 1600'lü yıllarda Galileo Galilei'nin Ay'ı ve göğü gözlemleri sonucunda dünyanın dışında gezegenler ilk kez ciddi bir biçimde insanın ve bilimin merakının konusu oldu ve bu merak insanın kendi varlığı konusunda bilgiler edinme ihtiyacını doğurdu. Platon'da da ruhun mu bedenden, yoksa bedenin mi ruhtan evvel var olduğu konusunun ortaya çıkışı da böyle cereyan etti. Evren ve insan hakkında hâlâ bildiklerimizden çok daha fazlasını bilmediğimiz gerçeğinin farkındayız ayrıca. Teknolojinin bugünkü dünya düzeni ve koşullarındaki durumuna rağmen insan da dünya da var oldukça bilinmeyenler bilinenlerden her zaman daha fazla olacak elbette. Yaşamın ortaya çıkışında dünyanın ve diğer gezegenlerin büyük patlamadan sonra şekillendiğini ve ilk insanın "yaratılmış" bir canlı nesne olduğunu biliyoruz. Bu bilgiyi çoğunlukla -netlik ve nitelik bakımından çok sağlıklı olmasa da- bilimsel kitaplardan ziyade dini, felsefi öğretilerden, metinlerden ve mitolojik kaynaklardan ediniyoruz. Onun bir ruhunun olduğunu da. Peki ya sonrakiler? Bir ateist olsaydım eğer dışkı organlarıyla üreyen insanın bir çeşit bakteri olduğuna inanırdım, bir bakıma da öyle aslında.

Düşünenler bir kıskaca kaptırdıklarında kendilerini ya kıpırdamadan duracaklar seyreder gibi âlemi yahut kopara kopara bir mengenenin ağzında kaybedecekler uzuvlarını birer birer akıl da bu uzuvlardan biri. Akıl gelişiyor mu, küçülüp ilkelleşiyor mu? Bunu zaman gösterecek tabii. Ama hangi boyutta, hangi zaman? Bunun için "Zaman Felsefesinin Kısa Tarihi"ne bakılabilir, yeterli gelmese de ucu açık yeni fikirler verebilir. Belki de sadece bir var sayımdır aklın üretimine dayanan onun kendi var oluşu bile. "Sicim Teorisi" kuramcısı Micihio Kaku, "Bir aynaya baktığımızda gördüğümüz kendimiz değiliz" diyor bu yüzden. Gördüğümüz görüntünün bulanık, belirsiz ben oluşu değil burada mesele. Burada gözün gördüğünü nasıl gördüğü değil konu. Gözün gördüğü şeyin asıl görünüşünü görmeye dayanıklı olup olmadığıdır belki de. Peki, gözün bozuk bir pazılı otomasyon bir cihaz gibi düzeltiyor olmasının nedeni ne? Zaman izafidir, evet! Işığın görünür kıldığı her şeye kıra kıra şekil verdiği bir katranlığın içindeyiz elbette. Çünkü ışığın hızı fizikte sabittir. Kalu bela, bezm-i elest, evvel zaman da mı öyle? "Özel ya da Genel Görelilik" de bunu söyler ve destekler. Yakası yakasına kavuşmayanın bir günü bir ömürden ibaret olsa da yetmeyince yetmiyor, doğrusu bu. Saniyede on ile on iki görüntüyü beynin ara yüzünde görüntüleyebilen ve bundan bağımsız milyonlarca işlemi de gerçekleştirebilen insan görsel sistemi, bir tek görüntüyü oluşturmak için bir tek yolu izleyerek kendini oluşturmasına yarayan gözün beyin sinyallerimizle var olması da öyle. Bu insanı kusursuz bir nesne yapmaya yeter mi? İnsanın akıcılık ve netlikte algılama ve görme yeteneği evrendeki başka boyutlardaki var olma ihtimalini de sadece fizikle ortaya koyabiliyor.

Yine de varoluşun tesellisidir, hiç var olmadan geçip gidenler bu dünyadan. İnsanı avutur gibi dile getirmişlerdir hep ana rahmine kavuşanların en akıllı spermler olduğunu söyleyenler. Bir damla meni daha o ilk anda saf bir zekâdan yaratılmış olsaydı, belki! Ama değil ki. Bununla ilgili bir bilgimiz yok çünkü. İnsan da bir hayalin ürünüdür, kitaplar gibi. Yine Micihio Kaku da desteklercesine bunu kuantum mekaniğine dayanarak diyor ki: "Dünya ve bizler birer hayal ürünüyüz. Evren gerçek olmayabilir." Rüya içinde rüya… Laboratuvar çalışmalarında insan ve evrenin varlığı atom ve atom altı parçacıklar madde üzerinden incelenebilir.

Micihio Kaku

Matematik her şeyi açıklayabilecek güçte midir? Bunlar güzel şeyler elbette, ama nesnenin varlığı hakkında geçmiş bilgiler vermek için yeterli. Sonsuz sayıyı bulduğumuz gün modern fizik ve modern matematikle bir büyük adım daha atmış olacağız ileriye, evet, ama sadece "görünür olan" her şeyi kapsayan evrenle mi kısıtlı kalacak bu? Biz insanlar nesneler ve varlığımız hakkında geleceğe dair bilgiler umarız. Bu, sanırım ruhun gerçekten çözümlenmesi, moleküler yapısının keşfi ve açıklanabilirliği ve ölümden sonraki boyutun edinilecek bilgisi olacaktır. Başka birçok boyutta hayatın var olduğu iddiası bunu da doğrulamak ya da yanlışlamak zorundalığına düşecektir çünkü. Zira yaşadığımızın farkındayız, evrimler geçiriyor ve mutantlara nasıl dönüşeceğimizle ilgili bilgilerden çok daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Yani günün teknolojisinin bilimkurgu ve edebiyata kaynaklar yaratması çok güzel. Netice de "Sicim Teorisi" henüz tam anlamıyla kanıtlanmadı. Bu da iki türlü evrem bilim olarak şimdilik modern fiziğin de deneysel ve ussal bir duraksama içinde olduğunu gösterir.

Günümüz dünyasının bilim insanlarında da yarattığı bir dezenformasyon -popüler kültür, siyasi ve politik rotalar, din ve bir dine mensup olmanın yarattığı baskı ortamının da pek çok çalışmayı gideceği yerden daha farklı bir noktaya sürükleme ihtimali onun bazen ne kadar doğru ya da sağlıklı bir bilgi olduğu konusunda insanı şüpheye düşürebiliyor. Günün teknolojisinden ve bilimden çok daha fazlasını bekliyoruz çünkü biz doğal olarak. Örneğin; Odadan odaya şipşak! Işınlanmadıkça, parmaklarımı şıklatıp bir şeyleri olsun kılamadıkça, "bu dünyada müthiş bir teknoloji var" diyemem, insanı öldürmekten başka. Zira bu merdivenler hep aşağı hep yukarı çok yorucu. Yokuşlar dahi bir yana durup bakınca düzlük bile yoruyor insanı. İleriyi hayal etmekten de ötesi onu olabilme ihtimali en yüksek biçimde kurgulayabilmektir. Bilimkurgu ile edebiyat sahasında bu yapılıyor. Bir adım daha ileride "gelecek hayat"ı öngörebilmek, ona yön verebilmek meselesidir. Teoride her şey cansız bir nesneye benzerken pratikte kendini gerçekleştiren her şey akıp gider ve çoğalabilen başka birçok şeyin de yaratılma sürecini devreye sokar. "Sonuçlar sonuçlar doğurur" silsilesini çıkarır ortaya. İnsan, bir Tanrı varsa eğer onun ne düşündüğünü merak eder. İşte burada insan beyninin ne kadarını kullanabildiğimizi merak etmemiz gerekmez mi? Olasılıkları göz önünde tutarak -bu diyalektik bir yöntemle mümkündür ancak ve elbette rasyonel bilimle- yani sezgiciliği falcılık gibi ele alırsanız sadece geçmiş verilerle hayatınızı tekrara düşersiniz. Öyle olmasaydı falcılar on liraya fal bakmaz birer metafizik dehası ya da fizik teorisyeni olurlardı değil mi? Edebiyat ve bilimkurgunun bilime etkilerini düşündüğümüz zaman tekrar ortaya atılacak bir iddianın kendini ışığın hızıyla doğrulayan her şey gibi doğrulayacak güce yani mantıklı içeriğe sahip olması gerekir. Tecrübenin koşullarını mümkün kılacak ussal denemeler içermesi bu anlama gelir.

Fiziği metafizikten ayrı ele almak bu yüzden mantığa aykırı bir durum. Metafiziğin matematikten de ayrı bir alan olduğu yanılgısı gibi... Bir hendekten atlarken bir ceylan yahut bir tilki bile mesafeyi gözeterek (burada fizik konuşur) ve sezgilerini -kendi doğasına uygun bir matematikle- de kullanarak (işte burada da metafizik konuşur) eylemini amacına doğru çeviren bir canlı gösterir bize tabiat. İnsan böylesi bile değil çoğu zaman. Olguların kendi evrensel yasalarına ulaşmak için insanın uydurduğu şeyler dışında bilime inanmak gerekiyor bu yüzden. Onu çarpıtmadan, deneyerek ve ortaya çıkaracağı düzenli bilgileri insanın ve evrenin geleceği dışında başka hiçbir şey uğruna kullanmamak... Böylece insan beynini kullanmaya engel gibi beliren sınırları ortadan kaldırabiliriz. Fiziğe engelmiş gibi metafiziği ya da metafiziğe engelmiş gibi fiziği ortadan kaldırmaya çabalamadan. "Fizik Felsefesinin Temelleri"nin de elbette ortadan kaldırmadan. Ancak böylece "Derin Basitlik"teki gibi de yaklaşabiliriz varlığın bir metin içindeki oluşumuna ve sonucuna olduğu gibi varlığın ve evrenin ilerisine dair verileri de etmeye. Mantıklı olanın fiziki olanla çeliştiği noktada zaten her şey yeniden başa dönecektir. Belki de ancak böylece din ve bilim de bir gün barışmak zorunda kalacak. Bezm-i elest zamanını bir boyut olarak kabul eder ya da onun da bir boyut olduğunu ispatlarsa. Bunun gerçek olma ihtimali insanın tanrıya verdiği bir söz olduğunun da ispatı olacak, sanırım. Netice de evvel zaman da bir zaman, izafiyetle de açıklanabilir. Descartes'ın "Rüya Hipotezi"ndeki gibi: "Kim bilir kaç kez rüyamda da burada olduğumu, giyinik olduğumu ateşin karşısında olduğumu görmüşümdür, gerçekte çırılçıplak yatağımda yatarken!" Yani bu şu anlama gelir, Descartes'ın da ifadesi gibi, duyuların ve aklın yanılması mümkün olandır. Çok evren bir yanılma ya da yanıltma aygıtı değil de gerçekten bir simülatör gibi içinde birer hayal olduğumuz bir boyutsa bu hayalleri ruhun yaratıldığı bezm-i elest ya da kalu bela zamanının içinde görüyor olmamız da olasıdır. O halde hepimiz bir yanılmasa ya da ışığının yarattığı ve yanılttığı birer hologram mıyız? Her şeyin ışığın kırılması ve yansımaları sonucu var olduğunu da düşünürsek, o halde karanlıkta kalan ve maddenin ötesinde olanın ne olduğu konusunda bir bilgiye ulaşmadıkça evrende her şey ve neredeyse bütün teoriler bir önceki çalışmaların bir adım sonrası değil, ona düşülmüş notlar olarak çıkacaktır ortaya. Zamanın ve ruhun ve ölüm bir boyut olarak maddesel içeriğine temas edemedikçe matematiğin de sadece ussal bir deney olarak kalacak olması evrenin sonu hakkında korkunç bir belirsizliğin her şeyi belirleyen ley olacağı olmasıdır.

İnsan beyninin yüzde yüz kullanımı her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Sadece bilimsel alanlarda değil elbette edebiyatta da. Hayal edilebilir her şeyin önce düşünülmesi sonra kurgulanması ve gerçeğe uygun bir biçimde oluşturulması yoluyla geleceği öngören kitaplar arasında evrendeki döngü esnasında gerçekleşen her şeyin evvelden bilinebilirliğine ön ayak olmuştur bilimkurgu. Atomun parçalanışını bir devrim olarak kabul edenler, parçalanmış atomun evrenin yıkımını başlatan en önemli olaylardan biri olduğunu kabul ederlerse eğer, bilimkurgunun da evrene ve evrende gerçekleşen pek çok bilimsel ve teknolojik yeniliğe de yön verdiği, yol açtığını kabul ederler sanırım. Pek çok türün ve branşın insanlığa kendine has bir faydası vardır. Şiir bir terapidir örneğin. Bilimkurguysa başlı başına bütün bir dünyada mekanizmaları geliştirecek fikirler içerebilir.

Kimi yazarlar kimi kitaplarında bugün henüz keşfetmediğimiz, düşünemediğimiz pek çok şeyi kurgulamışlardır. Organ nakli bunlardan biri… Kalbin bir beyni olduğu gerçeğini bile bugün yeni yeni keşfedenler her hücrenin bir beyni olduğunu çok daha önce öğrenmişti oysa. Doğrusu her şey kendi sağlamasını ortaya çıkardığında geçerlik kazanacaktır. Yaşamın sağlaması, ölüm ve ruhun bir evren olarak hangi boyutta nasıl gerçekleştiği ve sürdüğü durumu çözüldüğünde yapılmış olacak o halde. Türün, evrenin ve yaşamın bir devamı olarak anlamlandırıldığında bilimsel olarak da elbette.

Yazarın Diğer Yazıları

Peri Kızı Af Buyrun!

Tanrıya en yakın insanlar çocuklardır. Bu adam çocukluğunun gözleriyle ne gördüyse onu anlatmış, büyük büyük

Halkevlerinden yükselmiş bir ses: Müslüm Gürses

Filmler çektiler, kitaplar yazdılar. Acıyı pazarlamak da helva yemek kadar tatlı olmuştu. Popülist kültür bunu gerektiriyordu

Şiir yaşıyor, şair hayatta: Bir saygı göstergesi, kalem bırakmak masaya

Bazı şairlerin şiirleri keman gibi inler, bazı şairlerin şiirleri tanbur gibi inletir. Bu o şairin kendi geleneğini nasıl kurduğuyla ilgilidir. Ömer Erdem bu şairlerden…