29 Eylül 2019

Arı kovanına çomak sokmak (II)

Sosyalist modellerin tümünde, kapitalist mülkiyetin yerini devlet ya da parti mülkiyeti aldı

Bir gazete yazısında Marksizm'i ve kökeni ona dayanan partilerin dününü, bugününü irdelemek elbette yanlış olur. Dahası mümkün de değildir. Ancak bazı saptamalar yapılabilir, sorular üretilebilir ve o soruların verimli bir tartışmaya ebelik etmesi umulabilir.

Bu yazının amacı da bundan ibaret.

Eni sonu bir gazete yazısı bu. Her alanı kapsayan bir tartışmaya ebelik edemez. O yüzden bir örnek ya da konulardan biri üstünde daralarak yürüyelim.

Kanımca mülkiyet kavramı buna pek uygun.

*   *   *

Marksistler için kapitalizmin aşılması, ondan daha mutlu, daha güvenli, daha adil bir düzene geçilmesi öncelikle üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmesiyle mümkün. Çünkü kapitalist sömürünün kaynağı üretim araçlarının özel mülkiyetidir, kapitalizmin yarattığı kitlesel yoksulluğun, adaletsizliklerin kaynağı da...

Sosyalist ya da komünist partiler kendilerini esas olarak bu hedefle ortaya koydular; üyelerine, sempatizanlarına, seçmenlerine, yandaşlarına bu hedefin getireceği sonuçlarla umut ve coşku aşıladılar. Üretim araçlarının özel mülkiyetine karşı üretim araçlarının kolektif mülkiyeti diye özetlenebilecek olan bu hedef bazen parti programında anlatımını buldu oldu, bazen kongre kararları oldu, bazen tezler oldu ve hepsinden öte bundan 175 yıl önce Marks ve Engels'in yayınladıkları "Komünist Manifesto" oldu.  

1917 Ekim'inde Rusya'da Leninci parti önderliğinde işçi, köylü ve asker Sovyetleri’nin iktidarı ele geçirmesiyle sosyalizm kuruculuğu başladı.

Daha sonra Sovyetler Birliği'ne evrilen ülkede üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmesi adım adım yürüyen bir süreçti ve esas olarak toprak mülkiyetinde kolhoz (köylülerin ortak mülkiyetinde kooperatif türü tarım işletmesi) ve devlet mülkiyetinde sovhoz türü tarım işletmesi olarak ortaya çıktı. Sanayi işletmeleri ise devlet mülkiyetindeydi.

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından doğu Avrupa ve balkan ülkelerinde de iktidar komünist partilere geçti ve oralarda da üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermek üzere hızlı adımlar atıldı. Bazı Balkan ülkeleri Sovyetler Birliği modelini hemen hemen olduğu gibi benimsediler.

Yugoslavya farklı bir yol seçti ve "özyönetim" adı verilen bir mülkiyet modeli denedi. Fabrikalar orada çalışan işçilerin, tarım alanları ise üstünde yaşayan köylülerin mülkü oldu; bunların yönetimi de tümüyle onlara bırakıldı.

Arnavutluk ise tarım ve sanayi işletmelerinin mülkiyeti halka aitti yönetimi ise  "halk adına partinin" eline verildi.

DDR kısaltmasıyla andığımız Demokratik Alman Cumhuriyeti de mülkiyeti  halk adına devlete verdi. VEB (Halka ait işletme) olarak anılan bu mülkiyet modelinde yönetim bizdeki il ve ilçelere benzeyen yerel yönetimlere aitti ama son söz "sosyalist devletin" idi.

1948'de Kuzey Kore, 1949'da Çin, 1959'da Küba, 70'lı yıllarda da Vietnam ve Kamboçya'da Komünist Partiler iktidarı aldılar ve benzer modellerle üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermeye giriştiler.

*   *   *

Bazı küçük farklarla birbirinden ayrılan bu modellerin tümünde, o ülkelerde artık sermayedar sınıf yani kapitalistler kalmadı ancak üretim araçlarının kolektif mülkiyetine de ulaşılamadı. Kapitalist mülkiyetin yerini devlet ya da parti mülkiyeti aldı.

Ve sonra...

Ve sonra Sovyetler Birliği'nde 75, Doğu Avrupa ülkelerinde 40 yıldan çok, geri kalanlarında daha az da olsa yine de onlarca yılla ölçülen mülkiyette ve ekonominin ve ülkenin yönetiminde sosyalizm kuruculuğu başarısız kaldı. Parti bürokratlarının "halk adına" yaveleriyle karar verme yetkisini ellerinde tutmaları, emperyalist-kapitalist ülkelerle girişilen ve ülkelerin kaynaklarını aşırı ölçülerde tüketen silahlanma yarışı, din ve milliyetçilik gibi toplumların kılcal damarlarına sinmiş değerlerin aşılamaması, etkisizleştirilememesi bu başarısızlığı (haydi sözcüklerden korkmayalım ve yenilgi diyelim) yaratan belli başlı etkenler oldu.

*   *   *

Henüz Sovyetler Birliği dağılmadan, sosyalist sistem çökmeden, Çin'de komünist partisi eliyle vahşi kapitalizm dönemine rahmet okutan bir kapitalist sistem inşa edilmesine geçilmeden sosyalist literatürde sık sık "Tarihin tekerleği geri döndürülemez" sloganı kullanılarak yenilmezlik edebiyatı yapılırdı.

(Kendi adıma bu sloganı o kadar çok kullanmıştım ki yaşlı bir komünist ağabeyim beni tatlı sert fırçalamıştı. "Oğlum, ha bire diyalektikten dem vuruyorsunuz ama tarihin düz bir çizgide değil zikzaklarla ilerlediğini de unutuyorsunuz. Gün olur zikzak'ın geri dönüş aşamaları yaşanır" demişti. O gün bu öğüde burun kıvırmıştım.

Halt etmiştim, halt etmişim...)

*   *   *

2019 sonbaharında varlıklarını sürdüren irili ufaklı sosyalist ya da komünist partilerin bugününe gelirsek...

Evet niyet bu, ama kolay değil.

Yazıyı mülkiyet sorunsalı üstünde daraltarak yürüttüm. Böylece bir gazete yazısının sınırları içinde kalmaya çalıştım. Ve fark ettiğiniz gibi yine de sığmadı. Yani pehlivan tefrikasına dönen bu yazının noktası ancak yarın konabilecek.

Umarım anlar ve hoşgörürsünüz...


TIKLAYIN - Arı kovanına çomak soksam mı?

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

“Nurcan Baysal da, Sezgin Tanrıkulu da yalnız değildir” diyecektim…

Kimileri bizim Sezgin arkadaşımız gibi "Tanrıkulu" olur, kimileri de "devletin kulu"...

Suriye 440 x 30 kilometrekare küçüldü…

Suriye dünden beri 13.200 kilometrekare küçüldü. 13.844 kilometrekarelik Adana ili kadar yani…

Bir iyi, bir de kötü haber

Artık bir yazıda, meselâ "İkinci dünya harekâtı" yerine korkmadan "İkinci Dünya Savaşı" diyebileceğim