25 Haziran 2014

AKP için ders notları 1: Kısa cumhuriyet tarihi

Aslında bu ders notlarını sadece Tayyip Erdoğan için yazmak gerek. Çünkü acilen ihtiyacı olan o. Ancak notları okuyacağına, okusa bile dersini çalışıp sınavda geçeceğine pek umudum yok

Aslında bu ders notlarını sadece Tayyip Erdoğan için yazmak gerek. Çünkü acilen ihtiyacı olan o. Ancak notları okuyacağına, okusa bile dersini çalışıp sınavda geçeceğine pek umudum yok. O yüzden belki bir iki AKP’li siyasetçi okur da, hani yürekleri de elverirse “Başbakanım şunlara bir göz atsanız. Yoksa sınıfta kalacağız. Yalnız kendinizi değil bizi de yakacaksınız” filan der umuduyla başlığı değiştirdim.

Bu kadar açıklama yeter. Artık derse başlayabiliriz…

AKP’liler, yerlerinizi alın, gözlüklerinizi takın, kalem kağıt çıkarın ve dikkatle okumaya başlayın.

İlk ders: Kısa Cumhuriyet tarihi

Buyrun…

*    *    *

Vesayet Osmanlıca bir sözcük. Arı dilde bir karşılığı galiba yok. Kendi başına karar veremeyecek kadar yaşlılar  ya da çocuklar adına karar verene vasi deniyor. O durumdaki yaşlı ya da çocuklar içinse vesayet altında terimi kullanılıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin çocukluk yıllarında, kurucular “Bu cumhuriyet henüz çocuk. Yanlış yapar, kendi kendini idare edemez” demişler ve Anayasa’dan başlayıp bütün devlet kurumlarında kendilerini “vasi” tayin etmişler. Tabii o günün koşullarında kimse kalkıp “Yav bu nasıl cumhuriyet? Cumhuriyet dediğin iktidarın cumhurda olduğu düzendir. Bizde ise iktidar, üniformalı ve üniformasız bürokratların elinde. Kimi general, kimi yargıç, savcı, kimileri üst düzey memur. Bu vesayet rejimidir” dememişler. Diyememişler. Çünkü diyenlerin, hatta demeye kalkanların sonu pek fena oluyormuş.

Gel zaman git zaman, “çocuk cumhuriyet” büyümüş, serpilmiş; bu vesayet rejimine sığmaz olmuş. Üstelik cumhuriyet yetmezmiş gibi ortaya bir de demokrasi çıkmış.

Vesayet rejimi biraz sallanmış, hatta çatırdamış. Kudretli vasiler “Bu gidiş iyi gidiş değil. Cahil seçmen kitlelerinin oy verip iktidara getirdiği adamlar kendilerini sahiden de iktidar sahibi sanmaya başladılar. Biz burda eşek başı mıyız” demişler…

Ve darbe yapmışlar. Yıllardan 1960, aylardan Mayıs imiş.

Kendilerini sahiden iktidar sahibi sanma gafletine düşen seçilmişleri Yassıada’da hapishaneye tıkmışlar. Ardından yargıdaki ortakları ile onları yargılayıp (yargılayıp?)hapse mahkum etmişler; bununla da yetinmeyip seçilmiş Başbakan ile iki bakanını idam etmişler.

Bir daha böyle yol kazaları olmasın diye Milli Güvenlik Kurulu (MGK) diye bir kurum oluşturmuşlar. MGK’nın başına dört yıldızlı bir general koymayı ve kuruldaki 5 sivil politikacıyla 5 dört yıldızlı generali eşit oy haklı olarak dengelemeyi ihmal etmemişler.

Yine de yol kazaları olmuş. Siyasetçiler  kendilerini sahiden iktidardaymış sanma gafletine düşmekten bir türlü kurtulamıyorlarmış. Üstelik ortaya bir de sosyalistler, Marksistler, onların örgütleri çıkmış. Vesayet rejimi yine zorlanmaya başlamış.

Mecburen bir darbe daha yapılmış. Yıllardan 1971, aylardan Mart imiş.

On yıl önce kendi yaptıkları Anayasayı fazla bol bulup epey daraltmışlar. Üstelik tek kişinin canına kıymamış, ellerine kan bulaşmamış üç fidanı darağacında idam edip sola, sosyalistlere gözdağı vermişler. Vesayet rejimini yeniden pekiştirmişler…

Gel gör ki cin bir kere şişeden çıkmış. “Cahil halk kitleleri” gitgide kendilerinin yurttaş olduğunu bilince çıkarmış; dahası demokrasinin, en azından iktidarları kendi oyları ile değiştirebilmenin tadını almış. Dahanın da dahası o Allahın  belası sosyalistler, solcular yüzünden hak arama, devlete itiraz etme, hatta çok haksızlığa uğradıysa isyan etme gibi eğilimler gitgide güçlenmeye başlamış.

Bir yandan solcular grev çadırları önünde halay çekmeye, köylüler toprakları işgal edip kendileri işletmeye başlamışlar; öte yandan da kendini müslüman kimliği ile tanımlayan bir parti hızla büyümeye, koalisyon ortağı olacak kadar milletvekili çıkarmaya, Cumhuriyet’in temel taşı sayılan laikçiliği tehdit etmeye başlamışlar.

(Dikkat: “Laikliği” değil “laikçiliği” dedim. İtirazı olan bana devlet bürokrasisin en büyük, en kalabalık kurumunun Diyanet İşleri Başkanlığı oluşunu ve orada vesayet rejiminin tercihi doğrultusunda sadece Sünni- Hanefi egemenliğini açıklamalıdırlar.)

Neyse, işler çığırından çıkmaya, vesayet rejimi iyiden iyiye zorlanmaya başlayınca ne yapılır?

Mecburen bir darbe daha yapmışlar. Yıllardan 1980, aylardan Eylül imiş…

Bu defa işi sağlama bağlamaya kararlılarmış. Çok kan dökülmüş; işkence tezgahları üç vardiya çalıştırılmış; hapishaneler dolmuş taşmış, özellikle Diyarbakır ve Mamak hapishaneleri hapishanelikten çıkmış Nazilerin toplama kampına dönüştürülmüş.

“İş sağlama bağlandı, vesayet rejimi ayakları üstünde yeniden dikildi” denip seçimlere gidilmiş. Gel gör ki cahil halk, darbeci generallerin işaret ettiği bir general eskisinin partisine yine oy vermemiş. Yani vesayet rejimi tam da istenildiği gibi yürüyememiş. Yani biraz aksak yürümüş…

Yürümüş ama o aksaklık da gitgide büyümüş. Siyasal islam diye nitelenen hareketin partisi (Adını çıkaramadım. Ya Refah’tı, ya Selamet’ti, ya Saadet’ti. Ama hep aynı parti idi…) başa güreşmeye başlamış. Dahası 1994’te sizin şimdiki reis İstanbul’a belediye başkanı seçilmiş.

Vesayet rejiminin sahipleri telaşlanmışlar ve rejim tehlikeye girince ne yapılırsa onu yapmışlar. Ama bu kez sille tokat, postal tekmesi girişmek yerine “Bak şunu şunu yapmazsan fena döveriz haaa” demişler.

Yıllardan 1997, aylardan Şubat imiş…

Bu da çare olmamış ve sizin takım, siyasette sizin taraftaki vesayet rejimini kırıp atmış, örümcek bağlamış yöneticilerle bağını koparmış; gömlek değiştirmiş. Böylece bugün iktidarda 13.yılını geride bırakan partiniz kurulmuş ve bir yıl sonra da tek başına iktidar olacak bir seçim zaferiyle devletin dizginlerini eline almış.

Bu asker ağırlıklı, yüksek bürokrasi destekli  vesayet rejimi için sonun başlangıcı olmuş.

*    *    *

Evet bugünkü dersimiz bu kadar.

Şimdi bu ders notlarını dikkatle okuyun, iyice bir sindirin, bilgilerinizi tazeleyin. Çünkü yarın ve –galiba- sonraki gün ders notları devam edecek. “Vesayet nedir, ne değildir” sorusunun cevabı verilecek.

Bunu öğrenmeye  çok ihtiyacınız var.

Özellikle sizin reisin …

 

Yazarın Diğer Yazıları

“Nurcan Baysal da, Sezgin Tanrıkulu da yalnız değildir” diyecektim…

Kimileri bizim Sezgin arkadaşımız gibi "Tanrıkulu" olur, kimileri de "devletin kulu"...

Suriye 440 x 30 kilometrekare küçüldü…

Suriye dünden beri 13.200 kilometrekare küçüldü. 13.844 kilometrekarelik Adana ili kadar yani…

Bir iyi, bir de kötü haber

Artık bir yazıda, meselâ "İkinci dünya harekâtı" yerine korkmadan "İkinci Dünya Savaşı" diyebileceğim