19 Ocak 2011

19 Ocak Mektubu

Farkettim. 19 Ocak geldiğinde sana –bazen adını bile anmadan- mektup yazıyorum...


Farkettim. 19 Ocak geldiğinde sana –bazen adını bile anmadan- mektup yazıyorum. Öyle hesaplı başlamadım buna. İçimden öyle geldi, geliyor; öyle yaptım, yapıyorum. Bu Tırmık da onlardan biri...
Madem sana yazıyorum, sana epeydir anlatmak istediğim bir olay var; onu aktaracağım. Sana anlatamadım çünkü o sırada sen Balıklı Ermeni Mezarlığında uyumaya gitmiştin. Uyandırmak istemedim. Sonra başkalarına da anlatmadım. Gerek duymadım. Ama dün Alper (Görmüş) senin üstüne bir yazı yazdı. Keşke okuma imkânın olsaydı. Alper’in o akıl dolu analizlerinden biri. Şu Sabiha Gökçen olayını hatırlattı. Sabiha Gökçen’in bir Ermeni yetimi olabileceğini sayfalarına taşıyan AGOS’un yarattığı fırtınaya parmak bastı; bu haberden kimlerin, neden ölümüne paniklediğini; bu ölümüne paniğin nasıl seni öldürtmeye giden karanlık komplonun tetikleyicisi olduğunu sergiledi.
Ben de hatırladım. Senin “Ahbarik, ha bire 1915’in ölülerinden söz ediliyor; ölenlerin sayısı filan tartışılıyor. Ya peki 1915’te sağ kalanlar? Onların ne kadar çok olduğunu ve onların ne kadar gizli kaldığını, çocukluk yıllarının üstüne korku ipliklerinden örülü kalın bir örtü çekilmiş, geçmişi olmayan yetişkinlere, hatta bugünden bakarsak yaşlılara dönüştüklerini bir düşünsene. Bence bunun üstüne gitmeliyiz. Diriler, ölülere öncelik taşır” dediğini hatırladım. 
Şimdi dinle. Hem yeri, hem zamanıdır...

*    *    *

O uğursuz Cuma’dan sonraki pazar günüydü. Agos’un bütün odaları, girişi, merdivenleri kapısının önü, arkası tıklım tıklımdı. Agos’un özel sayısı cenaze törenine yetişmeliydi. Ana caddede kamp kurmuş TV naklen yayın arabalarının ve işini yapmaya çabalayan habercilerin isteklerinin karşılanması, sorularının cevaplanması gerekiyordu. Taziyeye gelenlerin karşılanması, onlara hiç olmazsa bir bardak kuru çay ikram edilmesi gerekiyordu. Seni uğurlayacağımız tören için hazırlık yapılması, bir sürü ayrıntının cevaplanması gerekiyordu. Bir avuç arkadaş uyumaya ya da ağlamaya bir saniyecik bile ayıramayacak kadar yoğunduk. Koşuşturuyor, işlerin üstesinden gelmeye çabalıyorduk. Bizim Zampar Harut durumdan vazife çıkarmış, o kargaşada hem işlerin yürümesi için, hem az da olsa düzen sağlanması için kolları sıvamıştı. Yanıma geldi. “Bir adam var” dedi, “Sabahtan beri seninle konuşmak istediğini söylüyor ve yalnız seninle konuşmak istiyor. Olmaz, dedik, vakti yok, dedik ama dinlemiyor. Şuna bir dakikacık ayır...”
Aşağıya haber salındı. Adam yukarı alındı. Orta yaşlara ulaşmış, kılığından duruşundan kıt kanaat geçinen bir emekçi olduğu belli, sıkılgan, çekingen ve ürkek bir adamcağız. Agos’ta boş yer yoktu. Anna’ya “Bize biraz müsaade et” deyip mutfağa aldım. Adam bana sormadan kapıyı kapadı ve ben sormadan anlatmaya başladı. Aklımda kaldığı kadarıyla aktaracağım:
- Sana danışmaya geldim, dedi. Kimseyi tanımıyorum. Seni dün bütün gün ve gece, bugün sabah, öğlen televizyonlarda gördüm. Ermeni misin bilmiyorum. Bana akıl ver.
Durdu. Benden cesaretlendirici bir cümlecik bekledi.
- Ermeni değilim. İstersen bir Ermeni arkadaş çağırayım.
Omuz silkti:
- Farketmez. Kimseyi tanımıyorum zaten. Senin yüzünü gördüm. Bu adamla konuşmalıyım dedim. Şimdi dinle. Evvelki akşam televizyonda O’nun öldürüldüğünü seyrettik. Üzüldük tabii. Öyle arkadan sokulup adamın kafasına mermi sıkan uğursuzlara ilendik. Sonra geç oldu. Yatmaya gittim. Daha uyumadan annem odaya geldi. Bana ‘Dışarı, salona gel hele. Seninle konuşmak istiyoruz’ dedi. Pijamalarımla salona gittim. Babamla annem karşıma oturdular. Sözü bir annem aldı, bir babam. Anlattılar: ‘Oğlum, biz Ermeniyiz. Büyük felakette deden de, babanın babası da, annesi de götürüldüler. Yolda da öldürüldüler. Benim annemi, yani nineni helal süt emmiş Müslüman bir Kürt ailesi sakladı. Ben de baban da iki küçük çocuktuk. Annem babanı da kendi evladı gibi korudu, kolladı, büyüttü. Bize Ermeni olduğumuzu hiç unutturmadı. Dinimizi de unutturmadı. Ama bunu asla açık etmememiz gerektiğini de hiç unutturmadı. Annem ölmeden bizi nişanladı. O öldükten sonra da evlendik.  Sonra babanla İstanbul’a geldik. Ermeni olduğumuzu burada da sakladık. Senden de sakladık. Türksün ve Müslümansın diye öğrettik. Ama biz kendimiz dinimizi koruduk. Hiç Ermeni tanıdığımız olmadı. Türkmüşüz ve Ermeni değilmişiz gibi yaşadık. Sen bunu anlayamazsın. O günleri yaşamadığın için Ermeni olma korkusunu bilemezsin... Evet senden sakladık. Ama evvelki gün O yiğidi öldürdüler. Babanla dün oturup konuştuk. O yiğit de öldükten sonra bizim Ermeniliğimizi saklamamız hem ayıp, hem günahtı.  Seninle konuşmaya karar verdik. Bize kızma. İsa aşkına kızma. Sen Ermenisin’...
Sustu.  
Sustum...
Sessizliği o bozdu:
- Bak bey, ben Müslümanım. Dinimden memnunum. Beş vakit değil ama bayram namazlarını hiç kaçırmadım. Cumalara da vakit buldukça giderim. Ramazanda oruç tutarım. Dinimden şikâyetim yok. Ama öğrendim şimdi. Ben Ermeniyim. Ermeniymişim... Bana bir akıl ver. Ben şimdi ne yapayım?

*    *    * 

Allah kahretsin. Çok yorgundum. Olmasam ne yazar? O adama ne cevap verilebilirdi ki?  Ona verilecek bir “akıl” olabilir mi?
- Bu akıl işi değil. Bundan böyle ne yapacağına ancak kendin karar verebilirsin. Ermeni gibi yaşayıp yaşamayacağına da, dinine de ancak sen karar verebilirsin. Kimse sana yardım edemez, akıl da veremez...
...gibisinden bir şeyler kekeledim. Gözündeki düş kırıklığını bugün de hatırlıyorum. Umut beklediği bir adamdan “Laf ola beri gele” bir öğütten başka bir şey çıkmamıştı.
“Olsun. Birine anlatmam, ille de anlatmam lazımdı. İşte sana anlattım” dedi; o çelebi, o ezik ve olağanüstü kederli gülüşle hafif  bir baş selamı verip Agos’un mutfağından çıktı; dışardaki kargaşa içinde kayboldu gitti.
Ne adını sormak geldi aklıma, ne adresini, telefonunu almak. Mutfakta öyle kalakaldım Sonra?.. Sonra Zampar “Abi telefon” dedi. Bir başkası “Tabutun üstüne bayrak örtülecek mi abi” diye sordu. Sonra yine Zampar “El Cezire konuşmak istiyor, alalım mı içeri” diye sordu. Sonra birisi...

*    *    *

Aradan dört yıl geçti. Belleğime kazınmış o adamı hiç unutmadım. Kimselere de o anı, o adamı, onun sorusunu anlatmadım. Şimdi sana anlatıyorum.
“Niye” dile sorma. Cevabım o adamınkinin aynı: 
- Birine anlatmam, ille de anlatmam lazımdı. İşte sana anlattım
Haklısın... Dirilerin ölülere önceliği olmalı. Bunu düşünmeliyiz. Garo ile, Hayko ile, senin oğlanla, kızla, hem Zampar, hem Akıllı Harutlarla bunları konuşmalıyız. Başlayıp bitiremediğini sürdürmek bizim ödevimiz olsa gerek...
Gelecek 19 Ocak’ta - belki daha da önce - yine yazacağım... 
Hoşçakal kardeşim...

Yazarın Diğer Yazıları

Meclis’te "muhalifçilik" oynamak

Parlamenter temsili demokrasi denen ve yasama yetkisinin mutlak olarak seçilmiş milletvekillerine ait olduğu sistemin cenaze namazı Türkiye’de 24 Haziran 2017’de kılındı

Ak adalet, Ak kanun, Ak yargı, Ak baro…

Artık Ak hukukun yasaları var. Ak hukukun gereklerini yerine getirmekle yükümlü ve çoğu gönüllü yargıçlar var. Çoğu Ak hukukun emrinde savcılar var. Cüppelerinin olmayan düğmelerini iliklemeye çabalayan yüksek yargı var. Eh, yargının olmazsa olmazı, ayrılmaz bileşeni olan savunmada da artık "Ak barolar" geliyor…

Büyük bir dava: Büyükada davası

Şimdiden iddia ediyorum. Büyükada davası iddianamesi ileride hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacak. Öğretmenleri öğrencilere "Eğer savcı olursanız aman ha, sakın ola ki böyle saçma bir iddianame yazmayın. Hele hele sakın niyet okumalar üstüne kurulmuş bir iddianamenin altına imza atmayın" diyecek… Genç hukuk öğrencileri iddianameyi okuyunca hocalarına hak verecekler…