31 Temmuz 2019

Son tatilimden izlenimler; Bodrum, Gümüşlük, Sard ve vals yaptıran yollar

Sard ne kadar muhteşemdi...

Sanırım çok hak edilmiş bir tatili gerçekleştirdim. Önce Mudanya’da birkaç gün; sonra arabamızla indiğimiz Bodrum’da klasik ve yıllık tatilimiz: Kadıkalesi’nde, Armonia tatil köyündeki devre-mülkümüzde, neredeyse 30 yıldır olduğu gibi sakin ve dinlendirici bir tatil. Artık bir gelenek, bir yaşam biçimi olan bir yıllık ruh ve beden dinlendirme fırsatı.

Tüm bunlardan siz okurlara yansıyacak ne var? Elbette kimi şeyler var. Çevreden tarihe, doğadan arkeolojiye, okunan kitaplardan yenen yemeklere. Her Anadolu seferinde yazdığım gibi... Yoksa bu yazıya girişmezdim.

Mudanya’dan bir günde geldiğimiz Bodrum yine cazibesini koruyor. Trafiği artmış, ama yolları biraz düzelmiş. Çeşitli köy ve yerleşimleri, gece hayatını, moda kulüp ve barları sormayın. Sırf oraları gezen ve yazan bir sürü genç yazar var!..

Bizse Kadıkalesi’nden pek çıkmadık. Bol bol yüzdük, dinlendik, okuduk. Yemekleri genelde Ali bey ve oğullarının efsanevi Körfez ya da yanı başındaki Atilla’nın Yalı restoranlarında yedik.


Kadıkalesi'nde yemek

Yemek kaçamakları, Gümüşlük akşamları

Ama kaçamaklar da oldu elbette...Turgutreis’e inip özellikle akşamları o artık Nice, Cannes veya Yunan adalarını andıran sahildeki ışık cümbüşüne ve insan hareketliliğine katılmak; aradaysa şair Mustafa Uğur’un La Pikant restoranı, Konyalı veya Çorbacım’da yemek yemek de az keyif değildi.

Aynı biçimde, Gümüşlük’e gitmeyi de ihmal etmedik. Orada günbatımında çok kalabalıklaşan sahilde yürümek, sayısız lokantanın tezgahlarından (hem de pazarlıkla!) balık seçmek de çok hoştu. Biz yine en geleneksel biçimde Cumhur’un yeri, şimdiki adıyla Myndos restorana gittik. Ayaklarınızın suyun içinde, gözünüzün akşam denizinin bin bir renginde, en taze deniz ürünlerinin masanızda olduğu bir başka dünya cenneti olabilir mi? 

Ankaralı aydın dostlarımız, bu yıl çok samimi olduğumuz Mustafa-Necla Ağar çifti Gümüşlük’e sabah kahvaltıları için de gidiyorlardı. Ama doğrusu biz klasik tembelliğimizle bunu yapamadık. Ancak en azından öğleden sonraları kısa bir briç seansında buluştuk: Mustafa’ya belki 20 yıldır oynamadığı bricin heyecanını tattırmak için...


Gümüşlük'te akşam yaklaşıyor

Kadın elinde güzelleşen dükkanlar

Ve tüm bu yerlerde alış-veriş de hızlıydı. Sayısız küçük dükkanda en çok yerel imalat ürünü hediyelik eşya satılıyordu. En çok da kadın olan sahipleri tarafından...Ve çoğu öylesine güzel kadınlardı ki, insanlar biraz da onları görmek için sıra oluyordu. Yani herkes kârlı çıkıyordu!.. O hem elinden onca iş gelen, hem de güzelliğini koruyan Bodrumlu zanaatkar kadınlara selam olsun!..

Dönüşümüz de unutulmazdı. İki hafta sonra yola çıkarken, klasik yolumuz yerine Armonia’nın yanı başından çıkan ve Peksimetköy, Dereköy gibi yerlerden geçerek İslamhaneleri’ne inen yolu seçtik. Bu da bize hem vakit kazandırdı, hem de yol üzerindeki atölyeleri ve galerileri keşfetme fırsatını getirdi: Yine güzel yerel el işleriyle...

Dönüşteyse kendimizi özgür bıraktık. Özellikle eşim arkeolog Leman’ın isteğiyle, yol üzerindeki antik merkezlerden kimilerini gezmek amacıyla... Böylece önce Heraklia’ya gittik: Milas-Söke karayolu üzerindeki bu antik kente...Bu bize hep öte yanından geçtiğimiz Bafa gölüne bakan harika panoramalar sunarken, kentin ayakta kalmış duvar ve sütunlarını görmek de etkileyiciydi.


Armonia'da bir gece

Yıllar sonra, Salihli...

Sonraki hedefimiz Salihli’ydi. Yani benim 1964-66 arasında bir buçuk yıl askerliğimi yaptığım Ege kasabası. Arada bir kez gitmiştim, ama uzun zaman önceydi. Tanrım, ne kadar  değişmişti!.. Ne otelim kalmıştı, ne gözde lokantam... Ne dağın tepesinde yedek subaylığımı yaptığım 34. Mühimmat Deposu...Ne de İstanbul’dan getirdiğim plaklarla beslediğim ve bir müzik buluşma yeri yaptığım Cafe Costac. (Bunları yakın zamanda çıkan anılar kitabımda anlatmıştım).

Ama Salihli çok daha büyümüş ve gelişmişti. Aslında tüm

Ege kentleri gibi... Gerçekten de bu kez gördüğümüz Balıkesir, Aydın, Milas, Ödemiş gibi kentleri de çok gelişmiş bulduk. Betona ve gökdelene teslim olmamış, camilerinde bile mütevazi, ama ayni ölçüde estetik kalmış bir mimariyi seçmişlerdi. Darısı mega-kentlerimizin başına!..

Ve muhteşem Sardes

Ve Salihli’nin burnunun dibindeki Anadolu’nun en etkileyici antik kentlerinden biri. Sard, Sardes veya Sart. Bir dönem Lidya krallığının başkenti. Sonra Roma dönemi, Yahudi dönemi ve Anadolu’nun ilk Hristiyanları. Sanki her uygarlık ve her din, bu geniş bir ovaya yayılmış enfes yerleşimde kendine yer aramış ve bulmuştu. Onun için, o antik yapıların üstünde veya yanı başında sinagog veya klise kalıntıları da vardı.


Sard kentinde

Ve askerlik dönemimden çok iyi hatırlağımı Sardes ne kadar muhteşemdi... Daha da iyi onarılmış, yer yer tümüyle eski duvar kaplamalarına kavuşmuş, mozaikleri cam altında korumaya alınmıştı. Yakındaki Artemis tapınağı da anlaşılan görkemliymiş, ama hala daha ciddi bir restorasyon bekliyor.


Sard'ın yer altındaki mozaikleri

Hep turistlere rastladık, ama bence olması gerektiği kadar yoktu. Hatta kalabalık guruplar hiç yoktu. Buraları daha iyi tanıtıp kitle turizmine açmak gerekiyor. Biz Sard hatırına Salihli’de bir gece geçirdik, ama hiç şikâyetçi olmadık. 


Mustafa ve Necla Ağar ile...

*Fotoğraflar: Leman ve Atilla Dorsay

Yarın: Vals yaptıran yollar, okuduğum kitaplar

 

Yazarın Diğer Yazıları

ABD Başkan ile FBI ajanının göz yaşartan dostluğu

Önemli bir film değilse de türünde iyi bir yapım; son derece oyalayıcı bir film

Çağdaş Amerikan ustasından yine kışkırtıcı bir film

Bu, çok hikâyeli bir bulmaca-film; zaman zaman dağılıyor

Gidenler gitti; Sadi bey bize kalsın!..

Umarım ki Allah bize Sadi’yi bağışlar; tüm sinemaseverlere, ama öncelikle başta Elif hanım tüm ailesine...