08 Eylül 2017

Fransız usulü cinsellik oyunları, aynalar ve kediler

Ozon her daim ilginç bir yönetmen. Ve filmi yine de bir ölçüde özgün olmayı beceriyor

 

TUTKU OYUNU  (L’Amant Double)   X  X  X

Yönetmen: François Ozon
Senaryo: F. Ozon, Philippe Piazzo
Görüntü: Manuel Dacosse
Müzik: Philippe Rombi
Oyuncular:  Jeremie Renier, Marine Vacht, Jacqueline Bisset, Myriam Boyer, Dominique Raymond

Fransız filmi

 

 

Bir dönem Fransız sinemasının harika çocuğu olan (bugün tam 50 yaşındaki) François Ozon, önceki filmi Frantz ile tam anlamıyla olgunluk sinyalleri vermiş ve savaş üzerine bu siyah-beyaz filmle sade, ama çarpıcı bir başyapıt ortaya koymuştu.

Yönetmen bu filmle yine şaşırtıcı olmayı seçiyor. Ve popüler kadın yazar Joyce Carol Oates’in eserinden yola çıkarak bize alabildiğine cinsellik/eşcinsellik, sadizm ve şiddet yüklü bir film sunuyor. Devasa bir bulmaca gibi inşa edilmiş...

Başlangıçta, bir jinekolojik muayene sırasında bedeninin iyice derinlerine daldığımız güzel ve çekici bir kadını, Chloe Fortin’i tanıyoruz: Ozon’un Genç ve Güzel (2013) filminde bize tanıttığı Marine Vlacht’ın canlandırdığı...

Sancılar çeken Chloe sonunda bir psikanaliste gidiyor. Ve doktoru Paul Meyer’le giderek gelişen bir aşk oyununa dalıyor. Hayli içe dönük genç adamın geçmişini kurcalarken, onun ikizi olan bir başka ruh doktorunu, Louis Delord’u tanıyor.

İkiz olmalarına rağmen farklı soyadları taşımaları, kişiliklerinin zıtlığı yanında solda sıfır kalmaktadır. Uysal ve yumuşak Paul, alabildiğine dominant, sert ve otoriter Louis’den öylesine farklıdır...Louis’yi de ziyaret etmeye başlayan Chloe, iki kardeşin farklı cinselliklerinin deneyimini de yaşar. Ve giderek onları ayıran kimi şeylerin yanında ortak özelliklerini de keşfetmeye koyulur.

Ozon bu karmaşık öyküde sanki birçok yönetmenin birçok filminden yararlanmış  ve ortaya karışık bir yapıt koymuş. Hitchcock’dan (özelikle Spellbound- Öldüren Hatıralar) Verhoeven’e (özellikle Basic İnstict- Temel İçgüdü), De Palma’dan (özellikle Body Double) Cronenberg’e (özellikle Dead Ringers- Ölü İkizler), Lars Von Trier’den (özellikle Melankoli) Aronofsky’ye (özellikle Black Swan- Siyah Kuğu) çeşitli klasiklerden esintiler var.    

Ama ayrıca son dönemin balon cinsellik filmi Grinin 50 Tonu’nu da akla gelmiyor değil...Özellikle Chloe’nin kardeşlerden biri üzerinde tecavüze varan bir sadizmi uyguladığı seks sahnesinde....Ayrıca aynalar kadar kedilerin de etkin olduğu ve filmin fetişist yanını beslediği söylenmeli.     

Ama sonuç olarak film mantığı ve sağduyuyu tümüyle es geçen yapısıyla seyircisini hayli zorluyor. Özellikle sonlara doğru ortaya çıkan ve Jacqueline Bisset’in hala etkili güzelliğine dayanan kadın kimliğinde olduğu gibi. Ve sonunda film seyirciyi isyan ettirecek bir düzeye bile varıyor.

Yine de Ozon her daim ilginç bir yönetmen. Ve filmi yine de bir ölçüde özgün olmayı beceriyor. Alabildiğine cesaret, hatta cüret içerdiği de bir gerçek.

 

Ne olacak bu Türk-Ermeni çekişmesi!...

 

 

YARIM KALAN     X  X

Yönetmen: Emre Yılmaz
Senaryo:  Yaşar İliksiz, Adnan Erdoğan, Emre Yılmaz
Görüntü: Yancı Topçu
Müzik: Gürkan Çakıcı
Oyuncular:  Ali Buhara Mete, Iskui Baldzhian, Anıl Altan, Nihan Tarhan, Mine Tüfekçioğlu, İbrahim Gündoğan, Melda Arat, Adnan Erdoğan, Baran Tümen, Eda Uzun, Emre Can Tekgül

Mevv Yapım

 

 

Türklerle Ermeniler arasında ünlü ‘soykırım’ olayı nedeniyle kolay kapanmayan  bir yara açıldı. Ve tarih boyunca içiçe yaşamış bu iki etnik grup, kolay onarılamayacak bir gerilimin, giderek düşmanlığın içine düştü.

Bu yarayı iyileştirmeye dönük her çabaya büyük saygım var. Çünkü kendi adıma ırkçılığı en büyük günahlardan sayan ve ırk temelli etnik çatışmalara son derece karşı biriyim. Hele 20. yüzyılda yaşanan ve Hitler faşizmiyle zirveye çıkan olayları görmüş bir aydın olarak, başka türlüsü de mümkün gözükmüyor.   

Ama özellikle Ermeni konusu galiba bir tür lanete uğramış gibi. Bu konuda son yıllarda yapılan tüm filmler genelde başarısız oldu. Henri Verneuil’ün Mayrig, Taviani kardeşlerin Tarla Kuşunun Evi, Atom Egoyan’ın Ararat filmleri hep tartışma getirdi. En son Fatih Akın’ın filmi The Cut- Kesik bile kimseyi mutlu etmedi.

Fransız Ermenisi Robert Guediguian’ın Ermenistan’a Yolculuk filmi (2006) bence hepsinin en iyisidir. O yıl bu film için Paris’e gidip kendisiyle özel bir söyleşi yapmıştım. Egoyan’la da Cannes’da yaptığım gibi...

Şimdiyse ülkemizde bu konuya değinen yeni bir çaba var. Bu kez günümüzde geçen...

Ermeni kızı Iskui, üniversite eğitimi için İstanbul'a gelmiştir. Burada tanıştığı Mert'le aralarında bir aşk doğuyor. Ama bu ilişki Iskui'nin Ermenistan'dan gelen ağabeyi Aram kadar, Mert'in ailesi tarafından da onaylanmıyor. Ve işin içine bir kuşak öncesinin yaşlıları da giriyor.

Film aslında hayli cesur. İki yanı da tam olarak suçlamıyor ya da eşit biçimde suçluyor. Ve bu tartışmanın geçmişten gelen kişiler ve onların yaşadıklarına dayanarak, barış içinde yeniden buluşarak, konuşarak, hatta sevişerek aşılabileceği konusunda bir mesaj vermeye çalışıyor.

Ancak sinema olarak birçok açıdan doyurmuyor. Kişilikler çok sert çizgilerle çizilmiş. İyiler çok iyi, kötülerse inanılmayacak kadar kötü. Bu aşka karşı çıkan İskui’nin ağabeyi Aram örneğin...Tam eski Yeşilçam’dan kalma bir ‘bad man’. Öte yanda ise  Mert’in anne-babası var. Onların ırkçlığı ve katı tutumu da Aram’ı aratmıyor: yaşlarının getirmesi gereken olgunluktan hiç eser taşımadan...

Duyarlılık havasıysa günümüz yerli TV dizileri gibi. Gerek oyunculuklar, gerekse hiç durmayan müzik bu izlenimi yaratıyor. Beni en mutlu eden, İskui’nin arkadaşı Merve’de Nihal Tarhan oldu: geleceği başarılı bir fantezi ve komedi oyuncusu olabilir. 

Ayrıca ciddi bir aksan (lehçe) sorunu var. Filmdeki Ermeni kahramanlar gayet anlaşılır bir Türkçe konuşuyor. Ama iş İskui’ye gelince, öylesine yanlış bir tonlamayla konuşuyor ki...Gerçi o gerçek Ermeni, diğerleri bizden. Ama bu ne yapıp edip halledilmesi gereken bir sorundu. Böylesi hiç inandırıcı olmuyor.

Böylece bu iyi niyet ve belli bir cesaret taşıyan film eksikliklerinin kurbanı oluyor. Öylesine ki, o özellikle geceleri rüya gibi bir İstanbul sunan görüntüler de ziyan oluyor. Galiba dört başı mamur bir ‘Ermeni sorunu filmi’ yine başka bahara kaldı.

YARIN: BARRY SEAL: KAÇAKÇI ve EMOJİ

 


 

Yazarın Diğer Yazıları

Fatoş Güney'in anıları: Trajik hayatlara görkemli bir bakış

Daha 13 yaşındayken Hürriyet gazetesinde gördüğü bir haber: Yılmaz Güney adlı bir aktörün tartışma sonucu müzisyen Alper ve ağabeyi İlhan'ı haşat etti. Alper onun sık sık gittiği Moda Deniz Kulübü'nde çalan Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasınını bateristi değil mi? Ve Fatoş sormadan edemez: "Kim bu Yılmaz Güney denen serseri?"

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Trump'a artık "güle güle" derken...

Ne kadar kızıp sövsek de azından devasa kültürüyle hep izlediğimiz o dev ülke, sonunda başındaki o kaçıktan kurtulacak. Ve emin olun, en çok dengesizlerden çeken tüm dünya için bu çok daha iyi olacak.