25 Ekim 2019

Beyoğlu: Çöküşle yeniden doğuşun kıskacındaki semt

Salon kıyımları başkenti: İstanbul

Son Filmekimi dolayısıyla Beyoğlu’nda hayli vakit geçirdik. Çünkü filmleri görmek için Atlas ve Beyoğlu sinemalarına yoğunlaşmıştık. Ve ben, yüksek çözünürlüklü telefonumla ha bire resim çekip durdum. Resmi çekilecek o kadar çok şey vardı ki... Öyle ki, yakında bir Beyoğlu Resimleri Sergisi açarsam şaşmayın! Birkaçını bu yazıda da kullanacağım. Yazacak film olmayan bu haftayı farklı bir konuya adayarak...


Beyoğlu'nda gece...

Evet, her şeyde olduğu gibi Beyoğlu’nun durumunda da iyiyle kötü iç içe duruyor ve sanki insanın iyimserlikle karamsarlık arasındaki dengesini sınava sokuyordu. Cadde ve de yan sokaklar iyice doluydu ve her türlü insanla kaynıyordu. Aklınıza gelen her ırkın, her milletin temsilcisi vardı caddede... Araplar başı çekse de, uzak-doğulular da az değildi. Ve bir ara bir grup güleç yüzlü Hintliyle dost olduk; onlar İstanbul’u överken biz de unutulmaz Hindistan seyahatimizi andık. Ve Leman’la resimlerini çektim.

Eski Yeşilçamlılar sokağı

Arka sokaklar da canlıydı. Erol Dernek sokaktaki kahveler eski Yeşilçamlılarla doluydu, bir Yeşilçam’a Gönül Verenler Derneği bile vardı. Ve başını çokluk eski sinemacı İrfan Atasoy’un çektiği yaşlı emekçilerin söyleşmeleri keyifliydi.

Majestik sinemasının fuayesinde yine eski sinema işletmecisi Gazi beyle, Atlas’da değişmez müdür Cevdet beyle konuşmak, Beyoğlu’nda sevgili Pervin Tan’la eski günleri anmak... Arada Lades, Hacı Abdullah, Saray Muhallebicisi, Balkan Restoran veya Simit Sarayı’nda atıştırmak...


İrfan Atasoy ve üç dostu

Ve her yerde ancak festivalden festivale karşılaştığımız o sinema sanatının has sevdalıları, gerçek gönülvermişleriyle ayak üstü laflamak...İşte festivallerin en güzel yanı. Sağ olasın İKSV!..


Ağa Camii'nde cuma namazı

Salon kıyımları başkenti: İstanbul

Ama elbette her şey güllük-gülistanlık değil. En büyük sorunlardan biri, bölgenin zaten sayılı olan sanat mekanlarının birer-ikişer kapılarını kapaması. Yukardan başlarsak...Bir dönemde müzikalin merkezi olan eski Şan sineması; Taksim’deki Taksim sineması; Lale, Yıldız, Saray, Emek (eski Melek), Lüks, Sinepop (eski Ar), Küçük Emek (eski Sümer), Yeni Melek, Elhamra gibi sinemalar... Arena, Devekuşu Kabare, Şehir Tiyatroları’nın Komedi ve Dram bölümleri gibi salonlarsa zaten çoktan ya da yakın zamanda kapanmışlardı.


Çiçek Pasajı

Aynı yörede, neredeyse ayni caddenin üzerinde bunca sanat mabedinin üst üste kapanması, dünyanın hiçbir büyük kentinde görülmemiş bir olaydır. Tüm salonlarını titizlikle koruyan, yıllar sonra gitseniz bile ayni küçük sinemayı, aynı tiyatro veya müzikholü tıpatıp yerinde bulduğunuz Paris, Londra, New York gibi megapollerde, bu düşünülmesi bile mümkün olmayan bir kültürel kıyımdır.    

Ama bizde hiç öyle değil. Ve her şey ranta feda ediliyor, yıkılıp gidiyor. Bari kalan birkaç yeri artık koruyabilsek... Beyoğlu denince kalan çok azını muhafaza edebilsek...O kadarcık bir uygarlık belirtisi gösterebilsek...


Beyoğlu gençliği...

Ya Küçük Sahne? Ya Kenter Tiyatrosu?

Sevgili dostum Dikmen Gürün geçen gün Cumhuriyet’te yazıyordu. Ekrem İmamoğlu’nun yıllardır kapalı duran Muammer Karaca tiyatrosunu onarıp açacağına dair ettiği sözü veya 23. İstanbul Tiyatro Festivali ödüllerinin verildiği Ses Tiyatrosu’nu açık tutmak için Ferhan Şensoy’un verdiği mücadeleyi anlatıyordu. Az da olsa ne güzel, ne sevindirici haberler...


Gururlu balıkçı...

Ama öte yanda örneğin Küçük Sahne gitti-gidiyor. Beyoğlu üzerine yazdığım hemen her yazıda ana geldiğim, benim tiyatro zevkimin oluşmasında büyük rolü olmuş enfes bir küçük salon...Ya da biraz uzakta, Harbiye’teki Kenter Tiyatrosu... Dikmen Gürün artık 91 yaşına gelmiş, ulusal hazinemiz Yıldız Kenter’in uzaktan olayı acıyla izlediğini yazıyor. Yüreğiniz yanmaz mı, üzülmez misiniz?


Gazi Bey eski makinalarla...

Alkazar’ı açmak, Atlas’ı korumak

Bence ayrıca mutlaka kurtarılması gereken birkaç mekan daha var. Öncelikle hayli zamandır kapalı duran, en eski sinemalardan Alkazar. Beyoğlu’nun tam göbeğindeki bu tarihi salon Büyükşehir ve Beyoğlu belediye başkanlarının ortak gayretiyle ele alınıp bir toplantı ve söyleşi salonu olmalı. İki belediyeye de öyle yararlı olur ki...

Ayrıca açık kalmış belki en güzel salon olan Atlas ve hep sanat filmlerinin yuvası olan Beyoğlu da korunmalı. Festivallerde ‘lebalep’ dolan bu iki salon geri kalan zamanda ciddi bir sıkıntı çekiyor. Beyoğlu’nu dolduran yeni müşteri türü (yani sözünü ettiğim uluslararası çeşitlilik) onlara yaramıyor. Ve bu mekanların sahipleri, işleticileri ya da görevlileri bize hep durumdan yakınıyor, şenliklerin dışındaki seyirci azlığını eleştiriyorlar.


Atlas Sineması'na giderken...

Gerçek sinema seyircisinden beklenen

Oysa özellikle Atlas’a girmenin bile öyle bir zevki var ki...Sanki geçmişe adım atar gibi oluyorsunuz. Burada artık her şeyi resmi makamlardan beklemek yerine seyircinin biraz devreye girmesi gerekiyor. Yıllardır festival zamanlarında semti işgal eden o has sinefiller biraz daha çok buraya inseler... İkişer güzel salonu olan Atlas ve Beyoğlu’na biraz daha ilgi gösterseler... Çok iyi olmaz mı?

İşte böyle. Öte yandan, diyelim ki Tünel’deki eski Narmanlı Han’da  yıllar süren tartışmalardan sonra mimar Sinan Genim restorasyonu sonucu açılan İllüzyon Müzesi, (bir adı da Mucizeler Müzesi), semte ve kente büyük bir katkı oldu. Mutlaka gidip görün derim. Benzer bir çabanın hemen karşısındaki Art Nouveau başyapıtı Botter apartmanı için de bir an önce gerçekleşmesini diliyorum.


Üç güzeller...

Son kitabım üzerine

Yeni kitabım Sinemanın Hazineleri: 50 Unutulmaz Film Daha, iyi saydıysam 54. kitabım oluyor. Ve de 2017’de yayınlanan Sinemanın Hazineleri: 50 Unutulmaz Film’in bir devamı. Sinema tarihine 1995’de çıkan 100 Yılın 100 Filmi kitabımın getirdiği kategorik, aşırı seçmeci ve büyük sorumluluk getiren bir tavırdan uzak, daha özgür biçimde yaklaşabilmek doğusu keyifli oldu. Temelde Milliyet-Sanat dergisine her ay yazdığım yazılardan bir derleme. Ama henüz yayınlanmamış yazılar da var: 15 kadar.  Demek ki üçte birine yakın.

1930’lardan1970’lere dek uzanan yazıların bir bölümü özellikle vaktiyle görüp unutamadığım filmler. Arabistan Geceleri’nden Zafer Yaratan Casus’a, Yanlış Numara’dan Pandora’ya, Avare’den Anahtar’a, Caniler Avcısı’ndan Kan Dökmeyeceksin’e, Aşk Mevsimi’nden Zorba’ya...

Ya da güncelliğin (bir ölüm, bir yıldönümü, bir yeni film) hatırlattığı filmler: Sisler Rıhtımı, Notre Dame’ın Kamburu, Tehlike İşareti, Ankara Casusu, Ölmeyen İnsanlar, Yürüyen Ölülerin Gecesi, Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, Şark Ekspresinde Cinayet, vs.

Ve bu çabayı –ömrüm yeterse- en azından iki ciltle daha 200 filme çıkarmayı umuyorum. Kitaplarım için 1 Kasım’da başlayacak TÜYAP Kitap Fuarı’nda en az iki imza günü yapacağım. Bekleriz efendim!..

 

           

Yazarın Diğer Yazıları

50'lerin Türk sinemasına toplu bir bakış

50’ler bir yandan o eski ‘tiyatrocular’ın, öte yandan Akad ve ardından gelen yepyeni bir kuşağın çabalarıyla gayet ilginç bir görünüm kazanır

TÜYAP: Bir sanat, edebiyat ve dostluk şöleni

İstanbul’un inşaatlarından trafiğine, beton ormanlarından rant kavramına yine denetlenemez bir ivmeyle büyümeye heves ettiği şu son yıllarda, fuarın da artık kabına sığmayacağı belliydi

Arnold dönüyor ve kadınlarla iş birliği yapıyor

Bir film boyunca onca teknolojinin ardına gizlenmiş olan geçmişi anmak, kimilerine iyi gelebilir. İsterseniz, bir deneyin!..