28 Şubat 2020

Toplumsal duruma yeniden bakmak

Tarafların baştan belli gibi durduğu ve eklemlenmelerin zamanla oluşabildiği bir dönemden her an oynak ve nereye doğru temayül edileceği anlara göre değişen bir döneme girmiş olduğumuzu saptamak zor değil herhalde?

Günümüzde, birçok yerde, toplumsal vaziyeti ve bunun tek yönlü olduğu düşünülen gidişatını anlamak gittikçe zor görünüyor. Bugünkü hareket, davranış, görünüş ve düşünce tarzlarına bakıldığında modern dönemlere ait alışık olduğumuz kodları anlamak bize çok zorlayıcı gelmekte. Her kod kendi dışına çıkmaya başlamış durumda sanki. Bir zamanlar "sağ veya sol" olarak nitelendirilen hareket ve düşünce tarzlarını anlamaya çalıştığımızda ve bunun anlaşılmazlığı başladığında; bunun, sadece gerçek yaşamda sosyalist rejimlerin, ülkeler arası askeri, siyasi ve ekonomik dayanışmaların sorunlu halleri sonucunda değil, aynı zamanda teknolojik ve tele-teknolojik (görsel işitsel medya ve sosyal medya) gelişimleriyle ve iletişim biçimlerinin kodlarının değişmesiyle alakalı olduğunu söyleyebiliriz.

Şöyle bakabiliriz, belki de, bugünkü toplumsal hareketliliğe ve bunun siyasi yansımalarına: Her canlının (insan, hayvan ve bitki) bir iç ortamı ve bir dış ortamı olduğu gibi bu iki ortamın sınırını belirleyen ara ortamları gerçekleştiren zarlar (membran) var. Bir de ayrıca bir ek ortam daha var ki, canlıların hareket ve algı tarzlarının belirlenmesi buradan geçmekte. Özetlersek; iç ortamı belirleyen, canlının kendine ait bileşkeleri ve tözü olmaktadır. Bu bileşkeler, onun nasıl beslendiği, hangi havayı soluduğu, hangi toprağa dayandığı, hangi sulardan geçtiği ve içtiğiyle alakalı durmakta (dış ortam). İç ortam bir canlının iç bileşkelerini oluşturmakta. Ve bunlarla birlikte dış ortamın içinde karakterler ve ruh halleri oluşmakta; aile, eğitim, okul, cinsellik ve arkadaş çevresinin belirleyiciliğinde dış ortam oluşmakta. Tabii buna, dış materyallerin yansıra teknolojiyi ve iletişimi de ekleyebiliriz. Bu iki ortam arasındaki geçiş alanını sağlayan ara ortam ise zardan oluşmakta. Bunlara eklenen ek ortamda ise kendi bileşkeleri ve dış materyallerle karışan ve zar tarafından sınırları geçirgenleşen ara ortama eklenen canlının algı ve eylemlerinin gerçekleşmesini sağlayan ek ortam söz konusu durmakta. Ve oluşa imkan veren enerjik alan, bu ek ortam sayesinde ve bunların geçirgenlik imkanlarıyla ortaya çıkmakta. Bu dört ortam; insanın toplumsal alandaki kararlarını, davranış biçimlerini, düşünme tarzlarını, cinselliğini, fantazmalarını ve şiddet vaziyetlerini belirlemekte gibi duruyor.

Bu ortamlar arasında ve ortamların birbirlerine geçmesi sayesinde hareket ve düşünce biçimlerinin kodları arasındaki geçiş imkanları bu ortamlar-arası alanda kendisini belirleyici kılmakta. Her insanın bu ortamlardan aldığı bilgi ve iletişim şekillerine göre, sadece eğitimi değil, ama çevresi de belirlenmekte; ve bu belirleyici alan canlının kararlarını, yaşam şeklini, insanlar arası ilişkilerindeki hareket tarzlarını belirlemekte (yani, "insanlarla ilişkileri nasıldır? Başkalarına empati duyar mı? Taraftar mıdır? Şiddetli bir husumet duygusuna sahip bir güvensizlik duyusu içinde midir? Nasıl konuşur? Kimleri kendinden veya başkalarından kabul eder?". Bu, sadece eğitimle değil, ortamların geliştirdiği söylemlerle belirlenmekte değil midir? Söylentilerin hakim olduğu sözel toplumlarda bu durum daha belirgindir ki, git gide bütün toplumlar, bir anlamda, sözel ve görsel hale gelmeye başladılar (burada söz ve görüntü ve ses çarpıtmaları yeni teknolojilerin ustalıkla gerçekleştirdiği alanlar).

Bir iç alan var ki, burasını canlılar evleri olarak hissetmekteler; bir de dış alan ki, burası da onların ortam olarak yabancı hissettikleri yerler (bugün git gide küresel dünyanın emeğin ve sermayenin serbest dolaşımı dünyasından kapanmaya doğru dönmesine rağmen savaşlar, ekolojik felaketler, etnik temizlik eylemleri nedeniyle büyük bir göç akımının yaşanmakta olduğu aşikar). Dış ve iç ortamın güven duygusu kırılmış durmakta. Kendi evlerine ve ortamlarına yabancı olmaya başlayan milyonlarca insan bir yerden başka bir yere bu sefer, başka yerde yabancı statüsüyle, sefalet içinde akıyor veya hatta geçiş imkanlarının olmadığı yerlerde bu akışkanlık artık tıkanıyor (sınırlarda, duvar altlarına, adalarda bekleyen insanlar).

Bugün, zaten oynak işleve sahip bu dört alanın git gide birbirlerine karıştığını, oynak olarak işlemekte olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu düşünme tarzı ve psiko-sosyal davranış şekilleri günümüz toplumlarında siyasi alana da yansımış gözükmekte. Tarafların baştan belli gibi durduğu ve eklemlenmelerin zamanla oluşabildiği bir dönemden her an oynak ve nereye doğru temayül edileceği anlara göre değişen bir döneme girmiş olduğumuzu saptamak zor değil herhalde? Örneklerini dünyanın birçok yerinde uluslar arası siyasi ilişkilerde olduğu kadar iç siyasetlerde de görmekteyiz. Dost olarak adlandırılanlar, her seferinde, yeni bir gelişme sırasında değişmeye başlıyor. Bugün, bu oynak durumun analizini sabit bir tarzda yapmaya kalkışanlar ise fiilen ve hukuken "ideoloji duvarının" içine sıkıştırmayı denedikleri bir ortam inşa etmeye çalışmaktalar. Ancak, görünür o ki, toplumsal ritmin dinamiklerini kabul etmekten uzaklaştığı, daha doğrusu sabit ilişkilerin "rayından çıktığı" bir döneme girmiş vaziyetteyiz. Bu tuhaf oynaklığı ve müphemliği her yerde görmek mümkün.

Kararsızların, birçok konuda, bu kadar çok olmasının arkasında yatan bu olsa gerek! Aynı zamanda; güvensizlik de, belki, buradan kaynaklanmakta mıdır? Neyin doğru neyin doğru olmadığını anlamak çok zorlaşmaya başlamakta. "İnanç zedelenmesi" söz konusu. Toplumsal alana baktığımızda sabit fikirli insanların var olduğunu tabii ki görmekteyiz; ancak bunun dışında yeni bir neslin git gide başka türlü bir oluşa girdiklerini de izlemekteyiz. Kamuoyu yoklamalarında duyduğumuz ve okuduğumuz bazı değerlerin oynak bir şekilde değişmeye başladığını izliyoruz. Genel görüntü içinde, her ne kadar katı çizgiler hakim gözükse de toplumun bazı kesimlerinde katı çizgiler esnekleşmekte. Burada ilginç gibi duran, kodların başka kodlarla iç içe girmeye başlaması ve bunların geçirgenleşmeye başlamasıdır. Bu açıdan bakıldığında, değişime giren bir toplumsallıktan söz etmek mümkün gözükmekte. Nereye doğru? Bu daha müphem! Nesillerin değişimi denilen de belki de bu gidişatlardır? Eski değerler ile yeni değerler arasındaki geçişler ve eklemlenmeler, bir bakıma, bunların ters bir şekilde yön almalarını ortaya koymakta ve sabit gibi duran tarafların değerlerinde dönüşümler gözlemlenmektedir. Başka kodları almaya başlayan ve eski ve yeni kodların ittifak ve ayrımları sırasında değişken hale gelen bir toplumsallığı izlemekteyiz sanki? Yani, değişken bir şekilde oluşan ritimlerde birer "kontrpuan" gibi işleyerek gelişen hareketler söz konusu olmakta.

Toplumsal alandaki değişimlerin oynak hallerinin var olduğu gibi, sabit bir şekilde düşündüklerimiz de zamanla, değişmekte: Mesela, "doğa" ve kültür" ayırımı üzerine düşünmek mümkün olmaktan çıktığı gibi, benzer bir şekilde doğanın "doğallığı" da başka türlü düşünülmektedir. Doğa kendi düzenini kurmaktayken, bunu doğa kuralları ile birlikte, dışarıdan gelen diğer etkilerle de gerçekleştirmekte değil midir (antroposen, kapitalosen vb.)? Felaket doğal olduğu kadar sosyal alanda da yaşanmakta! Yani bunlar birbirlerine zıt olmaktan çıkmaktalar. Farklı ortamların (iç, dış, ara ve ek) bileşkelerinin eklemlenmesi bizleri yeni toplumsal durumu baştan düşünmeye doğru itmekte sanki?

Yazarın Diğer Yazıları

Rüyalar gerçek olsa: "İmagine!"

Hayal ve umut gelecekteki mutluluğun ödüncüdür demekteydi eski bir Hristiyan atasözü

Etik bir yaşam

Biraz düşünerek, yalnızlığı bir tutum olarak genişletmek en eski öğretilerden biri olarak durmakta. Bugün bu eski öğretileri tekrar canlandırmak mümkün olabilir. Foucault’nun kullandığı siyasi kavramların yanında, bugüne yakın durduğunu düşündüğüm, insanın kendine dönmesi ve "kendilik endişesi" ön plana çıkmakta

Bir felsefi tartışma üzerine: Biyo-politika ve Foucault’ya bir dönüş

Bugün, geçici olarak virüse karşı mücadele dip dibe, "omuz omuza" mücadeleyle değil, "yalnızlıkta örgütlenmekle" etiko-pratik yaşama tekabül etmektedir