08 Mart 2019

Karalar ve denizler: Antroposen

Çocuk yaştakiler bile artık bu konuyu ciddiye almanın zamanının çoktan geldiğini haykırmaktalar

Ekoloji üzerine konuşurken hep topraktan bahsedilmekte: Tarım ve ürünler ve üretim. Halbuki toprağın karşısında başka bir element var. Deniz. Gaia ile Poseidon birbirlerinin karşıtı olarak birleştiklerinde ortaya çıkan dev adam Antée’dir. Her seferinde kuvvetini toprağa dokunduğu zaman almaktadır. Ancak Herkül kendisini yenme gücünü kendisinde bulur. Mitoloji, bu isimlerle bugüne kadar taşınmıştır.

 Kara ve deniz arasındaki bu karşıtlık ve beraberlik ele alındığı zaman kuvvet meydana gelmekte. Bunlardan biri sabitlik ve sınırlar üzerine, diğeri ise dalgalar ve sınırsız bir serbestîye üzerine kurulu bir şekilde mevcutturlar. Her seferinde toprakta bir sınır, denizlerde ise sınırsızlık bulunmaktadır. Bu ikisi arasındaki zıtlık ve karşıtlık mitolojide olduğu gibi birliktelikten değil karşıtlıktan oluşmaktadır. Bu karşıtlık ilkesi üzerine oluşan politik görüşle, “dost ve düşman” üzerinden gelişen bir anlayışı Carl Schmitt politikanın özü olarak ortaya koymuştur. Ancak bu anlayışa göre, toprak sayesinde nomos ortaya çıkmıştır, su sayesinde değil. Kara sayesinde ortaya çıkan bir işgal hakkı (nomos) insanların hakkı olarak sunulmaktadır. İnsanların hakkı toprağa sahip olmaktan geçmektedir; bu aynı zamanda kanunun da kendisi olarak ileri sürülmüştür. Hak ile hukuk (kanunlar) bu anlamda toprağın sahibinden geçmektedir. Denizler ise em özgür ve serbest mekanlardır.

 O halde, ilkel birikim olarak başlayan kapitalizmin doğuşunun arkasında da toprak bulunmaktadır; ve sabit sermaye kendi çitlediği tarlalar üzerine kurulan fabrikalara kadar tarım toplumundan  sanayi toplumuna giden süreci toprak üzerinde oluşturmuştur. Halbuki denizler özgürlük olarak ele alınmaktayken aynı zamanda emek gücü de benzer bir şekilde özgürlük üzerinden düşünülmüştür. Marx bunu böyle düşünmüş müdür ? Bu soru olarak durmakta ve Marksizm üzerine araştırma yapacakların ve yapanların alanına ait olarak ortaya konulabilmektedir. Ama şunu söylemek belki de mümkün olacaktır: Proletarya özgür emekçidir; aynı zamanda sabit olmayan değişken veya hatta su gibi bir metafor kullanmaya kalkarsak sıvı veya oynak bir sermaye olarak ortaya konulmuştur Marx tarafından. Sabit sermaye bu anlamda bir özel mülkiyet üzerine dikilmekteyken, oynak-sıvı sermaye özgür  emekçinin emeği, değişken sermaye olarak adlandırılmış ve kuramsallaştırılmıştır. Denizler ve karalar arasındaki fark da, bu anlamda, sınırları olan bir toprak ana (kara parçası) ile sınırları ancak karalar tarafından  çizilmiş olan (denizler) coğrafyaya ait olarak işlemektedir. Ayrıca Marx  kapitalizmin sınır-ötesi akışkanlığını vurgulamıştır.

Schmitt ilginç bir kanun dünyası tarif etmektedir: Tarihi olarak nomos, yani kanun olarak nomos, işgal hakkını toprağa ait olarak kurgulamıştır. Ve zaten Katolik Hıristiyan anlayışa göre İncil, bize denizlere ait olarak değil de sakin karalar üzerinde bir cennet vadinde bulunmaktadır. Denizler ise karanlık, aklı olmayan ve tehlikeli alanlar olarak tasvir edilmiştir. Ve sürekli bir şekilde deniz canavarı Leviathan burada korkulacak bir isim olarak gözükmektedir: Ama tuhaf bir şekilde Leviathan bir deniz canavarı olarak bir karayı egemenlik altına alan bir deniz havanının adıdır; ve toprak üzerinde merkezi bir idare ile birlikte, yani Devlet ile,  doğal durumdaki insanların  birbirlerinin kurdu olmasını engelleyebilmektedir. Thomas Hobbes’un felsefe tarihinde 17.yüzyılda bize gösterdiği budur.  Kanunlar birer sivillik örneği olarak iyi ve kötü arasındaki mücadelede, haklı ve haksızı belirlemektedir. Bu durum özgürlük değil, güvenlik ilkesi üzerinden okunmaya layıktır. Hobbes denizlerle çevirili ada için (İnglitere) Leviathan imgesini önermiştir; halbuki kıta için deniz canavarı olan Behémoth daha uygun mu durmaktadır ? Hobbes’tan sonra gelen diğer ada Avrupası filozofu John Lock’a göre, bireylerin özgürlüğü ilk ilkeye ait olarak durmaktadır. O bakımdan, sivil toplumun özgürlük alanı devletinkinin önünde yer alır. Bunun yanında, Carl Schmitt hep karadan denize bakıldığını öne sürüp, şimdi bir de  denizlerden karaya bakmayı önermektedir.

O halde, denizler ve sular kara kadar ehemmiyetli olmaktadır; ama neden doğa olarak  toprak veya yeryüzü Gaia’dan bahsedilirken Poseydon bir canavar olarak kalmaktadır. Üzerine yapılan film bile zaten Poseydon canavarının insanları karanlık sulara çekmesi ile ilişkili bir anlatıya sahiptir.  Halbuki denizlerin geçtiği karalar arasındaki doğal olarak oluşan denizlere karşı barajlar ve kanallar yapılmıştır: Panama Kanalı ve Süveyş kanalı. Ancak bu kanalların yapıldığı denizler ile Boğaziçi aynı doğada olmaktan çok uzak gözükmektedir. Süveyş kanalı üç doğal gölün üzerinde kurulmuştur. Böylece, Akdeniz ile Kızıldeniz birbirlerine bağlanmıştır. Port Said ile Süveyş birbirlerine eklemlenmiştir. Kapitalizmin sömürgeci dönemlerine ait olarak işlediği bir zamanda Ferdinand Lesseps tarafından gerçekleştirilmiş ve Avrupa ile Asya arasındaki deniz trafiğini birleştirmiştir. Panama kanalı ise Atlas (Atlantik) Okyanusunu Büyük (Pasifik) okyanusa bağlamaktadır. Yapılış sırasında 27.000 kişi hayatını kaybetmiştir. New York ile San Francisco’ya birbirlerine bağlamaktadır. Bu kanalların yapımı için sanayi toplumunun sömürge dönemine ait yapılanmalar olduğunu hatırlamakta yarar vardır. İnsanın doğa karşısındaki gücünün hala kutsandığı bir döneme ait büyük yapılardır bunlar. Halbuki bugün bu büyük anlatıların dışına çıkan bir duyarlılık baş göstermeye başlamıştır

Peki; Kanal Projesi adı altında Boğaza ikinci bir boğaz yapma projesinin yaratacağı hem doğal, hem de, belki de, insani  tahribat düşünülecek bir şey midir? İstanbul’un ticari geleceği için hayırlı olacağı söylenmektedir; ama ekolojik olarak yaratacağı tahribatı düşünmek gerekmekte değil midir ? İnsanı  doğayı yıkıma koyması doğa üzerindeki hakimiyeti üzerine odaklanmıştır. Antroposen adı verilen tam da budur. Toprağın sahibi olan insanın yarattığı tahribattır bu.

Atmosfer kimyacısı olan Nobel ödüllü Paul Crutzen bu tahribata gönderme yaparak Meksika’da yapılan bir toplantıda bu ismi (Antroposen) ortaya atmıştır. Karaların hakimi olarak insan doğa karşısında egemenliğini ilan etmek üzere, doğa üzerine müdahale etmeye başladığından beri Antroposen dünyasına girmiş bulunmaktayız. İnsan jeolojik bir tahribata imza atmıştır. Daha 18.yüzyılda Buffon insanın toprağın üzerindeki gücünü ifade ederken bu tahribatı vurgulamakta değil miydi? İnsan biyo-jeo kimyasal bir şekilde toprağı yani doğayı kendisine mal etmiş ve üzerinde egemenlik kurarak doğayı kullanmış ve ona müdahale etmişti. Bu müdahaleye sosyolog Bruno  Latour Gaia’ya müdahale olarak adlandırmıştı; ama ya sular ? Onları unutmayız. Denizler ve bu denizlerin jeolojik yollardan olmayan birleşme denemelerine ne demeli ? Sadece toprak değil, denizlere, sulara de ihtiyaç duymaktayız. Bu anlamda bilim dünyasının Boğaz’da açılacak olan bir kanal konusunda söylediklerini ciddiye almak, belki de, dünyasal bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanayi sonrası ve doğa tahribatının geri dönülemez bir hale geldiği bir dönemde yaşamaktayız. Ekoloji  bugünün dünyasının ana sorunu haline gelmiş vaziyette. Ve hatta gençler bile değil, ama geleceği yaşayacak olan çocuk yaştakiler bile artık bu konuyu ciddiye almanın zamanının çoktan geldiğini haykırmaktalar. 15 yaşındaki İsveçli Greta Thunberg , Birleşmiş Milletler’de “size yalvarıyorum!” diye dünyaya seslenmekte bugün. Bunu  ciddi bir şekilde düşünmek gerekli değil midir ?

Yazarın Diğer Yazıları

Umut dolu bir dünya için

İnci Eviner tıpkı 18.yüzyılın başında filozof David Hume’un ileri sürmüş olduğu gibi insanın kısmi bir varlık olduğuna gönderme yapmakta sanki

Ekosistem ve ekoloji

Doğa bizim yanımızda olmalı, karşımızda değil

Kurumlar ve güdüler

Aklı, ihtiyaçları ve güdüleri kurumlarla ahenk içine koymak için ne beklemekteyiz?