16 Eylül 2013

Taht kurmuştu kalbime!

Sene kaç, tam hatırlamıyorum. Ama, “İki Çocuğun Devrialemi” kitabındaki Jano’nun dünyayı motosikletle dolaştığı yaşta olmalıyım. Bir çocukluk yaşında! Bakırköy Zuhuratbaba’nın toz toprak uçuran top sahasının yanıbaşındaki lunaparka gidiyoruz kimi yaz akşamları. “Halk Konserleri” de düzenlenen alanda akasya ağaçları var. Hanımeli çiçeklerinden kalma alışkanlıkla akasyaların da çiçeklerini arada ağzımıza atıyoruz, farkında olmadan. Barış Manço geliyor, Cem Karaca geliyor, Esengül bile geliyor lunaparkın halk gazinosuna. Hangi dijital kamera masumiyetimizi resmedebilir ki? O yüzden daha icat edilmemiş... O yüzden tek bir fotoğrafımız yok sabitleyen çocuk gözlerimizi.

Sene kaç, tam hatırlamıyorum. Ama, “İki Çocuğun Devrialemi” kitabındaki Jano’nun dünyayı mot\osikletle dolaştığı yaşta olmalıyım. Bir çocukluk yaşında! Bakırköy Zuhuratbaba’nın toz toprak uçuran top sahasının yanıbaşındaki lunaparka gidiyoruz kimi yaz akşamları. “Halk Konserleri” de düzenlenen alanda akasya ağaçları var. Hanımeli çiçeklerinden kalma alışkanlıkla akasyaların da çiçeklerini arada ağzımıza atıyoruz, farkında olmadan. Barış Manço geliyor, Cem Karaca geliyor, Esengül bile geliyor lunaparkın halk gazinosuna. Hangi dijital kamera masumiyetimizi resmedebilir ki? O yüzden daha icat edilmemiş... O yüzden tek bir fotoğrafımız yok sabitleyen çocuk gözlerimizi.

Assolistten önce uykumuz geliyor. Ya Cem Karaca “Resimdeki Gözyaşları”nı, ya da Esengül “Taht Kurmuşsun Kalbime”yi söylesin diye bekliyoruz uykulu gözlerle. Çocuğuz ama Cem Karaca şarkı söylerken kimi masaların niye “Bağımsız Türkiye” diye slogan attıklarını az çok tahmin ediyoruz. “Haşhaş Krizi” sırasında babam biraz anlatmış. Bir de gecelerini uykularından çok kitaplara hasreden abilerimizden duyduğumuz şeyler var.

Dünyamız Jean de la Hire’nin romanındaki Jano’nunkinden çok küçük daha. Ama bir gün şe\hrin kuzeyine, pikniğe gidiyoruz ailecek. Dünyamız kocaman oluyor. Daha önce bilmediğimiz bir köyün, Zekeriyaköy’ün ayazmasının dibindeki piknik alanına, Kirazlıbahçe’ye geliyoruz. Koca koca kestane ağaçlarının kıyısında ormana doyuyor çocuk gözlerimiz. Böyle bir meşe ve kestane deryası görmemişiz daha önce! O gün orada başka bir dünyaya uyanıyor, tek tek bütün ağaçları selamlıyoruz. Kuzey ormanları taht kuruyor kalbime! Yazları Fırat’ın öte yakasındaki köyüne giden Çetin, “bizim köyün yakınında da orman var, ha bu kadar” diyor. “Hadi lan” diyoruz, “bizimkisinden büyük değildir.”

Bir gün belki bu köylerden daha uzak diyarları da görebiliriz. Ama uluslararası işbölümünün ülkemize biçtiği rolün değişmesine ve uzaklara gidebilmemize olanak tanımasına ne kadar var, bilmemiz mümkün değil o yıllarda. Korporatist devlet anlayışının mealini, Koç Holding’in çadırlı yaz kamplarını yitirince, yani ‘80’lerde anlayacağız. Tabldot yemek kuyruklarında çocuklu ailelere daha iri karpuz dilimleri verilerek torpil geçildiğini çok sonraları öğreneceğiz.

Lunapark konserlerinde Çetin de bizimle. Babası hiç okula göndermemiş Çetin’i. Kapı “otomatiği” var apartmanlarımızda ama Çetin yine de bir “kapıcının” çocuğu. Babası babalarımızın gözünde her daim “efendi”: “Bayram Efendi!”

Bir oto tamircisinde çıraklık yapıyor Çetin. Cebinden çıkardığı tarağıyla tuvaletin aynasında saçlarını tarıyor ıslatıp lunapark akşamlarında. Ve kabak çekirdeği çıtlatıyor, gündüzleri tamirhanesinde “segman attırdığı” çocuk parmaklarıyla. Mors, üsküp gibi misket oyunlarını olduğu gibi küfrü de ondan öğrenmişiz. Sararmış iri dişleriyle gülüyor her daim. Her parça bitişinde, “Tamirci Çırağı” diye bağırıyor. Beyaz Atlı, Namus Belası, Parka filan söylüyor Cem Karaca. Sıra onun isteğine de geliyor bir vakit. SMS yok ama interaktivite dibine kadar... İstek şarkısını kağıda yazması icap ederse onun yerine biz yazıyoruz. Okuma yazmayı elbirliğiyle ‘76’da öğreteceğiz Çetin’e.

“Ecevit gelince siz bizim bodrum katındaki yerlerimize, biz de sizin dairelerinize taşınacakmışız, onun için ona rey attım” diyor Çetin’in annesi. Bir de havluya peşkir diyor. Ama biz daha onlara “Kürt” demeyi bilmiyoruz. Kara mizahtan da haberimiz yok henüz. Oğuz Atay’ın ölmek için 2 yılı var. O ölecek ki, biz “Tutunamayanlar”ı okuyabilelim. Bu arada Ecevit hükümet oluyor ama iktidar olamıyor.

Sabahın erken saatlerinde SEK kuyruklarına girip de bidonla aldığımız sütten medet umarak büyüyor kemiklerimiz. Bir de tatsız balık yağından. Seneler sonra öğreniyoruz, çiftçiyi soyadan vazgeçirenlerle damar sertliğine yol açan hidrojenize yağ fabrikaları açtıranların aynı olduğunu… Ha bir de “uşak” deyince aklımıza nedense Necdet Tosun, Cevat Kurtuluş, Sami Hazinses filan geliyor o seneler... Arada anneannemle Bakırköy’deki bir başka futbol sahasının yanına kurulan Vita fabrikasına gidip bekçiden boş konserve kutuları istiyoruz. İçlerine toprak konulup sardunyalar ekilecek.

 “Gel zaman, git zaman”, zaman öyle bir zıvanadan çıkıyor ki, Çetin’in bir yaralama olayına karıştığını öğreniyoruz günün birinde. Ama uzaklardayız artık hepimiz. Lunaparkta kalan 3-5 ağacın kesildiğini dahi öğrenemeyecek kadar uzaklarda ve uzak yıllarda. Konserlere çocukluk arkadaşlarımızla gitmiyoruz artık. Aramıza yüzlerce başka hayat sokuşturuveriyor dünya. “Çaresiz erken inen akşamla, veda edip” ayrılmışız artık o masumiyetimizden. Lunapark kapısında pek bilet kesilmiyor zaten. Biletler önceden “satılıyor”. Her şey “satılık!” Masumiyet Çağı bitmiş. Televizyonda tombik bir adam “satarız efendim, satarız, siz de alırsınız” diyor, satıyor.

Tam olarak ne zaman geldik o noktaya, ne zaman “adam olduk” biz? Dudaklarımızın arasına bir hanımeli, bir akasya atmayı hangi yaz akşamı bıraktık? Top peşinde koşturmaktan ve “korkma ol’m, abanmıycam, teknik vurucam” demekten ne zaman vazgeçtik? Ne zaman boş arsalarımızı kara adamların rant kavgalarına bıraktık? “Hamam parası olsun” bile diyemeden ne zaman ricat ettik çocukluğumuzdan? 

Ayrıca “geçmişteki günlerden bir teselli aramak” için niye tek bir küçük resmimiz bile yok, birlikte çekilmiş, kalabalık çocuklarken bizler o boş arsalarda?\

Kalan boş arsalarını yok ettikleri gibi şehrin, kuzeyindeki ormanlarını da öldürüyorlar. Ben yine Ayazma’nın orda, Zekeriyaköy Kirazlıbahçe’deyim. Az ötede milyonlarca meşe ağacını kesiyorlar. Yetmiyor, daha da kesiyorlar. Taş ocakları, taş kırma eleme tesisleri, beton santralleri, asfalt serim tesisleri inşa edeceklermiş, ormanları yok ederek

 

Niye?

Niye? Çevreciyiz!” diyor bir adam.

Aynı ayazmanın kıyısında, zamanında bir ormana doymuş çocuk gözlerimiz dehşetle ıslanıyor.

Ve, “Ağaca bakar - görmez ağacı - kendini görür,

Yola bakar - görmez yolu - kendini görür (…)

Ve aynaya bakar - görmez kendini –

Selâm verir,”

diyor usta şair Zahrad.

Hayat selam verip geçiyor. Önce Esengül’den, sonra Zahrad’dan, daha sonra ormandan.

Çetin, Esengül’ün ölüm haberini aldığında, gözleri dolmuş mudur benim gibi acaba? Youtube icat olunca “Taht Kurmuşsun Kalbime”yi aratmış mıdır internetten? Hiç Zahrad okumuş mudur? Şehrin kuzeyine tekrar gelmiş, belleğinin kompartımanlarından, sepya tonlarda bir çocukluk anısı çıkartmış mıdır? Kalbimize taht kurmuş meşe deryasının çöle çevrildiğini görünce, gözlerinin bebeklerine iki damla gözyaşı indirmiş midir? 

 

Vicdansızsın sen / Taş kalplisin sen / İnsafsızsın sen, zalim” diyen bir başka Esengül şarkısını mırıldanmış mıdır?

Bir çocukluk anısının boş arsasını daha yitirmiş midir ebediyen?

 

Twitter: @akdoganozkan

 

Yazarın Diğer Yazıları

Türkiye neden bu noktada?

Türkiye aldığı hızlı kararlarla tarihinin belki de en sorunlu dönemine doğru koşmuş oldu!

Suriye’den çekilme hepten yalan oldu

"Şam Yönetimi safında Suriye’nin doğusunda çarpışan İran yanlısı güçler ile ABD ve ABD destekli birlikler arasında sadece birkaç yüz metre mesafe bulunuyor"

İran’ı tecrite yönelik savaşta kritik eşik

İsrailliler, İran’ın Suriye'de güçlenmesini istemeyen Rusların Lazkiye limanının Tahran'a kiralanmasını engellemeye çalıştığını iddia ediyorlar