11 Eylül 2019

Sportif organizasyonları aktaranlar da değişmeli

‘İzin verildiğinde kızlarımız neleri başarabiliyorlar?’ gibi bir cümle kullandığınızda bu ülkedeki spor yapmaya çalışan kadınların, kızların yaşadıkları zorlukları hatta yapmamaları için öne çıkartılan bütün argümanları görmezden gelmiş oluyorsunuz

Birbiri ardına sportif mücadelelerin ekranlar aracılığı ile hepimize sunulduğu günleri geride bıraktık. Dünya basketbol şampiyonası, Avrupa voleybol şampiyonası ve Avrupa futbol şampiyonası eleme mücadelesi karşılaşmaları ardı ardına ekranlara geldiler. Burada en ilginç olan husus erkek basketbol milli takımımızın Amerika Birleşik Devletleri ile oynadığı karşılaşmanın son saniyesinde yaşandı. Belki de basketbol tarihimizin en dramatik ve bir o kadar da yakıcı yenilgisini, tecrübesizlik yüzünden almış olduk. Ardından gelen Çekya karşılaşması ile finallere veda ettik.

Avrupa Şampiyonası’nda kadın voleybol takımımızın kendi saha ve seyircisi önünde oynadığı karşılaşmalarda kazandığı müsabakalar sonrasında finale kaldı. Finalde yine çok konuşulacak ve unutulmayacak beşinci setteki hatalarla, şampiyonluğu kaçırdık. Ama belki de ilk kez voleybol milli takımının karşılaşmalarını izlemenin yarattığı heyecan dalgasının, futbol medyasına karşın futbolun önüne geçtiği günleri bu vesile ile yaşamış olduk.

Cumartesi gecesi Erkek A Milli Futbol Takımı oyuncuları Andorra önünde favori olarak gösterildikleri karşılaşmayı son dakikada atılan gol ile zar zor kazandı ve finale gitme yolunda bir yol kazasından kurtulmuş oldu. Bu yazının yazıldığı salı günü akşamında da bu kez Moldovya ile karşı karşıya gelecek ve avantajını sürdürmeyi hedefleyecek. Yeni bir takım olmanın heyecanının yanı sıra çok sayıda sakat futbolcunun yarattığı aksilikleri de aşmaya gayret edecek.

Buraya kadar üç farklı sportif alanda yaşanan mücadelenin kısa bir özetini sunmuş oldum. Bundan sonra ise her üç spor dalının ekranlardan taşan görüntüsünün aktarılış tarzındaki tuhaflıklara değinmeye çalışacağım. Türkiye’nin spor gazeteciliğinin bir hayli önemli bir geçmişi olduğunu ve sportif mücadelelerin aktarımında TRT ekolünün gerçekten çok ama çok büyük bir yeri olduğu gerçeğini hatırlatmalıyız. Burada bu alanın duayen ismi Halit Kıvanç’ın yanı sıra Orhan Ayhan, İlker Yasin, Ümit Aktan, Tansu Polatkan, Levent Özçelik gibi isimleri saygı ile anıyorum. Ancak son dönemde mikrofon başına geçen isimlerin karşılaşmaları aktarımlarında oynanan mücadelenin önüne geçen ve izleyici olarak rahatsız edici olan unsurlar söz konusu.

Her şeyden önce yeni dönemin sunucuları çok ama çok fazla bağırıyorlar. Bu belki de az sonra efekti ile yetişen ve bunun sonucunda ne kadar çok bağırırsanız o kadar etkide bulunursunuz anlayışının bir sonucudur, bilemiyorum. Ancak öznelliğin çok fazla ön plana çıkartıldığı ve abartılı yorumlar üzerinden bağırışların yaşandığı karşılaşmalar izlemek zorunda değiliz! Spikerlerin karşılaşmaya ilişkin bilgilendirmelerde bulunmaları ve izleyicileri aydınlatmaları beklenirken öznellik virüsü nedeniyle maçlarda garip bir ruh halinin spikerler üzerinden izleyicilere aktarımı gibi bir duruma şahitlik ediyoruz. Hakemlere ilişkin algının bu denli sorunlu olarak gösterilmesi ve bunun dilsel boyutta gündemden düşmemesi durumu üzerinde düşünmeliyiz. Çünkü bu yaklaşım kültürel anlamdaki bakış açımızla da yakından ilintili ve kendimize dönük bakışı besleyen bir yaklaşımı da tetikleyen bir anlayışı beraberinde getiriyor.

Hakemlerin verdikleri veyahut çoğu kez vermedikleri kararlarla ilgili olarak ‘çirkeflik, bari düdüğü verin de İtalyan antrenör yönetsin, oyunu soğutmak için her şeyi yapıyor buna karşın hakemler seyrediyor, bunu da vermede görelim, hakemin rengi yavaş yavaş belli olmaya başladı vb. gibi’ her üç spor dalından da örneklerin sadece bir kısmını aktarıyorum. Sporun dostluk, kardeşlik, barış gibi bir alan olma vasfının her fırsatta dilinize pelesenk edeceksiniz buna karşın kendi anlatımlarınızda kullandığınız kelimelerle bunun tam tersini öne çıkartacaksınız. İşte asıl üzerinde durulması gereken ve belki de Türkiye’de spor kültürüne ilişkin vurgu yapılması gereken yerlerden bir tanesi de burası olmalıdır.

Milli maçların anlatımlarında dikkat çeken bir diğer husus ise karşılaşmalar içerisinde spikerler aracılığıyla sık sık federasyon başkanlarına ve gençlik spor bakanlığına yapılan vurgunun ön plana çıkartılmasıdır. Bakanın maça teşrif etmesi, takımlarımızı desteklemesi son derece güzel görüntülerdir ancak bunun abartılı bir biçimde dillendirilmesi, yapılanların önüne geçebilecek yargıların oluşmasına yol açabilmektedir. Bu açıdan maçları anlatanların siyasetin dolambaçlı yollarına girmek yerine sporun patikalarında dolaşmaları çok daha yerinde ve etkili olacaktır. Çünkü aksi örnekler beraberinde sporun ideolojik anlamda kullanılmakta olduğuna ilişkin farklı yaklaşımları da getirmek suretiyle yapılmak istenilenlerin önüne set çekebilecektir.

Spikerlerin farklı spor dallarında kullandıkları sözlere dikkat etmeleri ve burada cinsiyet ayrımcılığına ilişkin ifadelerden kaçınmaları gerekmektedir. Oysa özellikle kadın milli takımlarımızın farklı branşlardaki müsabakalarında ve bireysel yarışmalarda spikerlerin kullandıkları ifadelerde sıkça erkek egemen bakış açısını onaylayan ifadeler ön plana çıkartılmaktadır. ‘İzin verildiğinde kızlarımız neleri başarabiliyorlar?’ gibi bir cümle kullandığınızda bu ülkedeki spor yapmaya çalışan kadınların, kızların yaşadıkları zorlukları hatta yapmamaları için öne çıkartılan bütün argümanları görmezden gelmiş oluyorsunuz.

Gençlik Ve Spor Bakanı’nın final karşılaşmasından önce kadın voleybol milli takımımızın kampını ziyaret edip fotoğraf çektirmesi üzerine yazılan yazıları ve bu yazıların sosyal medyadaki karşılıklarına şöyle bir göz atın lütfen. Maç kıyafetinden başlayarak getirilen hakaretlerin, spor yapmanın yarattığı tahribata kadar uzandığı gerçeğini göreceksiniz. O halde sporun göründüğünün ötesinde anlam ve değerleri de bünyesinde barındırdığını hiç ama hiç unutmadan, hareket etmelisiniz. Bu yüzden de maçları anlatanların öznellikten kaçınmalarının yanı sıra kullandıkları her kelimenin bambaşka anlamları ifade edebileceği gerçeğini hiç ama hiç akıllarından çıkartmamaları ve çok dikkatli konuşmaları gerekmektedir.

Spikerlerin görevi devlet büyüklerine ilişkin izahatlar vermek, onların yaptıkları katkıları ön plana çıkartmak ve övmek değildir. Siyasetin kendisi hizmet etmektir ve hizmet edenlerin amacı, içinden çıktıkları topluma katkıda bulunmalarıdır. Bunun ötesindeki karşılıkları vurgulamak ve bunun üzerinden farklı bir algı yaratmak her şeyden önce oradaki söz konusu kişilere ve onların şahıslarında makamlara zarar vermek anlamını taşıyacaktır. Bu yüzden de yukarıda belirttiğim durumu tekrar ederek yazıyı bitireyim: Sporun patikalarından, hikayelerinden beslenerek ve bunlar üzerinden spora dair sözleri aktararak karşılaşmaları sakin, mantıklı, makul ve heyecanlı bir biçimde kitlelerle buluşturun lütfen. Sizin içinizden fanatik taraftarların çıktığını ve onların maç anlattığını dinlemek ve bu duruma şahit olmak zorunda değiliz. Abartılı ifadeler kullanmaktan kaçının ve oynanan karşılaşmanın önüne geçecek sözler aracılığıyla banal bir milliyetçiliğe sarılmayın!

Yazarın Diğer Yazıları

İki fotoğraf üzerinden futbolumuza bakış

'Marka Değeri' sözünü kullananların futbola verdiği zararın boyutlarını hala fark edebilmiş değiliz ve ne yazık ki biz fark ettiğimizde ortada futbol denilen bir şey de kalmayacak!

Neden tribünlere taraftar gitmiyor?

Türkiye’de futbolu değil futbolun dedikodusunu seviyor ve bunun üzerinden kendi taraftarlık pozisyonumuzu göstermeyi seçiyoruz

Bu rakamlarla ol(a)maz!

Her fırsatta marka değerinden bahis vurulan Türk futbolu açısından rakamsal açıdan işler hiç ama hiç de iyi gitmiyor!