31 Mart 2017

Kaybedilenler sadece madalya değil!

Sporu madalya ve başarı ile algılayan ve bu doğrultuda kazanmak için her yola başvurulması gerektiğini düşünen zihniyetle sadece yasalar aracılığıyla mücadele edemezsiniz!

10 Ağustos 2012 günü Londra Olimpiyatlarında iki kadın atletimiz 1500 metre yarışlarını ilk iki sırada tamamlamak suretiyle, spor tarihimize isimlerini altın harflerle yazdırmışlardı. Yaşanan sevincin televizyon ekranlarındaki yansımalarını tekrar hatırlayacak olursak, bizlere bu başarıyı aktaran spikerlerin ısrarla İngiliz meslektaşlarına yönelik ‘başarımızı kıskandılar, bizleri çekemediler, ucuz ayak oyunları yapmak suretiyle kızlarımızın başarılarını gölgelemeye çalışıyorlar’ açıklamalarına ilk önce bir anlam verememiştim.

Ancak yıllar geçtikçe şampiyon olan atletimizin bir daha pistlere hiç çıkmadığını ve sürekli olarak doping yaptığına yönelik haberlerin ardından söz konusu eleştirilerin nedeni de anlaşılmış oldu. Uluslar arası Atletizm Federasyonu (IAAF), olimpiyat şampiyonu olan Aslı Çakır Alptekin’e doping yaptığı gerekçesiyle 8 yıl men cezası verdi. Ayrıca 2010 yılından beri aldığı para ödüllerinin de geri ödemesi yönünde karar aldı. Bütün bu resmi tamamlayan ise Elvan Abeylegesse’ye iki, Gamze Bulut ve Songül Konak’a ise dörder yıl men cezasının verilmesi oldu. Böylece Elvan ile 2008 Pekin olimpiyatında kazandığımız 5 bin ve 10 bin metrelerdeki gümüş madalyalarımız ile Gamze’nin 2012 Londra olimpiyatında 1500 metrede kazandığı gümüş madalyamız da elimizden alınmış oldu. Bu açıklamanın duyulmasının ardından gazetelere yansıyan habere göre son dönemde toplamda 51 atletimizin doping kullanmaktan ceza aldığını tekrar hatırlamış olduk. İster rezil son diye nitelendirelim isterse malumun ilanı diyelim sonuç değişmiyor!

Son dönemde Gençlik Spor Bakanlığımızın bütün gayretlerine rağmen ortada büyük bir sorun var. Olimpiyat şampiyonu olan bir sporcunun bir milyon liraya yakın bir ödül almasını sağlayan düzenlemenin genç sporcular için parayı ön plana almalarına vesile olduğunu söylemeye herhalde gerek yok. Hayatınızın vuruşunu yapmanızı sağlayacak olan ödüle giden yolda her şeyin mübah olabileceği düşüncesi ağır basacaktır. 1980 sonrası uygulamaya konan ve toplumsal ahlakın yerle bir olmasına yol açan bireyselci mantığın, spor alanındaki etkilerin son yıllarda fazlasıyla yaşıyoruz. Milli takım kampında bulunan atletlerin doping kontrollünden kaçmak için kampı pencerelerden terk etmeleri, olimpiyat madalyası kazanan sporcularınızın kendi ülkenizde düzenlenen Akdeniz Oyunları takımına bile çağrılmaması sadece bizim dikkatimizi çekmiyor, Dünya Anti Doping Ajansı(WADA)nın da ilgisini çekiyor.

Ülke olarak yanlış yapan bürokratların, yöneticilerin, siyasilerin yaptıklarının yanlarında kar olarak kalması gerektiği inancından bir türlü uzaklaşamıyoruz. Böylesi bir anlayış nedeniyle de bir türlü gerçekten dürüst ve erdemli insanlardan kurulu bir modeli hayata geçiremiyoruz.

Her defasında yanlışları himaye eden ve bunun arkasında ideolojik bir takım nedenler üretmeyi seven yöneticilere sahibiz. Son dönemde ülkemizde yaşadığımız bütün krizlerin altında benzer yönetsel zafiyetler olduğunu ve böylesi bir yaşam biçimine sahip olduğumuz için de sürekli olarak adaletsizliği beslediğimizi söylemeye bile gerek yok.

Yanlış yapanların yaptıklarının her defasında es geçildiği bir sistemin, sağlıklı ve rasyonel bir yönetim düzeni olduğunu söyleyemeyiz. Sistemin zafiyetlerinden fayda sağlayanlar, yaşadıklarının devam etmesi için her türlü doğal olmayan yolları bir başka ifadeyle ‘şike’ yapmayı sürdüreceklerdir. Doping meselesi ülke sporunun ve onu yönettiğini zanneden yönetim teşkilatının en büyük kangrenlerinden bir tanesidir.

Dopingle mücadele ediyor ‘muş gibi’ davranan ve sürekli olarak durumu korumaya çalışan zihniyetten ülke sporuna herhangi bir fayda gelemez. Dopingin serbest bırakılması gerektiğini söyleyerek matah bir kelam ettiğini zanneden spor yorumcularından da bir yarar beklemeyin. Serbest dopingli sporun, spor olamayacağını ve adaletsizliğin bu şekilde de üretilmeye devam edeceğini görmek istemiyorlar çünkü bu durum işlerine gelmiyor. Doping, şike gibi meselelerde sorunun ve asıl suçluların daha derinlerde olduğunu unutmamalıyız. Madalya kazanmak uğruna sevincimizi her defasında kursağımızda bırakan ve -her ne demekse- ‘ele güne rezil olmamıza!’ neden olanlar, doping yapanlar kadar bu olup bitenlere çanak tutan spor yönetimleri ile sağlıklı bir spor politikası üretemeyen siyasal partilerdir. Türkiye Atletizm Federasyonu başkanı Fatih Çintimar’ın ‘bizden önceki dönemde gerçekleşti’ ifadesi yaşananların vehametini ortadan kaldıramaz.

Aynı zamanda sayın başkan TRT ekranlarında sporculara kazandıkları ödül paralarını nasıl harcamaları konusunda eğitim verme gerekliliğinden de söz ederek durumu daha da tuhaf bir hale sokmuş oldu. Şimdi ortada büyük bir sorun var ilk olarak kurumlar da devamlılık esas olduğuna göre bizden önceki dönem açıklaması bir şey ifade etmez. İkinci olarak ise asıl meselemizin üzerinde durmadığımız sürece yapılacak olan bütün bu ve buna benzer açıklamalar sadece ve sadece olan bitenin etrafında dolaşmaktan öteye gitmeyecektir. Üçüncüsü belki de en vurucu olanı ise bu yaklaşımlarla dopingli sporcu sorunumuz çözülemeyecektir!

Ülke olarak sporu toplumsal hayatın içerisine yerleştiremediğimiz ve sporun sadece endüstriyel boyutlarını ön plana aldığımız müddetçe sorunlar daha da içinden çıkılmaz hale dönüşecektir. Stadyumlar, spor salonları inşa etme konusunda son derece mahir bir ülke konumundayız. Buna karşın bu mekanlarda yarışacak sporcuları yetiştirme hususunda ise çok ama çok yetersiz bir durumdayız. Bakanlığın sporcu istatistikleri sizleri yanıltmasın 2016 yılı rakamlarına göre futbol hariç 3.841.600 kişilik lisanslı sporcuya sahibiz. Tabii burada halen spor yapanların dışında yapmayanların da olduğunu göz önünde bulundurduğumuz takdirde bu rakam bir hayli aşağılara inecektir! Kısacası her fırsatta övündüğümüz 80 milyonluk ülkenin bu alandaki durumu hiç de iç açıcı değildir.

Sporu devletleştirme ile geldiğimiz nokta maalesef her seferinde daha büyük hayal kırıklıkları oluyor. Sporcularımızı milli forma aşkından çok daha fazla ödül ile güdülemeye çalışıyoruz. Geçtiğimiz yıllarda sporcularımızın prim pazarlıklarını nasıl yaptıkları gazete arşivlerinde duruyor: 2002 dünya kupası ertesindeki cip tartışmalarını, 2010 dünya basketbol şampiyonasındaki maddi, manevi destek bekliyoruz açıklamaları ile Euro 2016’daki milli takımda yaşanan prim krizine bakabilirsiniz. 

Gençlik ve spor bakanlığının doping için sıfır tolerans politikası son derece önemli iken madalyaların geri alınması ve sporcularımızın men edilmeleri üzerinde daha fazla hassasiyetle durmalıyız. Buzdağının üzerinde görülen kısımlarla ilgili düzenlemeler yapmak ve açıklamalar da bulunmak kafi gelmeyecektir. Asıl sıkıntı daha derinlerde yatmaktadır ve ülkemizde spora dair algıları gözden geçirmeden ve spordaki fosilleşmiş bürokratik mekanizmaları ortadan kaldırmadan doping sorununu çözebilmek mümkün görünmemektedir. Sportif alanda elde edilen başarılar imrenme etkisi yaratır ve çocukların medyada yer alan şöhretlerin yaptığı spor dallarına yönelmelerini sağlar. Doping yapmış sporcusunun adını bu çocukların yetişmesine vesile olacak tesislere veren bir ülkenin dopingle kararlı bir şekilde mücadele edebilmesi inandırıcı olmayacaktır. Doping yapan sporculardan verilen ödülleri geri isteyen devlet bürokrasisinin, spor salonlarına verilen isimleri de kaldırması gerekmektedir.

 Sporu madalya ve başarı ile algılayan ve bu doğrultuda kazanmak için her yola başvurulması gerektiğini düşünen zihniyetle sadece yasalar aracılığıyla mücadele edemezsiniz! Top yekun bir zihniyet değişimine ihtiyacımız var ve bunun yolu sporu yeniden tanımlamaktan geçiyor.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Siyasetin krizinden çok daha ötesi

Devlet ile birey arasında yaşanan orantısız çatışmada, kendisini korumak isteyenlerin her defasında kendi mensup olduğu toplumsal gruplara sığınması ve onunla varlığını sürdürmesi durumunu değiştirmek zorundayız

Fenerbahçe'nin açıklamasına dair: Verilmesi gereken tepkinin çok uzağında...

Kulüplerin birbirlerinin daha önce kullandıkları ifadeler üzerinden var olan durumu normalleştirme girişimlerinin de herhangi bir elle tutulur yanının olmadığını da belirtmeliyim. Kötüye kötü diyemediğimiz her noktada kötülüğün bir parçası haline dönüşmeye başladığımız gerçeğini unutmamalıyız

Vladimir Putin diye bağırmak!

Taraftar olmak, kendi takımının mutlak galibiyetine şartlanmak ve her koşulda takımının başarılı olmasını istemek anlamına gelebilir, buna karşın futboldaki duygu hâlini abartmanın yaratabileceği durumlar konusunda da her daim hazırlıklı olmak gerekiyor