Zaven Biberyan ve romanları

"Biberyan romanlarında hayat terslikler, zorluklarla dolu, insanın canını yakan, dikenli bir şey. Hatta can yakmanın sürekliliği nedeniyle daha da fazlası. Hele önceki kuşaklardan miras, ağır yanık kokusuyla doğmuşsanız."

26 Mayıs 2022 10:05

 

K24 soruşturmasına cevaben, tercihim Zaven Biberyan ve romanlarıdır. Tercihim duygusal. Biberyan’ın, yazı insanı olarak, düşünceleri nedeniyle yazı/basın aleminde işsiz kalmasından, buna mukabil Mahmutpaşa’da kadın iç çamaşırı satmak dahil kuyruğu dik tutma çabasından etkileniyorum.

“1946’nın Şubat’ından 3 Mart’a kadar bir ay süreyle Nor lur’u [Yeni Haber] yayımladım. Burada, ‘Artık Yeter!’ başlıklı makalem ve takip eden yazılarım İstanbul’da ve yurtdışında biraz gürültü kopardı. Sonucu, cezaevinde misafir edilmem ve askerî mahkemeye çıkarılmam oldu.” (Z. Biberyan, Mahkûmların Şafağı)

Ayrıca 1960’larda Mahmutpaşa ve yokuşunu bilirim. Buradan mekândaşlık duygusu elde ediyorum. Benzer bir duyguyu Biberyan’ın, Karıncaların Günbatımı adlı romanından da almıştım. Roman kişisi olarak Madam Zımaro, romanının ilk sayfalarında belirir:

“(…) Baret, taştan taşa atlayarak sokağın köşesini dönen Zımaro’nun arkasından uzun uzun baktı. Kadın sağ eliyle minik, yıpranmış cüzdanını karnına bastırmıştı, sol eli boşlukta ileri geri sallanıyordu.”

Madam Zımaro 1940’lı yılların karakteridir. Ekmeğin karneyle verildiği, kömür, kahve kıtlığı çekilen savaş yıllarının karakteri. Madam Zımaro’nun yanına iki kadın eklemek istiyorum: Naime Teyze ve Güler Abla. 1960’lara ait bir hafızanın, çocukluk hafızamın “yıpranmış cüzdan”lı figürleri.

Naime Teyze ufacık bir kadındı ve çok güzel kahve falı bakardı. Sırtında krem rengi bir pardösü, çene altından tek düğümle bağladığı başörtüsü ve çıtçıtlı cüzdanıyla gelir, üst baş çıkarmaz, fala bakar, biraz sohbet eder, geldiği gibi giderdi.

Güler Abla’nın kocası elleriyle ayakkabı imal eden bir ustaydı. Çok içen bir adamdı. Evde huzursuzluk vardı ki Güler Abla bazen bize gelir, annemle dertleşir, ağlaşır, o esnada çıtçıtlı cüzdanı ve gözyaşını, burnunu sildiği mendili avucunda sıkar dururdu.

Üç kadın da aynı şehirde yaşar ve benzer cüzdanları taşırlar. Büyük ihtimalle taşıyış biçimleri de benzerdir. Adile Naşit’i de küçük para çantasıyla görüyorum sanki.

Küçük cüzdan, İstanbul sokakları, Mahmutpaşa vb… Biberyan konusunda duygusal ve taraf oluşum mekândaşlıkla başlıyor. Edebi şahsiyetini değerlendirebilecek biri değilim.

***

Biberyan ile yeni tanıştım. 6-7 Eylül 1955 pogromunun edebiyatta izlerini arıyordum. Rober Koptaş ve Yetvart Danzigyan’dan “Biberyan romanları” önerisi aldım. R. Koptaş’ın, “Biberyan’a bir yer lütfen” ve “Çöpe attıysanız bir şey kaybetmezsiniz” adlı hakikaten etkileyici iki makalesini okudum:

“Biberyan’ın hayatı, tıpkı romanlarında işlediği karakterler gibi. Felaket sonrası parçalanmışlığın travmasını benliğinde taşıyan, yaşananların inkâr edildiği, ötekileştirme ve düşmanlık ortamında doğup büyüdüğü, kendisine dünya görüşü ve kimliği nedeniyle sürekli zulmeden memleketine yabancılaşmama mücadelesi veren ve ruhunda bunun gerilimlerini, iniş çıkışlarını, savrulmalarını yaşayan bir entelektüelin portresidir en çok.” (R. Koptaş, “Biberyan’a bir yer lütfen”, K24)

Karıncaların Günbatımı adlı romana başladım. Romanın başkarakteri Baret, evin oğlu Baret “nafıa askerliği” dedikleri eziyet, kölelik yıllarından sonra nihayet evine dönmüştür. Dış kapıyı çalar, annesi üst kat pencereden bakar, oğlunu tanımaz. Ters başlar hikâye, ters gider. Hayat gibi.

Biberyan romanlarında hayat terslikler, zorluklarla dolu, insanın canını yakan, dikenli bir şey. Hatta can yakmanın sürekliliği nedeniyle daha da fazlası. Hele önceki kuşaklardan miras, ağır yanık kokusuyla doğmuşsanız.

Kendi hayat hikâyesinin tadı da yanık. Mesela postallarını hamamda çaldırmış, kış günü yalınayak kalmış bir er. Ermeni. Subayların, çavuşların dilinde hain, gâvur:

“14 Ekim 1941, Salı - Angarya devam ediyor. Fiziksel güçsüzlüğümden dolayı tedirginim. Yemekler yenecek gibi değil. Çavuş edepsizce ırk konusunu gündeme getiriyor. Kör Ermeni düşmanlığı.” (Z. Biberyan, Mahkûmların Şafağı, Aras Yay.)

Toplama kampından hallice koşullarda üç buçuk yıl. Arada yer yer güneş açıyor ama üç buçuk yılın büyük kısmı çok zor, ağır, ezici:

“1941’in güzünde askere alındım ve 1945’in baharına kadar 42 ay, gayrimüslimlere özel çalışma kamplarında, “nafıa takımları”nın emrinde bulundum. Anadolu dağlarında, İzmir’den Gürcistan sınırına, Karadeniz’den Adana’ya ve Hatay’a 42 ay, hep çadır altında. Tabiat unsurlarıyla, açlıkla, tropical malaria’yla [sıtma] boğuşarak. Bu üç buçuk seneye çok acıyorum. Gençliğimin en güzel üç buçuk senesi: Yaban dağlar ve ormanlarda.” (a.g.e.)

***

NOTOS dergisi, Kasım-Aralık 2021 sayısının kapağını ve bazı sayfalarını, “Doğumunun 100. Yılında” sunuşuyla Biberyan’a ayırdı. Dergide yer alan, A. Çakmakçı, A. Gebenlioğlu, E. Kurtdarcan, B. Çelik, L. Sarı, N. Maksudyan, M. Fatih Uslu, S. Sönmez, R. Koptaş, S. Değirmenciyan imzalı makaleleri okudum. İsimleri zikrediyorum, çünkü yazdıkları Biberyan ile tanışma sürecimde etkili oldu. Ayrıca NOTOS öncülüğündeki bu elbirliği çalışmaya saygı duyuyorum. K24 soruşturması da bu anlamda değerli benim için. Bu sonucu yaratan Zaven Biberyan’dır. Biberyan’ın hayatı, romanları, kişiliğidir. Bir bakıma, ölümünden sonra çağırdığı etkinliklerle kendi kendine iade-i itibar yapan biri Biberyan. Bu meyanda, yazmaya ve eylemeye, anlam üretmeye hâlâ devam ediyor.

“İlk yayımlanan romanım önce Türkçe için planlanmış olan Yalnızlar’dır. Sonraları, bu kitabın filme çekilmesi teklif edildi, Türkçe bir senaryo haline getirdim, fakat bizim memleketin meşhur sansürü Yalnızlar’ı ‘ahlaka ve toplum huzuruna mugayyir’ addederek filme çekilmesini engelledi. (…) İkinci romanım Meteliksiz Âşıklar 1962’de yayımlandı. O da Türkçe bir senaryoya dönüştürülecekti ama sansür meselesi onun da kaderini değiştirdi.” (Z. Biberyan’ın, Hrant Paluyan’a hitaben kaleme aldığı kısa özyaşam öyküsünden.)

•