Zapt edilen zamanın peşinde: Tırışkadan İşler

"Graeber 'haftada yirmi saatlik bir çalışma düzenini göz açıp kapayana dek oturtup keyif toplumu haline gelebiliriz' diyor. Ama bu konuda kapitalistleri mantıklı tekliflerimizle ikna edebileceğimiz sanrısına kapılmadan, keyif toplumuna erişmek için de mücadele etmemiz gerektiğini hatırlatarak."

25 Kasım 2021 19:00

“Kısa çalışma günü ve haftasının tabii ki insancıl bir tarafı var, ancak bu meselenin üzerinde gereğinden fazla durmak başımızı ağrıtabilir. Çünkü serbestlik ait olduğu yerden –iş sonrası zaman dilimlerinden– sıyrılıp çalışmanın önüne geçebilir.”
Henry Ford

“Sanki birileri, herkes çalışmayı sürdürsün diye kıçından iş uydurmuş gibi.”
David Graeber

Geçtiğimiz sene kaybettiğimiz anarşist antropolog David Graeber, ölümünün ardından Türkçeye çevrilen kitabı Tırışkadan İşler’de, hiçbir toplumsal fayda üretmeyen, saçma sapan bir şekilde sadece çalışmak için çalışılan, haftada on beş saat ayrılarak yapılabilecek şeyler için bunun üç dört katının istendiği ve insanların zamanının sermaye tarafından zapt edildiği işleri inceliyor. Henüz kitabın başında, böylesine yakıcı bir meselenin günümüzde bu denli görmezden gelinmesine, bunun akademik ve politik bir sorun olarak ele alınmamasına şaşırdığını söylüyor.

Aslında oldukça haklı. George Orwell çok öncesinde şunları yazmış örneğin:

“İnsanlar, tüm işlerin mantıklı bir amaca hizmet etmek adına yapıldığına gözü kapalı inanıyorlar. Başkalarının hoş olmayan bir iş yaptığını görünce, bu işin gerekli olduğunu söyleyerek her şeyi çözdüklerine inanıyorlar. (…) Ben gereksiz işlerin içgüdüsel olarak sürdürülmesinin temelinde düpedüz ayaktakımı korkusunun yattığına inanıyorum. Ayaktakımı (diye iddia ediyor bu görüş) öyle aşağılık bir yaratıktır ki, boş vakti kalırsa tehlike arz eder; onu düşünemeyecek kadar meşgul tutmak daha güvenlidir.”[1]

Bu satırların yazılmasıyla yakın bir dönemde, Keynes de kapitalist zenginliğin ve teknolojik olanakların gelişmesiyle birlikte uzun mesai sürelerine artık gerek kalmayacağını, hatta bir tarihte çalışmanın bile zorunlu olmaktan çıkacağını muştuluyor.[2] Ancak her şey aksine işliyor. ’70’lerle birlikte yükselen neo-liberalizm, çalışma rejimini yeni bir tarzda baştan inşa ediyor. Güvencesizlik ve esneklikle anılan bu dönemde, çalışmanın gerekliliğini sorgulamak açlık veya delilikle eşanlamlı hale gelirken, diğer yandan arzu işe koşuluyor ve herkesin kendi benliğinin girişimcisi haline geldiği bir neo-liberal özne icat ediliyor. Çalışmayı sorgulamanın yerini çalışmayı arzulamak, iş dışı zamanı genişletme çabasının yerini boş zamanı iş için daha kârlı hale getirme takıntısı alıyor.

Habis bir istihdam türü

İşi yücelten bütün bu ideolojik arka plana rağmen, Graeber tırışkadan işlerin tarihte hiç olmadığı kadar fazlalaştığını söylüyor. Aslında kitabın ortaya çıkış hikâyesi de bunu kanıtlar nitelikte. Graeber, 2013 baharında Strike! dergisine “Tırışkadan işler olgusuna dair” başlıklı kısa bir yazı yazıyor ve bu yazı hiç beklemediği düzeyde ilgi görüyor. Kısa sürede ondan fazla dile çevrilen yazı değişik mecralarda tartışmalar yaratıyor. Graeber bu mecralarda kendi deneyimlerini aktaran insanların yorumlarından seçmeler yapıyor, ardından da bir çağrı yayımlayarak tırışkadan işlerde çalışan insanların deneyimlerini e-posta yoluyla kendisine aktarmasını istiyor. Bunun sonucu olarak seçtiği 374 anlatıyla birlikte bu kitabı yazmaya oturuyor. Yani kitap, yöntembilimsel açıdan da ilgi çekici.

Graeber, kitabın başında giriştiği birkaç tanımlama girişiminin ardından tırışkadan işi nihai olarak şöyle tanımlıyor:

“Tırışkadan iş, işi yapanın dahi bu iş şu yüzden elzem diyemediği ama istihdam koşulları gereği öyle değilmiş numarasına yatmak zorunda hissettiği, dibine kadar manasız, gereksiz yahut habis bir ücretli istihdam türüdür.” (s. 44)

Çalışmanın mutlak bir zorunluluk addedildiği, iş temelli bir uygarlığa dönüşmüş olsak da, aslında üretken iş kavramını kaybettiğimizi söyleyen Graeber, işin kendinde amaca ve anlama sahip bir fenomen haline geldiğini ileri sürüyor. (s. 29) İşin toplumsal fayda ve değerle ilişkisi gitgide koparken, ücret, unvan ve kimlik, işin kendinde bir amaç haline gelmesinin meşrulaştırıcı etkenleri olarak öne çıkıyor.

Manasız ve nahoş işler arasında ayrım yapmamız gerektiğini belirten Graeber, yapılması hiçbir toplumsal fayda sağlamayan, ama buna rağmen (nispeten) yüksek bir ücretle karşılanan işleri tırışkadan işler, yapılması gerçekten bir fayda sağlayan, ancak verilen maaş ve reva görülen davranışlar açısından ciddi anlamda dezavantajlar barındıran iş çeşidini ise boktan işler olarak anıyor. (s. 50) Kabaca birinci grubu beyaz yakalılar, ikincisini ise mavi yakalılar olarak anlayabiliriz. Türkiye örneğinde birinci grubun ikincisinden ne kadar fazla maaş aldığı tartışmalı olsa da, beyaz yakalıların unvan ve kimlikle ödüllendirildiği ve yaptığı işin tırışkadanlığını bu araçlar sayesinde unuttuğu ya da sorun etmediği söylenebilir. Mesleklerin ücret olarak karşılığı yıllar içerisinde düşüyor, fakat aynı mesleklerin benlik inşasındaki öneminin artışını Twitter’da biraz gezinerek görebiliriz.

Tırışkadan iş tipleri

Graeber tırışkadan işleri beş role ayırıyor: emir eri, infazcı, yamacı, kutu doldurucu, iş yığıcı. Emir erlerini, “bir başkasının önemli görünmesini yahut hissetmesini sağlamaktan başka bir amaç taşımayan işleri yapanlar” olarak tanımlıyor. (s. 69) Patron ve yöneticilerin emir vererek, saçma isteklerde bulunarak, birilerinin kaygı seviyesini artırarak kendilerini önemli ve iyi hissetmeleri için işe aldıkları, aslında işlerin yürümesinde pek de katkısı olmayan çalışanlar bunlar. Ancak patron ve yöneticiler için vazgeçilmezler, çünkü ancak altlarında birisi varsa, kendi konumlarının bir anlamı olabileceğini düşünüyorlar. Şüphesiz, haklılar.

İnfazcılar, şirketler arası rekabetin doğurduğu mesleklere mensup kişiler. İşleri gereği saldırgan, dışadönük ve mücadeleciler ama mücadele ettikleri de tıpkı kendileri gibi tırışkadan rakipler, yani toplumsal faydanın ön planda olduğu bir sistemde kendilerine ihtiyaç duyulmayacak türden ara elemanlar. Bu küme hakkında Graeber şunları söylüyor:

“İnsanlara sağduyuya aykırı şeyler yaptırmak için dil dökmeye zorlanmaktan daha çirkin bir şey bilmiyorum.” (s. 85)

Tahmin edilebileceği gibi, bu tanıma halkla ilişkiler uzmanları, pazarlamacılar, şirket avukatları ve benzerleri giriyor.

Yamacılar, bu kadar tırışkadan işin doğal olarak getirdiği tırışkadan sorunları çözmek için istihdam edilen tamirciler:

“Yamacıları var eden şey, işleyişteki bir hata ya da teknik sorundur. Bu kişiler, aslında olmaması gereken sorunlara el atmak üzere hazır ve nazır beklerler. (…) görünen o ki, sahip olduğu konuma iş becerisi sayesinde gelmemiş üstlerin verdiği zararı gidermeye dayanan yığınla iş kolu var.” (s. 85-87)

Kutu doldurucular, sadece yapılmak için yapılan, bırakın toplumun geri kalanını, o şirket için bile şimdide ya da gelecekte herhangi bir şey ifade etmeyecek işleri yapan çalışanlar. Graeber bu tanımı “kuruluşun aslında yapmadığı şeyleri, yaptığını iddia edebilmesini sağlayan çalışanları anlatmak için” kullanıyor. (s. 91)

İş yığıcılar ise, emir erinin tersini, yani gereksiz yöneticileri işaret ediyor. Sadece birilerine emir vermek için o makamda bulunan, kendi varlığı da, verdiği emirler de aslında pek gerekli olmayan tipler bunlar. Graeber bu konumda yıllardır çalışan ve çalıştıkları bu yıllar boyunca aslında bir işe yaramadıklarını anlayan ve bunu anladıkça sanki bir işe yarıyorlarmış gibi görünsün diye sağa sola absürd emirler veren yöneticilerin deneyimlerini aktarıyor. Yazara göre geç kapitalizm, onlarca yönetici katmanından oluşan bir çeşit feodalizm olarak işliyor. Yapılan bir araştırmaya göre son on yıllarda yönetici sayısı ciddi bir şekilde yükseliyor. Üstelik özel sektör bu bürokratikleşmede kamunun bile ötesine geçiyor. Britanya’daki araştırmalara göre, 1975 yılından bugüne kadar özel üniversitelerdeki yönetici sayıları, kamu üniversitelerine göre iki kat artmış.

Yönetici feodalizmi

Aslında yöneticilik tırışkadan bir iş olmanın yanında, başlarda bahsettiğimiz işe yönelik arzunun da iyi bir teşvikçisi. Yine Britanya’da yapılan bir araştırmaya göre, özel şirketlerde yönetici pozisyonlarda çalışanların yüzde 76’sı haftanın her günü düzenli olarak geç saatlere kadar ofiste kalıyor ve mesai yapıyor.[3] Yani yöneticilik payesi bir şekilde sömürüdeki mutlak artık değerin artması için bir öz-disiplin aşısı gibi kullanılıyor. Bu aşıyı alanların fazla mesaiden (haklı olarak) şikâyet eden astlarına söyledikleri de belli: “Bir yönetici olarak ben de mesaiye kalıyorum.”

Karşılığında herhangi bir ücret ödenmeyen fazla mesailer kural haline geliyor ve bunların süresi uzuyor, ama diğer yandan iş saatleri içerisinde işe dair yapılanların da süresi azalıyor. Kitabın aktardığına göre, Britanya’da ofis çalışanlarının asli işlerine ayırdıkları süre 2016’da bir önceki yıla göre yüzde 46’dan yüzde 39’a düşmüş. Yani çalışanlar mesai saatlerinin büyük bölümünde işle ilgili bir şeyle ilgilenmiyor aslında.

“İyi eğitim almış milyonlarca genci, doğru dürüst hiçbir iş yüklemeden, insanlığın bütün bilgi birikimine ve kültürel kazanımlarına ulaşmamızı sağlayan internet erişimi olan mekânlarda tuttuğumuzda, Rönesans benzeri bir şeyin filizleneceğini sanabilirsiniz. Gerçeğinse bununla uzaktan yakından alakası yok.” (s. 207)

Graeber, mesai saatleri içerisinde işle ilgilenilmeyen ve çoğunlukla bilgisayar başında geçirilen saatlerin, sosyal medya platformları sayesinde ve yine kişiye bir şey katmayacak bir şekilde ekonomik değer sahasına çekildiğini söylüyor. Patron/şirket için değer üretiminden kaçtığımız anlarda dev internet şirketleri için değer/veri üretmekle meşgul oluyoruz.

Graeber, bütün bunlara rağmen, yine de insanların iş kıskacından kurtulmaya çalıştığı ve kendini gerçekleştirmek için sanat alanına sığındığı bazı kaçış noktalarının olduğundan söz ediyor:

“İnsanların sebatkâr bir metanetle resim, müzik, düzyazı, şiir gibi sanatlarla meşgul olması, paralarını kazandıkları ‘gerçek’ işlerinin manasızlığına karşı da panzehir görevi görüyor.” (s. 205)

Son yıllarda çeşitli sanat alanlarına yönelik ilgi artışının bununla ilgisi var şüphesiz. Ancak geç kapitalizm, burada da tam kaçtık derken bizi ensemizden yakalayıp kendi sahasına çekiyor. David Frayne, Çalışmanın Reddi isimli kitabında kendi çapında öyküler yazan Matthew’un şu sözlerini aktarır: “Neresi için yazıyorsunuz? Üretkenliğe olan takıntı, yazdığınız/yaptığınız her şeyi bir kalıba sokmaya çalışır. Yaptığınızın bir piyasa değeri var mı, ya da çalışma hayatına etkisi ne, bunu düşünüyorlar”.[4] Frayne’ye göre, toplumsal bir fayda sağlamadığı ve herhangi bir gelir getirmediği için Matthew’un yazı yazmaya harcadığı zaman olası bir utanç kaynağı haline gelir. Sistem, parasal bir karşılığı olmayan anlamlı faaliyetleri en hafif tabirle faydasız ve çocukça bir oyun olarak kodlarken, parasal karşılığı olan her saçmalığı ise meşrulaştırır ve ona değer biçer.

İş olarak iletişim

Tırışkadan işlere ve onun çeşitlerine baktığımızda, aslında bunların iletişim temeline dayandığını görüyoruz. Patrona patron olduğunu hissettirmekten, kendini yönetici olarak var etme çabasına ve birilerine ihtiyacı olmayan şeyleri satmaya çalışmaya kadar, tırışkadan işler bir iletişim performansı olarak işliyor. Haftanın birkaç günü düzenlenen toplantılar, yöneticilerin WhatsApp gruplarında çalışanlara sesleniş mizansenleri, şirket içi samimiyetsiz aktiviteler derken, öne çıkan meslekten bağımsız bir iletişimsel beceri oluyor (iş ilanlarının vazgeçilmez kalıbı: “iletişim becerisi yüksek”). Slack, Teams, Trello gibi uygulamalar ise bu iletişimi örgütlemenin ve tekdüzeleştirmenin yeni nesil araçları olarak çalışıyor. Berardi’nin sözleriyle: “Bilişsel emek esasen bir iletişim emeğidir. Bir başka deyişle işe koşulmuş iletişimdir. Belirli bir bakış açısından bu durum tecrübenin zenginleşmesi olarak da görülebilir. Ama aynı zamanda bir yoksunlaşma söz konusudur (genel kural da aslında budur), çünkü iletişim sebepsiz, keyfi, erotik özelliğini kaybeder; bir iktisadi zorunluluk, neşesi kaçmış bir kurgu haline gelir.”[5]

Bir kurgu olarak iletişim, genel olarak bir kurgu olarak tırışkadan işi ayakta tutar. İşlerin tırışkadan olduğu da, -mış gibi yapmanın verdiği bıkkınlık da bu iletişim curcunasıyla unutturulmaya çalışılır. Sizden çok yaratıcı fikirler, inovatif ataklar değil, bu mizansenin imanlı bir parçası olmanız beklenir: “İşteyken harcadığımız zaman bir tür sergilemeye, özellikle de insanın uzun süreli olarak boyun eğmesine dayanarak yapılandırılmıştır. Neo-liberal boyun eğme tiyatrosu, verimliliğin ölçülebilirliğiyle ancak kısmen ilgilenir.”[6]

Graeber, “zamanının çoğunu işte, yeryüzünde zerre değişikliğe yol açmayan görevlerle uğraşarak geçirmeye mahkûm bir topluma dönüştük” (s. 66) diyerek, aslında güncel sınıf mücadelesinin zamanı, hatta hayatı geri alma mücadelesi anlamına da geldiğine vurgu yapar. Toplumsal fayda sağlamak, kayda değer bir şeyler üretmek, işe yaradığını hissetmek birçok insan için motive edicidir. Geç kapitalizm, emekçilerin zamanına hükmederek, aslında onların gerçek anlamda bir üretici olmasına da mâni olur. “Haftada yirmi saatlik bir çalışma düzenini göz açıp kapayana dek oturtup keyif toplumu haline gelebiliriz” diyor Graeber. Ama bu konuda kapitalistleri mantıklı tekliflerimizle ikna edebileceğimiz sanrısına kapılmadan, keyif toplumuna erişmek için de mücadele etmemiz gerektiğini hatırlatarak.

 

NOTLAR: 


[1] George Orwell, Paris ve Londra’da Beş Parasız, çev. Berrak Göçer, Can Yayınları, 2016, s. 137-140.

[2] Peter Fleming, Çalışmanın Mitolojisi: Kapitalizm Kendine Rağmen Nasıl Ayakta Kalıyor?, çev. Ebru Kılıç, Koç Üniversitesi Yayınları, 2017, s. 29.

[3] Peter Fleming, a.g.e., s. 97.

[4] David Frayne, Çalışmanın Reddi: Çalışmaya Direnişin Teorisi ve Pratiği, çev. İrem Argat, Islık Yayınları, 2020, s. 233.

[5] Franco “Bifo” Berardi, Ruh İş Başında: Yabancılaşmadan Otonomiye, çev. Fırat Genç, Metis Yayınları, 2012, s. 38.

[6] Fleming, a.g.e., s. 15.

 

GİRİŞ RESMİ:


Jacques Tati'nin Play Time adlı filminden (1967) bir sahne.