K24'te geçen ay: Nisan 2022

Geçen ay K24'te yayımlanan yazıların bazılarından oluşan bir derleme... K24 veritabanında her an bulabileceğiniz bu yazıları bütün bir ayın toplamı olarak bir araya getirdik: Gözden kaçıranlar için Nisan ayına genel bir bakış.

10 Mayıs 2022 17:49

Nisan ayı boyunca Ukrayna'daki savaşı yansıtan bir "savaş güncesi" yayımladık. Yazar ve  fotoğrafçı Yevgenia Belorusets'in Kiev mektupları, her biri yazarın çektiği bir fotoğrafı da içeren 50'ye yakın yazıdan oluşuyor. Okuma kolaylığı açısından tamamını tek bir dosyada birleştirdiğimiz tefrikanın tamamını aşağıdaki resme tıklayıp okuyabilirsiniz. Savaş güncesini kitap olarak da yayımlamayı düşündüğümüzü de ekleyelim...

Yazar, fotoğrafçı ve ödüllü belgesel filmci Yevgenia Belorusets'in Ukrayna'da savaş başladığında tutmaya başladığı günce, dünyadaki pek çok yayın organıyla birlikte K24'te günü gününe yayımlanıyor. Savaşın bir şehre ve şehir sakinlerinin gündelik hayatına yaptıklarını sade gözlemlerle aktaran bu güncelerin tüm arşivine buradan ulaşabilirsiniz...

Nisan ayında kaybettiğimiz Mıgırdiç Margosyan'ı K24'te üç yazı ile andık:

“Sessizce ve yavaşça, ince ince, dil ve üslubun sabırlı terbiyesiyle, hiçbir acıyı ve kederi göze sokmadan bir anıt yaratmıştır Margosyan Türkçede. Tatlı, oyunlu, neşeli üslubunda var ettiği ve okuru getirip dibine bıraktığı bu anıt bir yokluk, bir felaket anıtından başka bir şey değildir.”

"Katman katman acıyla şekillenen bu güzeller güzeli memleket, onu çok seven, onun hamuruyla yoğrulan, onu bir arada eşit ve özgürce yaşayacağımız bir cennet haline getirmek isteyen çok değerli bir evladını daha yitirdi. Bir devir onunla kapandı, eski memleketle bağımızı sağlayan son tel koptu."

"...kitaplarınızı ilk açtığımdan beri elimi tutup beni Diyarbakır’da Gâvur mahallesinde, çocukluk yıllarınızda, anılarınızda gezdirdiğinizi hissettim. Ne kadar renkli, sesli, harikulâde gezilerdi onlar!"

"Doğu-Batı ikileşmesinin ötesinde, bu ikileşmeyle farklı derecelerde ilintili olarak kendi başına bir varlık nedeni ve var olma iradesi yaratmaya da çalışan şairler: Seyhan Erözçelik, Hüseyin Ferhad, Can H. Türker."

AYŞE GÖRKEM KOZANOĞLU: "Onarıcı bir deneyim olabilir kadınların buluşması, tıpkı Ferrante ile Abramović gibi, kendi sözcüklerini, deneyimlerini sunduğunda kadınlar birbirine, en çok da sorularını, çatlaklarından sızanları. Hisleri karşılıklı olarak söze, imgeye, sembole dökebileceğimiz arkadaşlar lazım. Bence bunu fal bakarak da yapabilirler, resimle ya da şiirle de."

"Kitabın editörü Lebriz İsvan sunuş yazısına ‘Ev bir hikâyedir’ diye başlamış. Evet, öyledir ve o hikâyenin de bin bir türlü yazılış şekli var, bunlardan biri de dili dağıtmak olabilir; mesela Latife Tekin’in yıllar önce gecekonduları anlatmak için Berci Kristin Çöp Masalları’nda dili gecekondulaştırdığı gibi... Velhasıl, ‘ev’in metaforik ve reel anlamlarını araştıran diyalojik bir ‘ev nedir’ derlemesi bu. Derlemeden çok da buluşma gibi."

ŞULE ÇİLTAŞ: "Jean Genet’yle aynı kan grubundan olan Réal’in edebiyatı, fahişelik yapan kız kardeşlerine, tüm o yalnızlıktan kaybolmuş, ölüme terk edilmiş, çok fazla sevgi vermiş ancak hiç almamış dostlara, Eleni Varikas’ın ifadesiyle 'dünyanın kırıntıları, döküntüleri olan ayaktakımına' övgü niteliğindedir."

“Kadın hareketinin iki dalgası arasındaki dönemde eserler üreten bazı yazarların metinlerinde feminist unsurların yer aldığını ve bunun da 1980’lerde güçlenecek olan hareketin filizlerini, düşünce ve enerji birikimini oluşturduğunu düşünerek, feminist duyarlılığın ikinci dalga öncesinde edebiyatta kök saldığına inanarak araştırma yapmaya başladım.”

MIHEMED ŞARMAN: "Belki okumanın en sarsıcı etkisi, kişinin ilk hareket noktasını –doğmuş olmaklığı– durmadan genişletip kendini evrenin her yerine parça parça dağıtıp kurmacayla tekrar toplama imkânına ve kudretine sahip olmasıdır."

ÖMER İZGEÇ: "Koray Sarıdoğan '90’lar Türkiyesi’nde Altkültür: Rock, Dergi, Fanzin, Edebiyat' alt başlığıyla yayımlanan Yeraltı Kütüphanesi’nde detaylı bir araştırmayla 2000’lerin ilk yıllarına kadar uzanan önemli bir dönemi inceliyor... Kitap ilk bakışta müzikle ilgiliymiş gibi görünse de, aslında müzik ufak bir yer tutuyor incelemede. Filizlenen altkültürün lokomotifi diyebileceğimiz rock müzikten daha büyük bir kültürden, yayıncılığa kadar sirayet eden bir duruştan bahsediyoruz."

Geçtiğimiz aylardaki Zaven Biberyan dosyasının ardından, Orhan Koçak'ın Biberyan'a dair iki uzun eleştirel denemesini yayımladık:

"Baret için hem Türk olmak yasaktır hem de Türk olmamak. İlkinde Ermeni olduğu, ne yaparsa yapsın asla Türk olamayacağı her vesileyle ona 'hatırlatılır'; ikincisiyse hemen 'hain' olarak damgalanmasına yol açar. Baret’i bir tür 'varlıksızlığa' mahkûm eden çifte açmaz..."

"Karıncalar’da şehir/mekân algısının yoğunluğundan çok söz edildi – ama Baret nerdeyse bir uyurgezer gibi geçmektedir bu mekânların içinden, keskinliği azaltılmış bir algıyla: görünüm pusludur. Buna iç ile dış ayrımının belirsizleşmesinin yol açtığı da kaydedilmiş olmalı. Bu, dışın içte şiddetli izler, izlenimler bırakmasından çok, için bir buğu gibi dışı istila etmesidir. Her şey bu buğulu, taşkın içselliğe bulanmış olarak görünmektedir Baret’e, ta ki 'ora'dan duygularını tımar etmiş, serinkanlı bir kişi olarak dönene kadar."

Maaza Mengiste'nin romanı Gölge Kral'a dair birbirini tamamlayan iki yazı:

"Romanın vurgulanması gereken temel bir özelliği, olay örgüsündeki, iç içe geçen, birbirine bağlanan hikâyelerdeki hareketlilik. Aksiyon bolluğu değil kastettiğim; olay örgüsünde dikkat çekici bir dinamizm var. Olay örgüsü, denebilir ki, ışıkla gölge arasında gidip geliyor. Daha önemlisi, bir şeyin aslıyla gölgesi de yalıtık değil bu hareketlilikten, gidip gelmelerden, yer değiştirmelerden! Romanın adının Gölge Kral olması boşuna değil."

"Mengiste başka bir türe ait olduğu sanılan koroyu çağdaş romana çok güzel taşıyarak kendi anlatısına o çoksesliliği vermeyi başarmış. Aynı Yunan tragedyalarındaki gibi, Mengiste’nin romanında da koro bazen Hirut’u sakinleştiriyor, bazen Hirut’un öfkesini kızıştırıyor, bazense ona ne yapması gerektiğini öğütlüyor."

“Zeytin ağaçları tehlikede. Böylesine hoyratça, günlük ‘faydalar’ gözetilerek verilen bir kararla, zeytinin anavatanı olan Akdeniz kıyıları ve Anadolu’da bin yıllardır yaşayan, dalları barışın sembolü olmuş zeytin ağaçlarının ölüm fermanı imzalandı. Tarih, zeytin ağaçlarını, zeytini yazdığı gibi bu kıyımı da yazacak.”

NEYRAN GÜNÜCER: "Sanatçı, hayranı olduğu yazar Johann Wolfgang von Goethe ile adeta bir ruh eşliği kurar. Belki de bu, ikisinin de aynı acıyı çekmesiyle bağlantılıdır. 1774 yılında yayınlanan Genç Werther’in Acıları romanıyla Goethe hem kendi hem de yakın çevresindeki hüzünlü aşklara cümlelerle can verirken, Cornell 1966 yılında yaptığı Genç Werther’in Acıları kolajında aynı derin acıyı çektiğini anlatır."

"Mark Lanegan’ın müzik dünyasına mirası sadece inanılmaz sesiyle sınırlı değil. Aşağı yukarı beş sene üzerinde çalıştığı ve 2020’de yayınlanan otobiyografisi Sing Backwards and Weep, sözünü en az esirgeyen müzik otobiyografilerinden biri – hele hele yazarın kendi yaptıklarına dair."

"Savaşın sisi içinde ‘liberal’ kurtlara gün doğmuş vaziyette. Öncelikle bu savaşı ilkesel bir platforma taşıma gayretiyle, konunun ‘liberal demokrasiler ve otokrasiler arasında büyük kapışma’ olarak tanımlanmasında ısrarlılar."

"Murathan Mungan kendi yalnızlık anlayışının çeşitlemeleriyle hazırlanmış bir derleme sunmuyor okurlarına. Tersine, bir kavramı tartışmaya açıyor. Erkek dünyasındaki yalnızlığa ilişkin çeşitli görüşleri, dönemlere göre değişen bakış açısını da karşılaştırabileceğimiz şekilde bir araya getiriyor."

"Şiir, dilde kuruluyor olması nedeniyle transkültürelliğin hiç beklenmeyeceği bir alan. Ancak Endülüs kültürü bunu zarif bir biçimde başarmış görünüyor. Harcelerde karşılıklı olarak birbirlerinin şiirlerinden, şarkılarından, dillerinden alıntılar yapmışlar. Öylesine bir dilsel rahatlık içindedir ki, Romancanın içine tekrar 'habib' gibi bir Arapça sözcüğü de koyuverir şair."

"Metin Erksan ruh emici, muhayyile öldürücü bir ortamda ne yazık ki çekmek istediği filmlerin, kafasındaki, gönlündeki projelerin çok azını hayata geçirebilmişti. On yıl önce kaybettiğimiz Erksan’ın, yapmaya imkân bulamadığı ve acılarını içine gömdüğü hayallerinden bazıları..."

ÖMER F. OYAL: "Bir kitapta benim için en önemli şey kitabın dokusu ve yaratmaya çalıştığım ruh durumu. Bu ikisi neredeyse bir müzik gibi bir şey oluşturmalı. Kurgu, anlatım ve dil bu dokuya hizmet ediyor, hem de bu unsurlar dokuyu oluşturuyor. Bazen de kitabın hareket nedenini oluşturan tartışma varolan dokunun iyice içine gömülü kalıyor, dokudan ayırt edilemiyor."

"Cinayet nedir, nasıl olur? Nasıl ölünür bir taraftan, nasıl bir cinayet işlenir, nasıl öldürülür; ölürken ne olur, öldükten sonra ne olur, vs… Bunlar için de tabii adli tıpta epey morg gezdim, epey çalıştım. Otopsi fotoğraflarıyla çalıştım. En önemlisi tabii Ali Haydar oldum, Nihan oldum, Asuman oldum, anne oldum, hepsini bir bir oldum..."

"Erman Hoca’nın üslubunu hepimiz biliriz. Biraz pervasızdır. Hamit Turhan bu kitapta o üslubu mükemmelen korumuş. Saçma sapan sansürlerle olmadığı birine çevirmemiş Erman Toroğlu’nu. Erman Hoca da anlattıkça anlatmak istemiş belli ki, ortaya çok iyi bir kitap çıkmış. Toroğlu bazı insanları acımasızca kılıçtan geçiriyor..."

FEZA KÜRKÇÜOĞLU: "23 Nisan 1968’de Akşam gazetesinde Çetin Altan’ın kaleme aldığı “Eğlenin yavrularım, eğlenin” başlıklı yazı daha sonra Çetin Altan’ın kendi sesinden plak olarak da yayınlanır. Altan’ın 1968’de yazdığı ve hâlâ eskimeyen bu yazısına Nâzım Hikmet’in “Kerem Gibi” adlı şiiri de eşlik etmektedir."

"Odyan’ın odysseia’sı olarak okunabilir Lanetli Yıllar. Burada kahraman kahramanca savaşmamış, evinden, yurdundan sürülmüştür. Ortada kahramanlara özgü bir eylemlilik, büyük meydan okumalar değil, tek ama tek bir amaç vardır. Hayatta kalmak, sağ kalmak, en kötü sondan kaçınmak, yüz binlerce insanı öğüten çöllerden, çetelerden, katillerden ve can alıcı haydutlardan mümkün mertebe uzak kalmak, ölüm mekanizmasının dişlilerinden can havliyle kaçınmak. Bütün bunların sonunda sağ kalmaksa mucizevidir."

"Ben 'dolambaç' sözünü olduğu gibi, vahşi bırakmaktan yanayım. Bence Heidegger de bunu yapmak istiyor. Geçmişle gelecek arasına kaçınılmazlıkla bir dolambaç (Umweg) olarak şimdiki zamanın girdiğini söylüyor: Her günkü hayatımız. Dolambaç bilimsel, felsefi anlamında bir yöntem değildir. Tam tersine, yol yordamın kaybedilmesi, dolaylı birtakım yollara sapılması demektir. Bir varoluş olgusudur."

"Amanda Michalopoulou, Tanrı’nın Karısı’nda 'Aslında burayı sevmeye başladım. Hikâyemizi tekrar tekrar yaratıyorum. Bu benim yorumum: Düzeltiyorum, öyleyse varım' diyor. Büyülü Gotland adasındaki yazar konutundan Tobi Lakmaker’ın yeni kitabına sıçrayarak yaratıcılığa soyunan tüm ölümlülere diyoruz ki, o halde düzeltmeye devam!"

"Bugün adına Osmanlıca dediğimiz dil, hin-i hacette yemek üzere dipfrizde sakladığımız o donmuş katık değildi. Diğer tüm toplumsal diller gibi o da organik, akışkan, değişip duran, artan ve azalan, süreğen bir dildi. İşte biz bu süreğenliği ıskalıyoruz. Hem de tüm bir Osmanlıca çalışmaları disiplinin temelinde..."

"Dergileri 'Genç Şairler'in yayımlandığı ilk sayıdan başlayarak taradım. Birçok tanıdık isim çıktı karşıma. Sadece sonradan şair olarak ünlenenler değil, öykücü de vardı aralarında, spor yazarı da, yahut daha sonraları müstear isimle ünlenen şairin nüfus kâğıdındaki ismiyle yayımladığı bir şiir de..."

"Kendimi bildim bileli önceliğim olan doğayla uyumlu yaşamak felsefesini hem bilimsel hem geleneksel bilgiyle bu kadar güzel iç içe geçirerek anlatan bir kitapla daha karşılaşmadım diyebilirim. Kitabın meselesi buyken gerek kapak tasarımı gerek başlık çevirisi hiç böyle bir algı yaratmayıp bir şifa kitabına davetiye hazırlıyor oysa..."

HÜLYA IŞIK KURT: "Her şeyden önce hayal etmekten korkmamak lazım. Atasözünün aksine, yutamayacağımız lokmayı ısırmak gerekiyor olabilir – bizler neyi yutabileceğimiz konusunda kendimizi azımsıyor olabiliriz ve bazı lokmalar büyük görünse de koftur. Lokmanın ilk ısırışta dağılmayacağı ne malum?"