K24'te geçen ay: Mart 2022

Geçen ay K24'te yayımlanan yazıların bazılarından oluşan bir derleme... K24 veritabanında her an bulabileceğiniz bu yazıları bütün bir ayın toplamı olarak bir araya getirdik: Gözden kaçıranlar için Mart ayına genel bir bakış.

10 Nisan 2022 22:28

"Çorak Ülke’yi bugün, ilk basılışından tam 100 yıl sonra yeniden okumak, tarihî bir lunapark oyuncağına binip işlevini hâlâ ne kadar iyi yerine getirebildiğine şaşarak oradan oraya savrulmak gibi."

"Wood’un en önemli tespiti, Rusya’daki otoriter siyasetin müsebbibinin Putin’in diktatör kişiliği değil, onun Rusya’da kapitalizmin yerleşmesi sürecinin mirasçısı olması. Wood kitap boyunca kapitalizmin otoriter siyasetler çerçevesinde yerleşmesini Rusya’nın özel şartlarıyla izah ediyor."

"Anquetil-Duperron’nun amacı, konu edindiği üç ülkede hükümdarların tamamen keyfî bir biçimde hüküm sürmediğini, belirli kanunlara tâbi olduklarını ve ülkelerini bu kanunlara göre yönettiklerini göstermekti. Aydınlanma Çağı’ndaki eşitlikçi düzen arayışlarının Avrupa-merkezliliği göz önünde bulundurulduğunda, bu kitabın azımsanamayacak bir öneme sahip olduğu kolayca anlaşılır. Hele hele hukukun üstünlüğü ilkesinin günümüzde bu üç ülkede de yok mesâbesinde olduğu hatırlandığında..."

"Foster’ın ayrıksı yönü, sanat tarihi içinde öne çıkan birçok eğilim, avangardı salt iki dünya savaşı arasındaki dönem içinde konumlandırırken, onun avangardın farklı bir şekilde devam eden bir tavır olduğuna dair ısrarı..."

Neyran Günücer: "Özgün, iğneleyici üslubu ve sanatıyla Honoré Daumier, toplumsal olayları, politik duruşları ve haksız gördüğü tüm yanılsamaları gerçeğe davet eden korkusuz bir şövalyedir. Hayatının son senelerini Don Kişot’la geçirmesi, çizgilerinin onunla buluşması o kadar olağandır ki… Çünkü Daumier için Don Kişot onun kendi hikâyesidir."

Barış Yarsel: “Hilbig Doğu Almanya’nın aslında dünyanın tıpatıp bir yansıması olduğunun farkındadır. Metinlerinde çeşitli yönleriyle ele aldığı canavar henüz yok olmamıştır; o karanlık, korkutucu tehdit hiç ortadan kalkmamış gibi bugün de hayattadır; bu yönüyle Hilbig’in yazdıkları tam da şu anla örtüşür.”

Hayatta Kalanlar’ın yazarı Alex Schulman 'travmaların travması'nı anlatıyor: “Geçmişimdeki travmayı iyileştirebilmek için onu görmezden gelmeyi bırakmam gerekti.”

"Aksu Bora da tıpkı Virginia Woolf ile Le Guin’in karakter, roman ve yazarlıktan bahsederken kaçınılmaz olarak sorduğu o soruya dönüyor yine: Peki, bütün bunları yaparken, yazarken, bir karakteri kovalarken bir kadın olmak nasıl bir şeydir? Yazarken, okurken ya da herhangi başka bir şeyi yaparken bir kadının çevresiyle, dünyayla ilişkisi nasıldır?"

"Türkiye’deki şarkıcı filmleri hangi ara, nasıl oldu da korkunç bir Türk gotiği ihtiyacını karşılar hale geldiler? Müslüm, Dilberay, Bergen?"

"Auteur, auteur’ün külüne muhtaç: Otuz küsur sayfalık bir hikâye edebiyattan kopup geldi (Murakami), dramayla boyutlandı (Çehov), senaryoda çoğullaştı (Hamaguchi-Oe) ve sinema sanatının –hikâyelerin gücüne adanmış– bir başyapıtına, türler arası bir karnavala dönüştü..."

"Okumamak adlı bu yeni kitap ağırlıklı olarak kitaplar, yazarlar ve okuma halleri üzerine denemelerden oluşuyor, ama yazmak, yazarlık tutumları, vs. de haliyle işin içinde. 'Yazarlar[ın] genellikle kendinden emin olmayan insanlar' olduğunu, yaptıkları işe karşı radikal şekilde şüphe duyduklarını hatırlatıyor Zambra."

“Hickel büyümenin dünyaya verdiği zararı rakamlarla ve grafiklerle gösteriyor. Artık kaçacak yer kalmadı. Kapitalosen basit bir matematik formülüyle tıkanmış durumda. Sermayenin daha fazla ve daha fazla büyümesi için ihtiyaç duyduğu kaynaklar artık yok.”

"Yazara göre günümüz insanı gecikme cesaretini gösterdikçe kendi öznel zamanına sahip çıkabilir ve 'kendi zamansallığı içinde yaşayan bir özne' olma şansına erişebilir. Bugün derin düşünce ve kültür de ancak gecikmeyle var olabilir. İnsanın kendini gerçekleştirmesi sonu gelmeyen yatırımlarla ya da kişisel gelişim masallarıyla değil, bizzat gecikmeyle mümkündür."

“David Foster Wallace insanın varoluşunun temelinde acı olduğunu söyler ve bir sanat yapıtı acıyı asla azaltmaz, olsa olsa genelleştirebilir, gerçek empati diye bir şey yoktur, diye de ekler. Ona göre insanlar acıdan kaçarken aslında kendilerinden kaçtıklarını bilmezler.”

"Bizim topraklarda çıplak gerçeklere, çıplak aşklara, çıplak kavgalara izin verilmez. Üstü kapalı söylenir, ima edilir, bağrışılır. Serinkanlı tartışmalar, çıkışı arayan diyaloglar pek yoktur. Birinin gözünün içine bakarak gerçekleri ya da tutkularınızı söylemenizden hoşlanmazlar. Ben bunun üstüne gidiyorum, karakterlerime dosdoğruyu söyletmekten ve okura bunu göstermekten haz duyuyorum."

"Kadının Sesi Yok, çok basit bir dille yazılmış, çok tanıdık, tam da buradan bir roman ama hatırlattıklarıyla bir o kadar da ağır. Teslimiyeti değil, hayatı tercih eden biri var romanın içinde, o bütün akışı değiştiriyor. Mutluluğu ya da mutsuzluğu düşünmeden, korkarak kaçmaya cesaret ediyor."

"Yarım kiloya yakın ağırlıktaki futbol topu, bazen saatte 100 kilometreyi aşan bir hızla kafaya çarptığında beyin az çok sarsılıyor. Sinir hücrelerini birbirine bağlayan lifler (aksonlar) sadmeleniyor, geriliyor. Kafa topu mücadelesindeki çarpışmalara hiç girmeyelim…"

"Dünyaya bildik gözlerle bakan ve bilmiş bir yazar değil Michon. Tersine, dünyayı bilmeye çalışan, anlamaya gayret eden bir yazar. Gerçeğin ele geçirilmez olduğunu biliyor. Bildiği tek şey bu. O zaman yazısını büyük bir deney (‘deneyim’ değil) olarak kurguluyor."

"Şiiri Tanrısal, sınırsız kudrete sahip yaratıcı bir öznenin ürünü olarak görmeyi terk ettiğimizde lirik ve lirik olmayan ayrımı ortadan kalkıyor. Replikantların İç Dünyası, özellikle de lirik özne kavramını büyük ölçüde dinamitliyor; yine de alıntılar, aktarmalar, farklı sesler, düşünceler denizinde şair kendisine özgü bir ada yaratıyor."

"Solnit’in yaşam ve yazısının anahtar kelimeleri: Tarif, bağlar, haritalama, örüntüler, iz sürme, parçalar, yeni örüntüler: 'Hayatınız çizgilerle değil, tekrar tekrar çatallanan dallarla haritalandırılmalıdır.' Kendi hikâyesini anlatırken dahi dilsizleştirilenlerin, çeperlerin, çatallanan dallarınkini eksik etmiyor..."

Esra Nur Akbulak: “Yeşil Gece edebiyat tarihi açısından ilginç bir karşılaşmayı roman kurgusuna dahil ediyor. 'Ben Neyim? Hikmet-i Maddiyyeye Müdafaa' metninin müellifi, başkarakterin dönüşümünü hızlandıran bir role sahip. Başlangıçta bir kurtarıcı, sonrasındaysa inkisarın kaynağına dönüşen bu kişi romanda adı geçmeyen, ancak karakterde yarattığı etkiyle romanın seyrini değiştiren Ahmet Mithat Efendi.”

Hakan Bıçakcı: “Çıkış noktam sansürdü. Keyfi ve ikiyüzlü bir şekilde uygulanan, her geçen gün biraz daha absürd bir hal alan sansür olgusundan duyduğum rahatsızlık. Genelde çıkış noktam bir tür rahatsızlık olur zaten.”

Ömer Faruk: "Kültür-sanat camiası da sürekli krizin bir parçasıdır, ama kendisini sorunun bir parçası olarak sorgulamamaktadır. Oysa sanat uçsuz bucaksız ufuk genişliğinden söz almalı; hayatı kendisine çağırmaktan, bu uğurda saçmalamaktan sakınmamalıdır." Feza Kürkçüoğlu'nun söyleşisi.

Adalet Çavdar: "Ahsen’in hikâyesini kaleme alan Seçil Pala’nın heybesinde yazıya dökülmeyen kim bilir daha neler neler vardır… Pala’nın küçük cümlelerle anlattığı bu büyük hikâyenin kıymeti gerçekten bilinmeli diye düşünüyorum."

Yasemin Çongar “romanlarım, roman maskesi takmış birer şiirdir” diyen ve İspanyol edebiyatında devrim yaptığı düşünülen Agustín Fernández Mallo ile külliyatını kapsayan bir konuşma yaptı: “Yazarken dürüst olmazsanız, okuyucu bunu hemen anlar.”

"Bu metin çizgisellikten uzak, dahası çizgiselliği dinamitleyen bir yapıya sahip. Düzyazı şiiri andıran metinlerin arasında dizeler beliriyor. Bir kolajlar manzumesi. Metinde bir anlatıcıdan ziyade bir bilincin sesi var demek daha doğru olur. Bu ses gelip kısmen bir anlatıyı çağrıştırıyor, yığınla karakter serpiştiriyor ve bu karakterler de metnin sesi gibi vur-kaç tekniğiyle hareket ediyor."

“Ralf Rothmann, bireysel sorunlar ile savaş, ırkçılık, taciz, tecavüz ya da çalışma hayatının zorlukları gibi toplumsal sorunları, farklı kuşakların birbirini etkileyen hikâyeleri üzerinden tartışıyor romanlarında: ‘En zor iş, bir şeyi dünyaya getirmektir. Yok etmeyi, öldürmeyi her geri zekâlı becerir.’”

"Lucia Berlin, soyadında taşıdığı şehrin bugünkü hali kadar renkli bir yazar. 40’ı aşkın öyküden oluşan Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı, ekonomik krizdi, pandemiydi derken, eski düzenin altüst olduğu bugünlerde sınıf meselesine kafa yormak için bir fırsat daha sunuyor okuruna."

"Ryusuke Hamaguchi Drive My Car’da birçok hikâye ile çıkıyor yola. Murakami, Çehov, Beckett, filmdeki yazar karakter Oto ve Hamaguchi’nin diğer anlatı kişileri. Hepsi birbirine bıraktığı cümleleri tamamlamanın, devam ettirebilmenin, ezberlemenin, hikâye yaratabilmenin peşinde; bu yaşamda kalabilmenin bir yolu."

"Onca modernliğine, koşulsuz Fransız tutkusuna karşın şaşırtıcı bir yerli motif bolluğu vardır Hacivat Şair’de. Eski türkülerin, ünlü şarkıların nakaratlarına tutkundur; 'Haydar Haydar', 'hudey hudey' gibi ara nağmelerine, yerleşik ritimlerine… Türkçede makamsal karşılığı da vardır bu havanın: Köçekçe."

"Köpekleri Seven Adam, Troçki’nin 1940 yazında, Meksiko’da NKVD ajanı (İçişleri Halk Komiserliği, Sovyetler Birliği’nin “çeşitli meselelerini” idare eden devlet birimi) Ramón Mercader tarafından öldürülmesini anlatıyor. Troçki’nin Büyükada, Paris ve Meksika’daki sürgün yıllarını da aktaran eser hem siyasi gerilimi hem de polisiye tarzıyla oldukça etkileyici. Aynı zamanda tarihsel bir anlatı olan roman, hakkında yazılanlara göre kimi doğru sanılan yanlışları da düzeltiyor."

"Dün eşim Jülide seni anarken, 'Aydın’ın konuşurken karşısındakini rahatlatan bir üslubu vardı, bence en önemli özelliği de buydu' dedi. Bu mektubu, biraz da senin üslubunu taklit ederek yazmaya çalıştım. Becerebildiğimi sanmıyorum, zinhar yanına bile yaklaşamadım, bu nedenle affet."

"Bizcileyin kimileri, şimdi bulabildiği her olanakla, var olduğu her yerde savaşı sürdürmekle yükümlü" diyordu 1983'te Türkiye Postası'nda; "boyun eğmeden, sinmeden, yılgınlığa kapılmadan… Mahpushanede, işkence masasında, kaçakta, göçekte, sürgünde… Her olanağı cimrice değerlendirerek, her zaman dilimini sonuna kadar kullanarak savaşmak… Ötesi boş laf, gevezelik.”

Hasan Bülent Kahraman: "Ulaş Tosun’un Merhaba Canım isimli belgeselinde konu tamamen Arkadaş Z. Özger değil. Belgesel Özger’in her zaman incelenecek, üstünde konuşulacak şiirini aşıyor ve Türk solunun 1960’lar sonu, ‘70’ler başında, en devingen olduğu dönemdeki kültürel profilini çıkarıyor. 1968 kuşağının zihniyet dünyası, temel davranış kipleri, eğilimleri, tercihlerine dair önemli, değerli ve aydınlatıcı bilgiler sunuyor. Yani şiiri değil, Özger’in kendisi öznemiz."

"Benedictus’un konusu aslında son derece düşünmeye değerdir. İman ile usun uzlaşması gerçekten de imkânsız mıdır? İnanç aklın bittiği yerde mi başlar gerçekten de? Bir insanı kılıç zoruyla bir şeye inandırmak mümkün müdür? Yoksa iman, usçu yoldan varılması gereken bir yerde midir?"

•