Edebiyat, ahlak ve ahlak yoksunluğu üstüne

"Memet Fuat’ı tanıdığım 40 yıl boyunca kendisinden, bırakın Nâzım Hikmet’in oğlu olduğunu söylemeyi, bunu düşündürecek en küçük bir ima dahi duymuş, öyle bir hisse kapılmış değilim. Memet Fuat’ı oğlu gören, bunu defalarca yazan, söyleyen, Nâzım Hikmet’in kendisidir."

14 Ekim 2021 19:00

"İnsanın yazıyla yazdığı şeyler sözle söylediklerinden daha mesuliyetlidir."
Nâzım Hikmet  hapishaneden Memet Fuat’a mektubundan. 

"Söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir.
Çıktıktan sonra sen onun esiri olursun."
Laedri

Önce şu müjdeyi vereyim: Uzun yazacağım.
Çünkü söz ağızlarından çıktı. Şimdi hesap zamanı.
Ayrıca, bu eğlenceli ve öfkeli bir yazı olacak.
Eğlence kısmı benim, öfke kısmı ilham edenlere.

Açıklama

Bu yıl 8 Ekim’de Osman Kavala’nın bilmem kaçıncı duruşması görüldü, 64. doğum gününden hemen sonra. Gene bir müsamere yaşandı. 1400 günü aşkın tutsak tutulan Osman’ın hali, ülkenin hali böyleyken, ben, biz, nelerle uğraşmak zorunda kalıyoruz. ‘Utanmadan nasıl yaşıyoruz?’ diye yazdım, geçen hafta. AGOS’a, T24’e. Gerçek şu ki, böyle rezil bir ortamda bunca ağır dert dururken bizi bunlarla uğraşmak zorunda bırakanlar da bizi utanılacak durumda bırakıyor!

Benim Nâzım Hikmet’i tanımam ve sonrası bir uzun, bir başka hikåyedir.
Şimdilik şu kadarını söyleyeyim, lisede, ruhban okulu sıralarında başlar.
Onu ayrıca anlatırım. Lakin şimdi gündeme düşen vahşetle ilgilenelim.

Konu, Sibel Oral imzasını taşıyan “İşitiyor musun Memet?” adlı kitap, orada edilen kimi sözler, iddialar, suçlamalar, sataşmalar.

Bunların tümüne, hem de adamakıllı kapsamlı olarak, K24’te Turgay Fişekçi, sosyal medyada Semih Gümüş değindiler; iddia, suçlama, sataşma sahiplerine hak ettikleri yanıtları layıkıyla verdiler. Bilgili, gerçeğe dayalı, ders niteliğinde açıklamalar. Her ikisi de kitaptaki vahim sözlerin baş hedefi haline getirilmiş Memet Fuat’la 15 yılı aşkın birlikte çalışmış insanlar. İkinci hedef alınan Adam Yayınları’nda da aynı sürelerde sorumlu konumda bulunmuş iki yazar, şair.

Madem Turgay Fişekçi ve Semih Gümüş söylenecekleri yazmış, söylemiş, ben niçin kalemi elime alma gereğini duydum?

Şundan: Bir kere Memet Fuat’ı ikisinden de çok daha uzun süre, 1962-63’ten beri tanırım.

de Yayınları, Yeni Dergi yıllarını yaşadım. Sonra, 21 yıl aynı yayınevinde aynı katta ve yayınevinin yayın kurulunda birlikte çalıştık. Sıcak, yakın bir ilişkimiz, özel konuşmalarımız oldu. Beni Altunizade’deki evinde Piraye Hanım’la tanıştırdı.

Ve nihayet, hedefe konan Adam Yayıncılık ve Matbaacılık A.Ş.nin kurucusu ve yöneticisiydim. Nedeni bu, bunlar.

Bir süre bekledim, acaba bir yanıt gelir mi? O sözleri söyleyenlerden, kitabın yazarından bir açıklama, bir düzeltme, bir özür çıkar mı? Yazarından geldi, K24’te kendisiyle yapılan bir görüşme ile. O da ayrı bir şenlik.

Ana konu

T24 ve K24 yalnız bu medya yoksunluğunda değil, her daim üstüne titreyeceğimiz ortamlar; biri haber-yorum-yazılarıyla, öteki kültüre sanata edebiyata verdiği özenle önemli.

Bir süre önce T24’te K24’ten alınmış Tadımlık başlığı altında bir metin okudum, yakında Doğan Kitap’ta yayımlanacağı açıklanan Mehmet Hikmet’le ilgili biyografi kitabından bir pasaj. Epeyce rahatsız edici bir metin. Bıraktığı tat acıydı. Tepki vermeden önce kitabı görmeyi bekledim.

Kitabın adı “İşitiyor musun Memet?”. Nâzım Hikmet’in oğlu Mehmet’e Varna’dan seslendiği, hepimizin ezbere bildiğimiz şiirinden. Kapağında biyografi yazıyor ama, alıştığımız gibi bir biyografi değil. Öyle bir çalışma yerine Mehmet Hikmet’i yakından tanımış insanların onunla ilgili anıları, duyguları, görüşleri, izlenimleri. Fotoğraflarla zenginleştirilmiş bir tür sevgi havuzu. Bir portre çalışması, bir methiye ve bir eleji. Kolaj biçimli, metodolojisi olmayan, ama etkileyici, yer yer duygulandırıcı bir derleme. İyi olmuş...

(Mehmet Hikmet'le ilgili bu çalışma iyi, bir başlangıç. Aslında Münevver Hanım’la, Münevver Andaç’la ilgili daha ciddi, geniş çalışmalar da yapılmalı: Kimdi, nasıl bir insandı; ilk kocası, kızının babası kimdi; Nâzım’la akrabalığı var mıydı; Nâzım’a nasıl âşık oldu; onun Piraye’den kopmasına kendisi mi sebep oldu; mutluluğu neden kısa sürdü; sürgün ve ayrılık yılları; o yıllardaki hayatı; Mehmet; Mehmet’in büyümesi, yetişmesi; Nâzım çevirileri; hasret, hayal kırıklığı; nasıl yaşadı, nasıl üstesinden geldi her şeyin, geldi mi, gelebildi mi; yoksa kendisinde ve büyüttüğü oğlunda böylesi bir yara, böyle bir travma hep kaldı mı, bütün bunların…)

Öteden beri bazıları hayatı boyunca hiç çalışmadığını belirterek Mehmet Hikmet’in rate ve rantiye olduğunu ima eder. Uyuşturucu müptelası olduğunu söyleyerek onu değersizleştirmeye çalışanları biliyorum. Bunlara katılmıyorum. Bu yargı bu insanın nasıl bir yaşamı sürüklemiş olabileceğini dikkate almıyor. Ayrıca, çalışmak, üretmek için insanın evkafta memur olması gerekmez; Mehmet Hikmet de resim yapmış, sergi açmış, kendi tarzında üretmiş, didinmiş. Ayrıca, Nâzım Hikmet gibi komünist, koca bir şairle Münevver Andaç gibi güçlü bir anne arasında çocukluğunu, gençliğini yaşamış, yaralı bir insandan söz ediyoruz. Acısını kim bilir nasıl taşır, yarasını kim bilir nasıl yaşar, açıklar, yükünü kimlere yükler…

Kitabı görünce K24’ten alınarak T24’te de yayınlanan pasaja ilgim ve merakım arttı.

Niçin acaba böylesine zengin tanıklıklarla dolu 363 sayfalık bir kitaptan o birkaç sayfa örnek seçilmişti? Bunu düşündüm. Çünkü pek çok tanığın ve tanıklığın yer yer yürek burkan sözleri, yazıları varken, K24 acaba niçin bu kahredici pasajı seçmiş kitabın ön tanıtımı olarak? Belki polemiğe davet. (İtiraf ediyorum, bir mesleğim de reklamcılıktı. Pazarlama/satış tekniklerinden biri de hiç yoktan işte böyle ilgi doğuracak sorunlar yaratmaktır.) Turgay ve Semih ile basılı ve sosyal medyada bu tartışmaya katılanların ve en nihayet benim yaptığım da bu oluyor: O değirmene su taşımak… Yoksa aslında ne Memet Fuat’ın ne Adam Yayınları’nın böylesi bir çamurda işi var.

Kitabın öznesi Mehmet Hikmet, öne çıkan baş kişi ise Gündüz Vassaf. Belli ki Mehmet Hikmet’in en yakın dostu, arkadaşı. Ve gene belli ki sevgiyle şefkatle sarmalanmış bir yol gösterici, bir kılavuz. Maddi çıkar gözetmeyen bir ilişki.

Merakımı mucip kılan bir yan da şu:

Gündüz Vassaf belli ki vasıflı da biri. Murat Belge ve Şerif Mardin’le onu ekranda gördüğümü hatırlıyorum. Demek ağzı laf yapıyor. Okur yazar olduğu da biliniyor. Peki öyleyse muhterem, niçin bu sözleri, bu itirazları, bu suçlamaları Memet Fuat yaşarken yapmazsın? Yapsan belki Memet Fuat tövbe ve istiğfar ederek özür diler. Ya da aydınlatıcı sözler söyleyerek seni bu ayıplı duruma düşmekten kurtarır… Niçin sorup sorgulamazsın? Dahası, Gündüz Vassaf acaba niçin o affedilmez sözleri söyleyip baltayı taşa vurmazdan önce birileriyle, diyelim Murat Belge ile konuşmaz, ona Memet Fuat’ı sormaz? Belge’yi tanıyor. Ayrıca, doktoralı adam, üniversitede hocalık etmiş. Böylesine kaba bir saldırıyla Memet Fuat’a yüklenmeden önce bir iki kitap okusa, –örnekse Memet Fuat’ın Nâzım ile Piraye kitabını, gene Memet Fuat’ın o muhteşem Nâzım Hikmet kitabını, Nâzım’ın hapishaneden Piraye’ye yazdığı iki ciltte yayımlanan 580 mektubunu–, bırakalım okumayı, bu kitaplara şöyle bir göz gezdirse, o sözleri söylemeden bir miktar düşünür, birkaç kez yutkunurdu. Ne şiiri edebiyatı biliyor demek ki, ne Memet Fuat’ı ne de haddini. Sürükleyerek Yapı Kredi Yayınları’na götürdüğü Nâzım Hikmet kitaplarının düzenleyicisi, hatta hakçası, kurtarıcısı olan Memet Fuat’a, onun kaybından 19 yıl sonra, niçin böylesi bir hınçla, hunharca saldırır, boyundan büyük işlere kalkışır, onu Nâzım’ın öz oğlu havasında olmakla suçlar, daha vahimi, Nâzım Hikmet kitaplarının telifinden pay aldığını ima eder… Memet Fuat’a saldırmaya kararlı. Nereden kaynaklandığını bilmediğim patolojik bir hınç var içinde.

3 Ekim’de Gazete Duvar’da bir kendini bilmez kişi, andığımız kitaptaki yazılanlara bakarak bakın ne diyor:

“Memet Nâzım, Türkiye okurunun pek tanımadığı bir isim zira Türkiye okuru Memet Fuat’a aşina. Oysa Nâzım’ın bir şiirinde “Karşı yaka memleket/sesleniyorum Varna’dan, /işitiyor musun? / Memet! Memet!” diye canhıraş seslendiği kişi Memet Fuat değil zira kendisi Piraye Hanım’ın oğlu, yani Nâzım Hikmet’in üvey oğlu. Nitekim kitapta Memet Fuat’ın asıl adının Mehmet Fuat Engin Bengü olduğunu ve şairin biyolojik oğlu olmasa da bu gömleği seve seve giydiğini, şairin kitaplarının telif gelirlerini topladığını öğrenmekteyiz.”

Herhangi bir sosyal sitede, facebook’ta, twitter’da değil, Gazete Duvar’da yazılıyor bu.
Yol açtığınız facianın farkında mısınız, Sibel Oral, Gündüz Vassaf ve öteki zevat!

Memet Fuat’ı bir nebze tanıyan insanın baş duygusu saygıdır. Memet Fuat morina balığıydı. Bir milyon yumurta yumurtlar, o yumurtalar yazı-kitap oluncaya dek kimsenin haberi olmazdı.

Memet Fuat’ın voleybol antrenörlüğünde Bengü soyadını kullanması bile bir nakısa olarak ileri sürülüyor. Bundan bir nebze söz edelim.

Memet Fuat spora ilgi duyardı. Voleybolu seçmesinin temel nedeni, bu sporun oyuncuların doğrudan fiziki temas olmaksızın yapılabilen bir takım sporu olmasıydı. Sıfırdan başladı, okudu inceledi, Altınyurt Spor Kulübü’nün çok başarılar kazanan voleybol takımını kurdu, antrenörü oldu, antrenör olarak milli takımı da çalıştırdı. Japonların geliştirdiği kısa paslı smaç’ın Türkiye’de başarıyla uygulanmasını sağlayan odur. Adam Yayınları’nda yayımladığımız sert ciltli spor kitaplarından Voleybol’un yazarı da Mehmet Bengü’dür. Edebiyatçı ve yayıncı kimliği ile spor yaşamını birbirinden ayırmasını bilen bir kişi olduğundan, voleybolda babasının soyadı olan Bengü’yü kullandı. Bunu anlamamak, mesele yapıp sorgulamak ancak kötü niyetle açıklanabilir.

Peki o niyet ne, niye var? Çevresinde pervane oldukları Mehmet Hikmet’i kendi babasından daha öte bir koruma kalkanının altına almalarının nedeni ne? Nâzım,’a, Nâzım’ın büyük aşkı Piraye’ye, Nâzım’ın hapishaneden o harikulade 53 mektubu yazdığı Memet Fuat’a bu densiz saldırı niye?

Sibel Oral’ı tanımıyorum. Amaçladığı böyle bir kitap idiyse, işin üstesinden bihakkın gelmiş. Gene de sormadan edemiyor insan: Memet Fuat’a ilişkin kitabında yer verdiği söylenenleri hiç okumamış mı? Okumamış olabileceği düşünülemeyeceğine göre, Memet Fuat’a dönük bu çapsız, izansız sözler karşısında insanın aklına, onun en eski dostlarından Cevat Çapan’la, Murat Belge ile konuşmak, Memet Fuat’ın 15 yıl en yakın çalışma arkadaşları Semih Gümüş’le, Turgay Fişekçi’yle haberleşmek gelmez mi? İnsan Memet Fuat’ın oğlu Kenan Bengü’ye bir iki soru sormayı düşünmez mi? Madem kitabının ana konusu Mehmet Hikmet ve onun hayatı, yaşadıkları, Nâzım Hikmet’in yaşamında 22 yıl kalbinin baş köşesinde tuttuğu Piraye’nin evinde acaba Mehmet Hikmet’le ilgili ne konuşulurdu? Ondan ve Münevver Andaç’tan nasıl söz edilirdi? Kenan Bengü bu konularda ne biliyor, ne söylüyor? Ortalama bir yazar bunu merak etmez mi? Bu insanların tümü –ve daha onlarcası– göz önünde insanlar. Bu en doğal araştırma/sorgulama yapılmayınca, farklı bilgi/görüş alınmayınca, sonuç işte böyle oluyor. Yazar Sibel Oral, bunca eleştiriden sonra K24’e konuşunca ne diyor? Safsata. Lafı güzaf!

Ezra Pound’un bir kantosu geliyor akla: "And of men seeking good, doing evil.” Oral’ın niyeti de halisanedir muhtemelen. Ama olmuyor. Yazık oluyor. Gündüz Vassaf ve ötekilerde ‘iyiliğin peşine düşmek’ gibi bir amaç da yok, belli ki. Baştan sona kötü niyet, kötülük…

Şimdi desem ki ben, sorsa birisi, Nâzım Hikmet kitaplarının Adam Yayınları’ndan Yapı Kredi Yayınları’na transferinden sen bir komisyon aldın mı? Meşru bir soru, almış olabilirsin, herkes nelerden nemalanıyor.  Ama böyle soru sorulmaz! Sormayız! Ayıptır! Öyle suçlamalar da yapılmaz. Hele Memet Fuat’a! Sade ayıp değil, ahlak yoksunluğudur. Bu sözüm Memet Fuat’ın ahlakını sorgulama densizliğinde bulunana, Gündüz Vassaf’a!

Bir de Jak Şalom var. Anlaşılan Paris’te, belki de St. Michel’de koyuvermiş sakalı, atıp tutuyor. Dikkate değmez biri olmuş.

Bu cühela şürekası belli ki ne okumuş ne araştırmış, ne de hatta bir miktar düşünüp ölçmüş biçmiş. Konken partisinde dedikodu eder gibi konuşmuşlar. Bunlara cehl-i mürekkep denir: Hem bilmez, hem de bilmediğini bilmez.

Kitapta bazı alıntılar var, kimin söylediği, ne zaman söylendiği belli olmayan. O alıntılarda da çeşitli sataşmalar var. Ya bu sözlerin sahipleri anonim kalmak istemiş, ya kitabın müellifi söyleyenin kimliğini önemli görmemiş, ya da müellif ve editör tarafından düpedüz ihmal edilmiş. Belli değil… Bu üç olasılıktan hangisi daha kötü, bilmiyorum.

Öte yandan şimdi bu kitapla açılmamış bir kapı açılıyor: Nâzım’ın oğlu Mehmet’i ve Mehmet Hikmet’in kendisini tanıma olanağı çıkıyor karşımıza. Umarım daha vüsatlı çalışmalarla bu devam eder. Çünkü bu kitap bir ilk olması bakımından önemli, ama yetersiz ve güdük. Hatta epeyce özensiz ve kusurlu.

Münevver Andaç’ı Nâzım’ın şiirlerinden tanıdım. Mehmet’i de. Buluşmalarını, ki az, ender, gene kitaplardan, yazılardan öğrendim. Münevver Hanım’ı uzaktan takdir ettim, duruşunu, vakarını, Nâzım çevirilerini. Ama onunla tanışmaya, onu ziyarete çalışmadım. Mehmet’i merak ettim, taşıdığı yükü zaman zaman, itiraf etmeli, Nâzım’ın Mehmet’ten bahsettiğini okuduğum anlarda, taşımakta olduğu yükü hissettim. Ve her defasında aklıma, belki tamamen münasebetsiz, Tevfik Fikret ile oğlu Haluk geldi.

Türkçenin bu en büyük şairinin bir takdirkârı olarak sade onun yaşamı ve şiirleriyle sınırlı bir ilgi, gene itiraf etmeli, Münevver Hanım ve Mehmet Hikmet bağlamında, eksik kaldı. Bu benim eksikliğim.

Memet Fuat

En önce, en can yakıcı olan Memet Fuat’a yönelik saldırıdan başlayalım. İpe sapa gelmez, utanç verici sözler. Ama madem o sözleri sarf edenler bunu kendilerine layık bulmuş, bize müstahak oldukları yanıtları vermek düşer.

Memet Fuat’a yönelik önde gelen iki saldırı, onun kendisini Nâzım Hikmet’in öz oğlu gibi lanse etmesi ile Nâzım’ın kitaplarının telif gelirlerinden nemalanması. Memet Fuat’ı tanıdığım 40 yıl boyunca kendisinden, bırakın Nâzım Hikmet’in oğlu olduğunu söylemeyi, bunu düşündürecek en küçük bir ima dahi duymuş, öyle bir hisse kapılmış değilim. Memet Fuat’ı oğlu gören, bunu defalarca yazan, söyleyen, Nâzım Hikmet’in kendisidir.

Memet Fuat’ı ilk 1962-63’te Murat Belge ile gittiğimiz de Yayınevi’nde tanıdım. Ertesi yıl  Londra’dan gönderdiğim bir iki çeviri Yeni Dergi’de yayımlandı.

Dönüşte, 1966’da babam Develi’deki tek tarlasını satarak eline geçen 11.000 lirayı cebime koydu, İstanbul’da kendime bir iş kurmam için. Öğrenci evi aylık kiram 75 lira olduğuna göre, epey bir para.

İstanbul’da de Yayınevi mali zorluk içindeydi. Parayı Memet Fuat’a götürdüm, destek için.

Yüzünde kendisine çok yakışan o sakin gülümsemeyle, kibarca reddetti. (O parayla Sıracevizler Caddesi’nde Sinematek gösterilerinin yapıldığı Kervan Sineması’nın tam karşı köşesinde Akgürgen Kitabevi’ni açtım, on ayda battım…)

Pek kimsenin bilmediği bu olayı Memet Fuat’ın paraya ilgisini, parayla ilişkisini örneklendirmek için anlattım. Adam Yayınları’nda 21 yıl editör olarak çalıştı; bir tek gün, ücretine ilişkin bir talep, bir istek, bir ima, asla. Zaten onu Adam Yayınları’nda çalışmaya davet ettiğimde de ne koşul sordu, ne iş, ne ücret. Hep aynı çelebi, efendi tavrıyla, daima onurlu ve kibar, mizah özelliğini hiç yitirmeden, o şaşmaz terazisinde tarttığı yayın önerileriyle, titiz ve çalışkan bir insan, bir editör. Ve 105 kitabın müellifi bir yazar.

Ona o sözlerle saldıranların çapsızlığı karşısında bu çapta bir insan. Bir baksan, deve karşı cüceler…

Memet Fuat’ın Nâzım kitaplarının telif geliriyle ilgili tavrını da bir örnekle açıklamak isterim.

Hayatta tanıdığım için mutlu olduğum insanlardan biri Necla Fertan’dır. Mehmet Hikmet’in vekili. Necla Hanım bir gün bana gelerek, “Ben bu kadarını tahmin etmezdim, 18 kitap oldu ve dahası yolda. Bu tamamen Memet Fuat sayesindedir. Ne dersiniz, Nâzım telif gelirlerinin bir bölümü ona verilmeli değil mi? Ben Münevver Hanım’la konuşurum,” dedi. Kabul edeceğini sanmam, ama kendisiyle görüşeyim, dedim. Memet Fuat, son derece sakin bir sesle, “Hayır, vasiyeti kimi varis görmüşse ona ödenmeli. Benim çabamın hiçbir yerinde gelir elde etme amacı yok. Lütfen uygun bir dille Necla Hanım’a söyleyin,” dedi.

Bu olaya kadar aklıma hiç gelmedi, ama bir durum daha var.

Adam Yayınları yayımlayıncaya dek Nâzım Hikmet’in 8’i şiir bilemediniz 10-12 kitabı çıkmıştı.

Bu sayı Adam Yayınları’nda 28’e yükselerek Nâzım Hikmet külliyatı tamamlandı. Sonrasında Yapı Kredi Yayınları da bunları aynen yayımladı, yayımlıyor. Peki, hiç akla gelmez mi, külliyat nasıl tamamlandı? O iğneyle kuyu kazar gibi yapılan özenli çalışma nasıl finanse edildi? Memet Fuat’ın Adam Yayınları editörü olması bir yana, onunla birlikte bildiğimiz inatçı çalışkanlığıyla, ısrarlı araştırmacılığıyla her gün yayınevine gelerek bu muhteşem başarıya 4 yıl katkı veren Asım Bezirci bir ücret aldı mı, aldıysa nereden? Ve ülkede böyle bir yöntemin örneği var mı?  

Bugün artık Nâzım Hikmet eserlerinin sonsuza dek yanlışsız okunabilecek olması bizim de onurumuzdur! Önem taşıyan da bu…

(Yapı Kredi Yayınları dünyada pek çok itibarlı yayınevinin örneklendirdiği gibi yayımladığı Nâzım Hikmet kitaplarının ilk yayıncısının Adam Yayınları olduğunu künye sayfalarında niçin belirtmez? Adam Yayınları kapandı, rekabet ihtimali yok.)

Memet Fuat eşine benim rastlamadığım bir insandı. Nazik, kibar, ne yaptığını çok iyi bilen, şiiri, edebiyatı özümsemiş, neredeyse ilk kişiliği bellemiş bir eleştirmen, denemeci, yazar, yayıncı ve editör.

Tanık olduğum çok örnekten birini anlatmalıyım.

‘80’li yılların ortaları. Memet Fuat, Cevat Çapan, İnci Asena, ben, yani Adam Yayınları’nın Yayın Kurulu. Memet Fuat yeni yayın önerilerinin arasında bir yazarın ilk romanını söyledi, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm romanını. Bunu bekletelim, yayımlamayalım, dedi. Okumak istedim, okudum, çok sevdim. Memet Fuat’ın odasına gittim, “Bu çok güzel bir roman, hele yazarının ilk romanı oluşu, niçin bekleteceğiz, hemen yayımlayalım,” dedim. Hiç unutmam.

“Bu o kadar güzel bir ilk kitap ki, yayımlanınca çok sevilecek. Genç bir yazar öyle bir ilgiyle baş edebilir mi, emin değilim. Yazara söyledim, ikinci romanını yazana kadar biz bunu yayımlamayacağız, dedim. Şimdi onu beklemeliyiz.”

Latife Tekin ikinci romanını yazdı, Berci Kristin Çöp Masalları. Gene muhteşem.

Memet Fuat ancak ondan sonra yayımlattı Sevgili Arsız Ölüm’ü. Artık emindi Latife Tekin’in devam edeceğinden, üreteceğinden.

Her şey bir yana, biz böyle bir insandan söz ediyoruz ve o insan adi bir saldırı altında şimdi.

Her biri ayrı değer taşıyan 105 kitabından, edebiyatla donanmış muhteşem bir hayattan ve onu kaybetmemizden 19 yıl sonra. Ne hazin. Bu nasıl bir aymazlık, nasıl bir değerbilmezlik, bu nasıl bir kendini bilmezliktir…

Sorulacak soru çok. Örnekse.

Cem Erciyes, hep biliriz, bir edebiyat âşığı, titiz bir yazardır. Onun Radikal’deki yazılarını bugün de hatırlarız. Şimdi Doğan Kitap’ın başında.

Böyle bir editörün gözünden bu kitaptaki çoğul bühtan nasıl kaçmış, anlaşılır gibi değil.

Ya görmüş, okumuş, uygun görmüş –ki bu olamaz; ya da hiç görmemiş –ki bu da akla yakın değil. Kendisi açıklar umarım.

Cem Erciyes bir düşünsün, böyle bir kitap bu haliyle Memet Fuat’ın masasına gelseydi acaba ne olurdu? Elbette yayın kuruluna getirmez, kibar bir notla sahibine iade ederdi.

Elbet bir de Piraye var, Piraye Hanım. Nâzım’ın unutmadığı, kendini herkese unutturan kadın, Nâzım’ın büyük, en büyük aşkı… O kimdi? Nâzım’la yaşadığı neydi? Nâzım’ın hapiste olduğu yıllarda neler gördü, yaşadı? Neyse ki elimizde Nâzım’ın hapishanelerden Piraye’ye yazdığı 580 mektup, dünyada yazılmış en güzel sevda şiirlerinden bir koca demet ve Memet Fuat’ın Nâzım ile Piraye kitabı var.

Piraye bunların değil araştırılmasını, konuşulmasını dahi istemedi. Nâzım’a aşkı sürdü, sakin, sessiz, onurla. Muhtemelen Münevver de öyle yaşadı. Bu davranış acaba bu iki kadının ortak özellikleri, kişilikleri miydi, yoksa Nazım Hikmet’in onlar üstündeki etkisi, onlarda bıraktığı duygu mu? Yoksa her ikisi birden mi? Ve bütün bu hayatlarda, Münevver’in hayatında Mehmet Hikmet’in, Piraye’nin hayatında Memet Fuat Bengü’nün yeri ne olmuş?

Nâzım Hikmet’in dünyada yazılmış en güzel aşk şiirlerinin perisi Piraye acaba bunları, bütün bu durumu nasıl karşılamış? Münevver Andaç’la ilgili duyguları ne olmuş? Mehmet Hikmet’le ilgili acaba ne hissetmiş? Bunu ihanet mi saymış? Nâzım’ın hapishaneden yazdığı 580 mektubu, Nazım’ın adını kazıdığı kol saati kayışını niçin saklamış? İnsan böyle bin bir soruyu sormaz, cevabını bulmak için bırakın kapı kapı dolaşmayı, örneğin bir-iki kitap okumaz ya da Kenan Bengü’ye başvurmaz mı? Böyle büyük bir dram var. Bu durum, konusu Mehmet Hikmet olan bir kitabı hazırlarken, bir takım zevatın Memet Fuat’a sataşmasından daha önemli, daha merak uyandırıcı değil mi? Acaba bütün bu konularda o ailede, 43 yaşında ayrıldığı Nazım’dan 89 yaşına kadar vazgeçmeyen Piraye’nin yaşadığı hanede neler yaşandı, bunu öğrenmek istemez mi insan? Dram tek yönlü, tek yanlı mı?

Nâzım Hikmet’in hapishaneden
                   Senin adını kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım
sözleriyle seslendiği kadın Piraye.

Dünyada herhangi bir dilde eşi var mı bilmem, o muhteşem Memleketimden İnsan Manzaraları destanının girişinde,

Hatice Pirâye Pirâyende.
Doğum yerin neresi,
kaç yaşında,
sormadım,
düşünmedim,
bilmiyorum.
Dünyanın en iyi kadını,
dünyanın en güzel kadını.
Benim karım.
Bu bahiste
            realite umurumda değil…
939’da İstanbul’da tevkifhanede başlanıp
………………………………………………….biten bu kitap
                       ona ithaf edilmiştir.

yazdığı kadın.
Yazıklar olsun!

Yeniden sormak zorunda kalıyor insan: Vassaf’ın bu aşikâr Memet Fuat husumetinin arkasında ne olabilir? Yaşamının belli başlı amaçlarından birini Nâzım Hikmet külliyatının bütünüyle ve yanlışsız yayımlanması üstüne kurmuş Memet Fuat’a dönük sözlerinin arkasında ne yatıyor olabilir? Bunu açıklar umarım. Bir de, Vassaf’ın ağzı laf yapan, eli kalem tutan biri olduğu anlaşılıyor; Memet Fuat’a yönelik bu ahlak dışı sözlerini sarf etmek için acaba niçin Memet Fuat’ın ölümünü beklemiş? Bunda, Vassaf’ın Mehmet Hikmet’e duyduğu gerçekten takdire şayan yakınlık ve ilginin temelinde Memet Fuat’ın Nâzım’ın üvey oğlu olmasının, Mehmet babasından bunca uzak düşmüşken Memet Fuat’ın Nâzım’ın kanatları altında büyümüş, gelişmiş olmasının etkisi bulunabilir mi? Ve acaba Memet Fuat’ın Adam Yayınları’nın telif eserler editörü, dolayısıyla Nâzım külliyatının bütünüyle yayımlanmasının baş kişisi olmasının da bunda etkisi var mıdır? Mehmet Hikmet’le yakın dostluğu nedeniyle, Nâzım eserlerini çeke iteleye bir başka yayınevine yönlendirmesinin; Memet Fuat’ın orada da o yayınların danışmanı, gözetleyici olmasının; dahası, Mehmet Hikmet’in elde ettiği telif gelirlerinin Memet Fuat’ın emeğinden kaynaklandığı gerçeğinin yaratmış olabileceği ruhsal durumun, ikilemin etkisi olabilir mi?  Memet Fuat’ın, Münevver Andaç ile Mehmet Nâzım’ın vekili olan saygıdeğer bir hukukçunun, Necla Fertan’ın artık hayatta olmamalarının, yani onların artık konuşamayacak olmalarının da etkisi var mıdır? Yoksa bilmediğimiz başka etkenler mi var? Açıklarsa öğreniriz.

Niye bu bühtan, bu hınç, bu kin? Ve bir insanı, Mehmet Hikmet’i böylesine seven, demek sevgiyi bilen insanların ağzından? İnsan gerçekten merak ediyor, bunca yalan söyleyebilmesi için bir insanın, bunca düşmanca davranması için hele Memet Fuat gibi bir insana, nasıl bir kişi, nasıl bir insan olması gerekir?

Pes.

Ve ADAM Yayınları

Bir de elbet, vahim bir suçlama da var sözlerinde, Adam Yayınları’na dönük. Bizim yayınevimizin telif gelirini hak sahiplerine ödemediğimizi söylüyor. Vassaf buna gerçekten inanmışsa, elinde bilgi/kanıt olması gerekir. O zaman bu sözleri yerindedir ve Nâzım külliyatının bir başka yayınevine, Yapı Kredi Yayınları’na, belki bir transfer bedeliyle, nakledilmesi anlamlıdır. Zaten Mehmet Hikmet’e dostluğu da buna önayak olmasını hem gerektirir hem de açıklar. O zaman yalnız bir hukukçu olarak değil, insan olarak da tanıdığım en saygıdeğer kişiler arasında yer alan Necla Fertan’ın bu suçlamanın baş sanığı olması gerekir – ki buna kimse beni, Adam Yayınları’nda kendisini tanımış tek bir kişiyi, hukuk camiasından ve Türkiye İşçi Partisi’nden kimseyi inandıramaz.

Ve elbet bir de, Adam Yayınları’nın kurucuları ve yöneticileri var, hayattalar. Bu suçlamalar karşısında insanın aklına İnci Asena’yı, Nazar Büyüm’ü arayıp şöyle bir sormak, doğrulatmak niçin gelmez?

Ve zaten bu konunun gerçek yanı var mı, olabilir mi, şimdi ona bakalım:

Adam Yayıncılık ve Matbaacılık A.Ş.’nin ve gruptaki öteki şirketlerin Mali İşler Koordinatörü Sami Yılmaz’dı, maliye hesap uzmanlığından gelen bir maliyeci. Sami Yılmaz, bizimle çalıştığı tüm o yıllar boyunca, yani yirmi yıla yakın, grubun mali işler yöneticisi gibi değil, T.C. Maliye Bakanlığı’nın müfettişi gibi davrandı ve çalıştı. Bir örnek vereyim, benim Adam Yayınları’ndan aldığım kitaplar için bile fatura kestirir, bedelini benden tahsil ettirirdi. Bilenler bilir, 1980’li ‘90’lı yıllarda İstanbul’da en çok kitap Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerindeki sergilerde satılırdı. O sergilere faturalı kitap alınmaz, böylece yayınevleri kitaplarını faturasız satarak vergi dışı –yazarlara telif ödemesinden de sıyrıldıkları– gelir elde ederlerdi. Hem böylece kaç bastıkları, ne kadar sattıkları kayıtlarına geçmezdi. Adam Yayınları’nın hiçbir kitabı, bir teki bile, oralarda satılmadı, Sami Yılmaz buna izin vermezdi. Titizliği öylesi ileri ölçüdeydi ki, yalnız Adam Yayınları değil, gruptaki tüm şirketler ihbarlar ve karalamalar sonucu sıkıyönetim koşullarında aylar süren maliye denetiminden tamamen ibra ile, aklanarak çıktılar.

İşte o Sami Yılmaz, benim değerli arkadaşım, Adam A.Ş.’nin ne iyi ki korunmuş muhasebe kayıtlarından yola çıkarak, Nâzım Hikmet kitaplarından ödenen telif ücretlerinin toplam tutarlarını hesaplayıp bana gönderdi, bütün bu kara çalmaların ardından. O tutar, ilgili yılların ortalama ABD dolar kuru üstünden, yani gerçek ve geçerli değerleriyle hesaplandığında, 2 milyon ABD doları civarındadır. Ve bu miktar, kuruşu kuruşuna, Nâzım Hikmet’in vasiyetiyle öngördüğü biçimde ve varis temsilcisine ödenmiştir. Adam Yayınları faaliyetine son verdiğinde Nâzım Hikmet’in varislerine tek kuruş borcu yoktu.

Şimdi sıra bu iftiraların sahiplerinde: Sözlerini kanıtlamak zorundalar. Adam Yayınları’nın kayıtları orada duruyor. Adam Yayınları faaliyetine son verdi ama, Türkiye yayıncılık tarihindeki yeri de ortada, orada duruyor. Hem Adam Yayınları’nın kurumsal kişiliğine, hem onu kuran ve yönetenlerin kişiliklerine yapılan bu saldırının hesabını bu insanlar vermek zorundadır.

Adam Yayınları 1981’de yayın hayatına 39 kitap birden yayımlayarak girdi, çok kısa sürede önemli bir yayınevi haline geldi, önde gelen hemen bütün yazarları, şairleri yayımladı.

Bunun tek nedeni ilkeli, özenli, dürüst ve şeffaf yayıncılık yapmasıydı ve yazar/çevirmen herkesle imzaladığı, tahakkuk eden telifin yarısının kitap yayınından sonra 30 gün içinde, kalan yarısının 90 gün içinde ödenmesiydi; yayımlanan kitap satsın satmasın.

Bir örnek de Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi. O da Memet Fuat’ın eseri. Ne yazık ki, bugün hiçbir yayınevinin ağır iş yükünden ötürü yayımlamayı göze alamadığı 2 ciltlik muhteşem bir antoloji. Antolojide tek bir şiirle yer verilen şairlerin dahi telif ücreti, her basımda, hesaplanarak ödendi. İzi, varisi bulunamayanların tahakkuk eden telif bedeli o şairler adına açılan hesaplara yatırıldı.

Adam Yayınları faaliyetine son verdi, lakin bu naklettiğim telif ödemelerinin bizim saklanan muhasebe arşivlerimizde, alınan ve korunan disklerde kayıtları var.

Nâzım kitapları hangi tarihte kaç nüsha basılmış. %17’den hesaplanan telif ücreti hangi tarihlerde hangi hesaba ödenmiş. Bunların hepsi kayıtlı, disklerde saklı.

Bu iftiralar, suçlamalar, karalamalar karşısında Vassaf’ın ve bu konuda söz söylemiş, kitapta yer verilmiş, kimi –nedense–  anonim tutulmuş kişilerin hesap vermeleri gerekir – bu hesabı soracağız. Nâzım Hikmet’i, Aziz Nesin’i, Yaşar Kemal’i, Server Tanilli’yi, Melih Cevdet Anday’ı, Oktay Rifat’ı, Orhan Veli’yi ve daha onlarca yazar ve şairi bütün eserleriyle yayımlamış, 1000’i aşkın kitabın yer aldığı yayın kataloğu önde gelen hemen bütün yazar, şair, eleştirmen, denemeci, araştırmacıların güzide bir dökümü niteliği taşıyan, kurucusu olmaktan gurur duyduğum Adam Yayınları’nı böyle alelusul töhmet altında bırakan bu zevatın hezeyanlarına papuç bırakacak değiliz. Bu feci suçlamanın kanıtlanması şimdi onların omuzlarında. Bunu yapmazlar ve yapamazlarsa bu kişilerin daha öte teşhiri de bizim işimiz olacak…

Ben Gündüz Vassaf’ı tanımam. Bir-iki yerde görmüş olabilirim. Psikolojik tahlil benim işim, uzmanlığım değil; psikoloji öğrenimi gören kendisi. Bir düşünsün, bir iki uzmana danışsın.

Yazık ki ne yazık!..

Öngören kardeşlerden birinin, ya Veysel’in, ya Ferit’in, ya Vasıf’ın (bak, onun bu adı yerindeydi, sıfat, soyadı olarak değil, düpedüz vasfı olarak) bir sözü vardı:

Üç cins insandan korkarım:
Cahil cüretkar.
Kifayetsiz muhteris.
Mazlum mütefekkir.

Bu kitapta yer alanlardan anılanlara bu sıfatlardan hangisi yakışır. Hangisi hangisine, artık kendileri karar versin. Beni yormayın.

Ne demişti Nâzım,

 …
söz yalan söylüyorsa
renk yalan söylüyorsa
ses yalan söylüyorsa

İşte görüyorsun Nâzım Hikmet, söz yalan söylüyor. Hâlâ.

Nâzım Hikmet hapishaneden Memet Fuat’a yazdığı mektuplardan birinde, "…insanın yazıyla yazdığı şeyler sözle söylediklerinden daha mesuliyetlidir…" der.

Sözleri yazıya dökülmüş duranlar bunu da bir düşünsün.

 

Not:

 

I.

Memet Fuat’ın oğlu Kenan Bengü İşitiyor musun Memet adlı kitabı görüp okuduktan sonra kitabın yazarı Sibel Oral’a bir mektup göndermiş. Sibel Oral bu mektubu yanıtlamış. Kenan Bengü bu yanıt üstüne Sibel Oral’a bir mektup daha yazmış, bu ikinciye yanıt gelmemiş. Bu iki mektubu Kenan Bengü’nün izniyle buraya alıyorum.

Sayın Sibel Oral, merhaba,

Ben Memet Fuat’ın oğlu Kenan Bengü. Sizinle tanışmadık.

K24 internet sitesinde kitabınızdan yapılan bir alıntı, o alıntıda Sayın Gündüz Vassaf’ın ifadeleri yer almış. Arkadaşlarımın uyarısıyla o sitedeki alıntıyı okudum, herhangi bir tepki gösterme gereği duymadım. Kitabınızın yayımlanmasını, orada alıntı yapılan bölümün ve başka söyleşi ve değerlendirmelerin ne şekilde yer alacağını görmek istedim.

Şimdi artık “İşitiyor musun Memet” başlıklı kitabınızı almış ve gözden geçirmiş bulunuyorum. Kitap doğal olarak sizin kendi değerlendirmelerinizi, araştırmalarınız, görüşmeleriniz sonucunda derlediğiniz görüş ve anıları içeriyor. Siz bunları kendi süzgecinizden geçirmiş, kitap içeriğini belli bir yaklaşımla oluşturmuşsunuz. Bu elbette yazarın tercihidir ve bu konuda söylenecek hiçbir söz yok.

Ne var ki, kitabınızda yer alan kimi bölümlerde, özellikle Sayın Vassaf’ın Memet Fuat ve Adam Yayınları’na ilişkin sözlerinde gerçekleri yansıtmayan ifadeler var. Kitabı oluştururken böylesi konulara hassasiyet göstermediğinizi düşünmekteyim. Bu gözlem sonrasında ilk duygum, sizin, yazar olarak, eleştirilen, hatta suçlanan taraflarla görüşerek karşılık görüşlere yer vermemenizin yarattığı hayal kırıklığı oldu… Çünkü hele bazılarının bugün hayatta ve faal olmadığı muhatapların kendilerine yöneltilen eleştiri ve suçlamalara karşı söyleneceklere yer verilmesi, objektif olmanın temel gereğidir. Kanaatim odur ki, eğer bunu yapmıyor ya da yapamıyorsanız, o zaman yayınlananların sizin tarafınızdan da doğru bulunduğu düşünülür.

Sayın Oral, Sayın Vassaf’ın sözleri kendi görüşü olabilir; ama kendisi sözünü ettiği konularda doğru bilgilere ya sahip değil, ya da, daha kötüsü, onları göz ardı etmiş. Bir kere, belli ki Memet Fuat’ı pek tanımıyor. Yakından tanımadığı bir kişi hakkında bu tür değerlendirmelerde ve suçlamalarda bulunmak, en hafif tabiriyle yakışık almaz.

Her şeyden önce, Memet Fuat Nazım Hikmet’e ilişkin yaptığı çalışmalardan hiçbir telif ücreti almamış, dahası, bunu kesinlikle aklına dahi getirmemiştir. Ben oğlu olarak eserler Adam yayınlarından YKY yayınlarına geçtiği dönemde (YKY yayınlarında da tüm eserlerin derlemelerini ve düzeltimlerini Memet Fuat yapmıştır. Sayın Vassaf muhtemelen bu konuyu da bilmiyordur), “Baba, bu kitaplar, bu yayınlar için bu kadar çalışıyor, bunca emek veriyorsun. Uğraşıyor, derliyor, bu eserlerin gün ışığına çıkmasını sağlıyorsun. Neden hiç, derlemeci sıfatıyla da olsa, hiçbir telif ücreti talep etmiyorsun?” diye sorduğumda Memet Fuat’ın cevabı “Oğlum ben telif ücreti peşinde değilim. Benim için en önde gelen, Nâzım Hikmet’in eserlerinin doğru, eksiksiz yayımlanmasıdır. Telif ücreti talebi kamuoyu üstünde ve özellikle Nazım Hikmet’in ailesi üstünde çok yanlış bir izlenime yol açar. Bunu asla istemem,” biçiminde olmuştur. İşte size birinci elden bir tanıklık… Onun bu ölçüde hassas düşünmesine karşın konunun Sayın Vassaf tarafından yanlış değerlendirilmesi bilgisizlik ise, sizin konuyu araştırmadan kitabınızda bu tür görüşlere yer vermeniz de yanlış bir tutum olmuş. Hele Memet Fuat’ın voleybol antrenörü olarak niçin Memet Bengü adını kullandığı konusundaki seviyesiz imalar… Söyleyecek söz bulamıyorum.

Üstünde durmak istediğim ikinci konu Adam Yayınları konusu…

Adam Yayınları 1980’lerin başında Nazar Büyüm tarafından kuruldu. Yerli yayınlar editörü Memet Fuat, çeviri yayınlar editörü Cevat Çapan’dı. Yayımladığı kitaplara gösterilen titizlik kadar önem verilen bir öteki konu, yazarlara telif haklarının zamanında ve eksiksiz ödenmesiydi. Belki siz bilmezsiniz; daha önceki dönemlerde yazarlara telif ödemeleri kitap satıldıkça taksit taksit ödenirdi. Adam Yayınları Türkiye’de ilk kez bunu değiştirdi. Faaliyette bulunduğu tüm o yıllar boyunca yazar ve çevirmenlerle yapılan sözleşmelere bakarsanız, telif ücretinin yarısının kitap yayımlandığında, yarısının yayından 3 ay sonra ödeneceğinin hükme bağlandığını görürsünüz. Adam Yayınları’nın çoğu malum nedenlerle yaşadığı zorluk yıllarında bu ilke belli ölçülerde aksamış olabilir; ama temel prensip buydu. Babam ve Cevat Çapan bunun en yakın tanıklarıdır. Sayın Vassaf’ın Münevver Hanım’dan aldığını ileri sürdüğü bilgiler doğrultusunda yaptığı açıklamanın tetkiki, Adam Yayınları kurucu ve yöneticileriyle görüşmek suretiyle ve elbette yayınevinin kayıtlarıyla mümkündür. Türkiye’de ilkeli yayıncılığın öncüsü ve bünyesinde Türkçe yazmış, önde gelen hemen bütün yazar, şair ve çevirmenleri bulundurmuş böylesi bir yayınevi için ileri sürülen iddialar karşısında kitabınızda bu tür bir çalışma yer almadığına göre, Memet Fuat hakkında ileri sürülen çirkin ve yakışıksız suçlamalar gibi bunun da araştırılmadığı ortadadır.

Sonuç olarak, kitabınız Mehmet Hikmet’in yaşam öyküsünü aşikar ki eksik araştırmalarla ve sizin bakış açınızla ele alan bir yayın. Bu sizin tercihiniz olmuş, buna söylenecek bir söz yok.

Öte yandan, kitabınızı yazmakta sizi yüreklendirdiğini ve desteklediğini beyan ettiğiniz Sayın Vassaf’ın sarf ettiği sözlerin, ileri sürdüğü görüşler ve yaptığı suçlamaların niçin ve nereden kaynaklandığını anlamak zor. Mehmet Hikmet’e duyulan kişisel yakınlık gibi, Münevver Hanım’la oğlu Mehmet’in yaşadıkları hayat, çektikleri zorluklar gibi, o çevrede oluşan bilgiler, söylentiler gibi, bunun çok farklı nedenleri olabilir. Ama ileride kaynak gösterilebilecek kitabınızda bütün bunların bu şekilde yer alması, tarihi yanıltma niteliğindedir. Bu da kitabınızın güvenilirliğini ciddi ölçüde zedelemektedir. Benim kesin bilgilerim olan konulardaki bu yaklaşım, kitabınızın başka bölümlerinde yer alanlara da şüpheyle bakmama yol açıyor.

Bu bilgi ve görüşler sizin için önemli olmayabilir. Ben sadece, süreceğini düşündüğüm yazarlık hayatınızın bundan sonraki evrelerinde bir miktar daha sorgulayıcı, araştırıcı ve titiz davranmanızın yayınlarınızı daha güvenli ve daha yararlı kılacağı kanaatimi belirtmek istedim.

İyi dileklerle,
Kenan Bengü

Sibel Oral bu mektuba “Kenan Bey, merhaba” hitabıyla verdiği 2-3 satırlık yanıtta, Kenan Bengü’ye Adam Yayınları konusunda verdiği bilgiler için teşekkür ediyor, o bilgileri Gündüz Vassaf ile kitap için kendisine yardımcı olan öteki kişilere ileteceğini söylüyor. Memet Fuat konusuna ise hiç değinmiyor.

Kenan Bengü’nün Sibel Oral’a ikinci mektubu şöyle:

Sayın Oral,

Notunuz bende yeni bir hayal kırıklığı yarattı.

Size yazdıklarımın Memet Fuat’la ilgili bölümlerine hiç değinmiyor, ADAM Yayınları’na ilişkin olanlara ise “… Gündüz Vassaf dahil…diğer kişilere” ileteceğinizi belirtmekle yetiniyorsunuz. Bu kitabın yazarı olarak söyleyecekleriniz bu kadar, sorumluluğunuz bununla mı sınırlı?

Memet Fuat’a hiç değinmemeniz de bir başka tuhaflık.

Ben edebiyatçı değilim, ama Türkiye’de edebiyatla meşgul olan çok yoğun bir kitle, yarım yüzyıldır Memet Fuat’ı değerli bir yazar, araştırmacı, eleştirmen, denemeci, çevirmen, yayıncı ve editör olarak tanır ve saygı duyar. Aramızdan ayrılmasından 19 yıl sonra böylesi saygısız değerlendirmelerde bulunulmasına, hem de kitabın yazarı olarak, böylesine kayıtsız kalmanız, ne demeli, her türlü izanın ve etik anlayışın dışında.

Memet Fuat’ın savunulmaya ihtiyacı yok; yaptıkları, yazdıkları, Nazım Hikmet’in mümkün olan en yanlışsız haliyle Türkçe’de yayımlanmasına inkar edilemez katkısı, buna önayak olması, zaten yeterince açık ve aşikardır. Yazdığı, yayımlanan 105 kitabı bunun en yakın ve kalıcı tanığıdır.

Ne var ki, Memet Fuat’a bu ahlaksız saldırı da orta yerde bırakılamaz. Bırakılmayacaktır. Umarım siz de bundan gerekli payı alır, gerekli dersi çıkartırsınız.

İyi dileklerle,
Kenan Bengü

Sibel Oral Kenan Bengü’nün bu ikinci mektubunu yanıtlamaya gerek görmemiş. Sonra da K24’teki ropörtajı. İşte size memleketimden bir yazar portresi.

II.

Selçuk Altun önemli bir bankacı, daha önemli bir yazardır. Nâzım Hikmet kitaplarının Yapı Kredi Yayınları’nca yayımlanması için Gündüz Vassaf’ın (gene Gündüz Vassaf) başvurusunu ilkeli bir tutumla reddettikten sonra, 100.000 dolar transfer ücretini kabul ederek sözleşme imzaladıklarını açıklıyor. Bu da bir kadına para karşılığı ilişki teklifini reddetmesinden sonra fiyatın yükselmesiyle işin tatlıya bağlandığı fıkrayı akla getiriyor.

Yaşar Kemal kitaplarının Adam Yayınları’nda yayımlanmasını kendisi istedi. Yayımladık. 

Eşi Tilda, “Yaşar’ın Türkiye’de yayımlanmasından ilk kez elimize para geçiyor. Sayende,” dedi.

Yaşar, her telif ücreti ödendiğinde, “Tuttuğun dolar olsun,” diye teşekkür ederdi. Öyle öyle tüm kitaplarını bir özel dizi halinde yayımladık.

Sonra bir gün aradı, “Hasan’da balık yiyelim,” dedi. Kaçırır mıyım? Cebinde akreple dolaşan Yaşar bu. Yeşilköy’deki Hasan’a gittim, bir masaya oturduk, balıkları, rakıları söyledik.

Yaşar, “Nazar, Yapı Kredi Yayınları oraya gitmem için 150.000 dolar öneriyor. İş Bankası Yayınları da istiyor. Ben memnunum ama, bu parayı sen ver, kalayım,” dedi. “Yaşar, çok yüksek telif ücretiyle yayımlıyoruz seni, paranı alıyorsun. Zaten Adam Yayınları’ndasın. Ne transferi?” dedim. Gitti.

Sonraki gelişmeler ise ibretlik.

Yapı Kredi Yayınları bu iki büyük yazarımızın –ve başka yazarlarımızın, şairlerimizin–  transferinden önceki bir konuşmamızda, “Önümüzdeki 5 yıl yılda 4 milyon dolar zarar planladık,” demişti bana, en yetkili kişinin ağzından. Adam Yayınları’nın ne olduğunu, nasıl ve ne için yola çıktığını, neler yaptığını/yapamadığını, nasıl zor yola itildiğini irdelemek bir başka mesele.

III.

K24’te yayınlanan Tadımlık’ta ve sonra elbette kitapta şöyle bir bölüm de var:

"Kızanlar olacaktır ama bunu çok düşündüm, şu cümleyi: “20 yıl babalık ettiği üvey oğlunun adını verdi: Memo, Mehmet.” Bu alıntıyı yolladığım başka bir yazar ve Nâzım’ı çok iyi bilen dostum ise şunları yazdı:

'Memet Fuat ile Nâzım’ın ‘dışardaki’ ilişkisi sadece 2 yıldır. 1936-38 yılları. Fuat 1926 doğumlu, yani 10-12 yaşları. Tamam Piraye ile 1935 senesi ocak ayında evlenirler ve öncesinde Erenköy’de kiralanan köşkte maaile yaşarlar ama, ev ahalisi zaten çok kalabalıktır ve zaten Nâzım mütemadiyen hapistedir. Yani sadece 1936 yılında Demirağ’ın neredeyse onlara tahsis ettiği Cihangir’deki evde ve devamında bir yıl oturdukları Nişantaşı’ndaki evdedir münasebetleri. Yine bu iki ayrı mekânda da Piraye’nin eşi dostu akrabası vardır, Nâzım bu eş dost kalabalığına para yetiştirmek için çok çalışır, evle pek alakası olmaz. (Bkz. Faik Bercavi’nin anıları) Yani burada da M. Fuat ile bir yakınlığı yoktur.

38 senesinde hapse girdikten sonra, M. Fuat’ın ‘üvey babasını’ ziyareti 3’ü 5’i geçmez. Hadi en fazla 5 diyelim. Zaten Piraye de en fazla 10-12 kez ziyaret etmiştir on yıl içinde kocasını. Senede bir kere falana denk düşüyor. Nâzım’la M. Fuat’ın ilişkisi sadece mektuplarla, o da Münevver’in kendisini terk ettiğini düşündüğü, 1949 yılında, Piraye’yi geri döndürmek çabası esnasında yazdığı mektuplarla sınırlıdır. Doğrusu o mektupların el yazmalarını görmeden de inanmak yanlısı değilim.'"

Nâzım ile Piraye kitabını oku be adam! Nâzım’ın hapishaneden Piraye’ye yazdığı 580 mektuba bir göz at!

Pes! Bu ‘yazar ve Nâzım’ı çok iyi bilen’ dostun söyledikleri mi daha vahim, yazarın bu sözleri kitabına alması mı? İnsan utanır!

IV.

Bu yazı yazılıp tamamlandıktan sonra Gündüz Vassaf’ın K24’teki açıklamasını gördüm. Vassaf özür diliyor falan ama, ileri sürdüğü her iki konuda ısrar da ediyor. Onu bilmiyormuş, bunu yeni öğrenmiş…

1960’larda ABD’de “bir yayınevinin Nâzım Hikmet’in yayımlama iznini Memet Fuat’tan aldığını öğrendik,” diyor; yani bu ölçüde ilgili ve takipçi bir insan şimdi öğrendiklerini bilmez, bilmiyorsa öğrenmek istemez, öğrenme ihtiyacı hissetmez mi? Turgay Fişekçi’ye gönderme yaparak, onun bazı konuları es geçtiğini, “de Yayınevi’nden söz etmemeyi tercih” ettiğini söylüyor. Ama asıl kendisi, örneğin Mehmet Hikmet’in Nâzım’ın kız kardeşinin tanıklığıyla hangi tarihte mahkeme kararıyla varis haline geldiğini es geçiyor. Daha böyle neler… Yani yetersiz, gönülsüz, sade suya tirit, açıklamasız bir açıklama. Yakışmış.

Adam Yayınları’na ilişkin sözlerinde ısrarı da bu ‘açıklama’ ile sürüyor. Yazımın ilgili bölümlerini okusun bari, belki bunları da öğrenir. Bu suçlamasının takipçisi olacağımızı da öğrenir. Öğrenince utanır mı? Sanmam.