Dünya Edebiyatı (2): Kimin dünyası? Neyin edebiyatı?

"Casanova özellikle Avrupa’daki edebiyatlara, dillere ve milliyetçilikle birlikte daha da karmaşıklaşan ilişkiler ağına odaklanıyor. Bu odaklanma metaforik bir düşünme biçimiyle edebiyatı bir dünya olarak tasavvur ediyor. Ne var ki bu dünya, coğrafi bağlamda düşünülen bir dünya değil. İki temel karşıt kutbun söz konusu olduğu, girift ilişkiler ağının olduğu bir dünya tasavvuru. Bu tasavvura göre azami özerklik (otonomi) sahibi bazı Avrupa sahaları var; İngiliz ve Fransız edebiyatları örneğin."

11 Kasım 2021 17:13

Bu yazının ilk kısmı, K24’te “Dünya Edebiyatı (I): muğlak bir kavram, arayışlar ve filoloji”
başlığıyla yayımlanmıştır.

 

2000’lere dek “dünya edebiyatı” karşılaştırmalı edebiyat disipliniyle ilişkili ya muğlak bir kavram olarak tartışıldı ya da kozmopolit bir dünya görüşünün tahayyülü olarak ulus-devlet ve bu bağlamda tarihselleştirilen edebiyat anlayışının altını oyan bir ideal olarak ele alındı. Dünya edebiyatının milenyumla beraber henüz kuramsal çerçevesinin çizil(e)mediği bir kavramdan bu konudaki farklı kuramsal ve yöntemsel yaklaşımların öne sürülmesiyle edebiyat dahilinde bir alt disipline ve nihayetinde bir edebiyat eleştirisi anlayışına dönüşmesi tesadüf değil. Bu konuyla ilgili akademik ve eleştiri alanında artarak devam eden yayınlar yapılıyor. “Dünya edebiyatı”nın bir kavramdan bir disipline dönüşmesini ana hatlarıyla dahi olsa üç temel etkenle açıklamak mümkün. İlki, aslında televizyon ekranlarında İlber Ortaylı’nın sıklıkla dile getirdiği bir tespit: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı ülkelerdeki değişen hümanist eğitim anlayışı ve bunun neticesinde daha yakın döneme yönelik edebiyat tarihi ve bilgisi eğitiminin ağırlık kazanmasıdır. Bu tespiti aslında Erich Auerbach, o ünlü “Dünya Edebiyatı’nın Filolojisi” makalesinde daha kaygılı bir şekilde dile getiriyordu. Hatta klasik eğitimin ehemmiyetine değiniyor ve edebi metinlere bu geleneğin filolojik birikiminden yola çıkarak daha derinlikli analizlere ve evrensel bir dünya görüşüne ulaşılabileceğini savunuyordu.[1]

Eğitim alanındaki bu değişimi, ikinci etken olan edebiyat ve eleştiri anlayışının 1930’ların ortasından itibaren yakın okuma yöntemine dayalı Yeni Eleştiri ekolü ile beraber düşünmek gerekli. Bu anlayış, “edebi” olanın ölçütlerini ve bu ölçütleri tespit etme biçimlerini kendine göre yeniden tanımlıyor. Bu tanımlama ve Yeni Eleştiri anlayışının giderek artan ağırlığı daha yakın tarihli edebi metinleri de öne çıkaran, kendi anlayışına göre bunları kanonlaştıran ve nihayetinde “klasikler” ve “modern klasikler” olarak önümüze sunan sürecin mühim bir safhası olarak düşünülebilir. Mads Rosendahl Thomsen bu durumu, günümüzdeki edebiyat, kanon ve değer anlayışının çapraşık ilişkisini, “modernizm bizim Antikitemizdir” diye özlü bir şekilde ifade ederken, “edebi” olanın ölçütlerinin modernizmin figürleri tarafından belirlendiğini vurguluyor aslında.[2] Bu figürler James Joyce, Virginia Woolf, Marcel Proust, Franz Kafka, zaman zaman Joseph Conrad, T. S. Eliot, Samuel Beckett gibi genelde birkaç Fransız ve İngiliz yazarından ibaret. Bu abide nitelikli yazarlara ve metinlerine diyecek yok! Ancak bu kategorik yazarlar kümesi, biraz düşünülünce, o kadar keyfi ve dışlayıcı bir yöne sahip ki! Örneğin Knut Hamsun, Thomas Mann, William Faulkner, Italo Svevo, André Gide, Anna Ahmatova ya da Alfred Jarry gibi yazarlar ya kısmen bu kategoride değerlendiriliyor ya da bu listeye giremiyor. Neden?

Modernist diye edebi ve ebedileştirilmeye çalışılan bu anlayış neyin edebi olduğuna ve neyin edebi olmadığına kendi “değerler” ölçütleriyle karar veriyor ki, söz konusu değer meselesi olduğunda, öyle bir iddia dahi içerse bağımsız ya da objektif bir değerlendirme olamayacağını bilmek ve göz önünde bulundurmak gerekli. Modernist edebiyat belli bir dilin ve kültürün edebiyatı için geçerli olabilir, fakat evrensel bir kıstas olarak öne sürüldüğünde bir tür edebi tahakküm hakkına sahip olmadığını reddetmek nafile. Bu tür bir yaklaşım, Pierre Bourdieu’nün sanatta edebi zevkin ve değerin nasıl oluştu(ruldu)ğunu ele alan çalışması Sanatın Kuralları Yazınsal Alanın Oluşumu ve Yapısı ile diyaloga girerek de ele alınabilir. Toril Moi’nin daha güncel olan ve bu konudan yola çıkarak edebiyatın sadece “biçim” olmadığını, bu dünyaya bir dil aracılıyla bağlı olarak insanın kâinattaki varlığını anlatan temaları, imgeleri ve durumları, yani özünde metnin içeriğinin de edebiyat eleştirisinde değerlendirilmesi fikri üzerinden de okunabilir.[3]

Eğitimin değişen içeriği ve belirgin bir imtiyaza sahip olan Yeni Eleştiri anlayışının hükümranlığı haricinde üçüncü bir etken, kaçınılmaz bir şekilde küreselleşmedir. 1960’lardan itibaren yeni medya teknoloji ve araçlarıyla beraber dünyadaki kapitalist bütünleşme sürecinde doğal olarak edebiyat da bu yeni uluslararası oluşuma dahil edildi. Çevirilerin artması, yayıncılık piyasasının uluslararası bir pazar haline gelmesi, sömürgecilik sonrası edebiyata ilişkin farklı bakış açılarının ortaya çıkması ve tüm bunların birbirine eklemlenmesiyle yeni bir alan doğdu. Farklı kültür ve edebiyatlara dönük merak ve ilginin yanında kendi sesini dünyaya duyurma ihtiyaç ve isteği bu süreçle bir araya gelince küresel bir edebiyat sahasının oluşması gayet doğal görünebilir. Metinlerin, fikirlerin, çevirilerin dolaşımı küresel düzeyde artıyor, yazarlar farklı ülkelerde sadece eserleriyle değil, cismen de edebiyat festivallerinde boy gösteriyor, yeni ama karmaşık bir edebiyat sahası oluşuyordu.

Bu koşullarda karşılaştırmalı edebiyat veya münferit ilgi ve örneklerle bir şekilde zayıf dahi olsa bir gelenek oluşturabilen uluslararası edebiyat ve bu bağlamda gelişen eleştiri anlayışı, akademik yayın ve araştırmalarda çok önemli bir yer teşkil etmeye başladı. “Dünya edebiyatı”nın D’si ve E’si artık büyük harflerle yazılıyor. Dünya Edebiyatı denince de yazarlardan başka Pascale Casanova, Franco Moretti, David Damrosch, Emily Apter gibi bu konuyla ilgili yayınlar yapan isimler ­de akla geliyor. Dünya edebiyatını elbette salt birkaç şahsiyet üzerinden okumak doğru değil; bu eksik ve yetersiz bir değerlendirmeye yol açar. Ancak bahsi geçen isimlerin akademik sınırların ötesine geçip genel okuyucuya da hitap edebildiğini belirtmekte bir beis yok. Kaldı ki yine bu akademisyen ve eleştirmenlerin teorik ve yöntemsel yaklaşımları düşünüldüğünde, her biri dünya edebiyatına dair farklı ekolleri, dolayısıyla da değişik istikametleri ve yöntemleri temsil ediyorlar.

Bir dünya olarak edebiyat

Biraz iddialı olmakla beraber dünya edebiyatına dair eğer derli toplu, belirli bir yöntemi olan ve bu yöntem çerçevesinde tutarlı bir teori ortaya koyan ilk ve kısmen tek bütünlüklü yaklaşım, kanaatimce Pascale Casanova’ya ait. Türkçede ilk kez 2009’da yayımlanan Dünya Edebiyat Cumhuriyeti, doğrudan edebiyat teorisine katkı sunan, mühim bir çalışma.[4] Casanova’nın teorisi eleştirilemez ya da eksiksiz değil elbette. Ancak belirgin bir bütünlük ve entelektüel derinlik içermesinin yanı sıra söz konusu edilen edebi metinlerin ve bu metinlerin dilsel ve kültürel bağlamalarının da oldukça geniş bir yelpazeye sahip olduğunu belirtmek gerekli. Bu çalışmayı değerli ve argümanlarını tutarlı kılan neden, Casanova’nın farklı kültür ve edebiyatlardaki asimetrik güç ilişkilerini incelerken dayandığı kuramsal çerçeve. Bu çerçeve iki temel düşünceden besleniyor. İlki, ünlü sosyolog Bourdieu’nün “edebi alan” kavramı. Kitap bu kavramdan yola çıkarak özellikle Avrupa’da İngiliz ve Fransız kültürlerinin filolojik ve edebi açıdan avantajlı olmaları dolayısıyla diğer edebiyatların ya da münferit olarak bu edebiyat dahilinde bir yazarın veya metnin edebi özerklik kazanmasındaki ilişkiler ağını farklı örneklerle inceliyor. Bourdieu, Casanova’nın kitap olarak basılan bu doktora tezinin danışmanı aynı zamanda.

İkinci kaynak, Casanova’nın Fernand Braudel’in “dünya-ekonomisi” (“world-economy”) teorisine dair düşünce biçimini kullanması. Buradaki esas gaye, uluslararası düzlemde oluşan ve işleyen mekanizmaları analizi edebilme fikri ve bu fikrin edebiyat açısından uygulanabilirliği. Dünya Edebiyat Cumhuriyeti de edebiyat düzleminde edebi etkileşim, dolaşım ve alımlama, merkez-çevre ilişkisi, edebiyat ve yayıncılık piyasasının gücü, yayınevleri, okuyucular ve ödeme yapan tüketici olarak okuyucu, kütüphaneler, farklı dolaşım kanalları ve nihayetinde edebi üretimin materyal koşullarını da hesaba katan panoramik bir değerlendirme sunuyor. Bu çalışma eşitsiz güç ilişkilerini çoğunlukla daha saygın, “yüksek edebiyat” diye de nitelenen metinlere odaklanarak gerçekleştiriyor. Kitabın temel sorunsalı, hangi edebi metinlerin, neden, nasıl ve ne şekillerde kültürel sermaye oluşturduğudur. Bu düzlemde pek çok soru dillendiriliyor: Belli başlı edebi metinler nasıl tanımlanıyor ve tanınıyor? Bu metinlere yönelik “edebi değer” nasıl ve ne amaçla üretiliyor? Bu üretim ne tür bir ilişkiler ağı içinde gerçekleşiyor? Bu minvalde bazı metinler ve yazarlar nasıl alımlanıyor? Tüm bu karmaşık ve iç içe geçen evrelerde ulusal ve ulus-ötesi konjonktürün etkisi nedir? Dilsel, edebi ve kültürel mirasın bu değer addetme sürecindeki işleyişi nasıl oluyor? Tüm bu karmaşık sorulara kolay ve umumi yanıtlar bulmak kolay değil – belki de tutarlı ve bütünlüklü yanıtlar yok!

Dünya Edebiyat Cumhuriyeti, esasen edebi bir metnin özerkliğinin oluşum ilkelerini ele alıyor ve bu ilkelerin farklı dil ve edebiyatların birbirleriyle eşit olmayan bir güç ilişkisi sonucu oluştuğunu iddia ediyor. Casanova özellikle Avrupa’daki edebiyatlara, dillere ve milliyetçilikle birlikte daha da karmaşıklaşan ilişkiler ağına odaklanıyor. Bu odaklanma metaforik bir düşünme biçimiyle edebiyatı bir dünya olarak tasavvur ediyor. Ne var ki bu dünya, coğrafi bağlamda düşünülen bir dünya değil. İki temel karşıt kutbun söz konusu olduğu, girift ilişkiler ağının olduğu bir dünya tasavvuru. Bu tasavvura göre azami özerklik (otonomi) sahibi bazı Avrupa sahaları var; İngiliz ve Fransız edebiyatları örneğin. Bunların azami özerkliği, öncesinde oluşmuş edebi geleneklerden ve metinlerden (klasikler) kaynaklanıyor. Bu özerklik bir birikim sonucu ortaya çıkan edebi ve kültürel sermayeyi üretmiş oluyor. İkinci kutup ise görece özerklik sahibi olan sahalar: Latin Amerika edebiyatları, Bulgar veya Sırp edebiyatı…

Politik yönelim ve söylemin ağırlıkta olduğu unsurlar da içeren bu edebiyatlar azami özerk alana dahil olma gayretindedir Casanova’ya göre. Orhan Pamuk’un edebi olarak ve pazar ekonomisi açısından bir dünya yazarı olarak bu azami özerk alana kendini dahil etme süreci içinde düşünmek yanlış olmaz herhalde. Pamuk örneği hem Casanova’nın teorisini açıklamak açısından Avrupa ötesinden iyi bir örnek teşkil ediyor hem de kitap da yer almadığı için teoriyi doğrularken örneklem kapsamını genişletmiş oluyor. Kaldı ki, 2020 yılında Harvard Üniversitesi Dünya Edebiyatı Enstitüsü’nün her yıl düzenlediği bir aylık eğitim ve seminer programının konuk yazarlarından biri olan Pamuk da bu durumu memnuniyetle ve istekle bizzat ifade etti.[5]

Stockholm, Paris ve Greenwich Meridyeni

İki farklı özerk alanın gerilim ve ilişkilerinin bütününü “dünya edebi alanı” diye tanımlıyor Casanova; bu alanı da Stockholm ve Greenwich örnekleriyle açıklıyor. Stockholm, Nobel Edebiyat Ödülü’nü veren İsveç Akademisi’nin temsili. Bu ödül –pek çok yönden tartışmalı olsa dahi– küresel düzeyde en prestijli edebiyat ödülü. Nobel Edebiyat Ödülü’nün bizatihi bir diplomasisi söz konusu. Bu diplomasi, ulusal beklenti ve temsil, politik önyargılar, edebi ve estetik koşullardan azade salt objektif yönelime sahip değil. Ne var ki, Nobel Edebiyat Ödülü, ne şekilde olursa olsun, gücü ve etkisi inkâr edilemez bir referans unsuru. Yani “edebi değeri” oluşturma ve ölçme birimi; yazara ve metinlere “değer addetme” araçlarından biri. Buradaki değer felsefi bakımdan insanlığa yönelik değer olarak sunulsa da edebiyattaki değerleri ifade ediyor ki, bu durum ödülü veren jürinin değer yargılarını kendinde olarak içeriyor. Aynı zamanda o yazarın eserlerinin özellikleri, insana dair ele aldığı hususlardaki tekilliği ve öbür eserlerle karşılaştırıldığındaki biricikliği, yani özgünlüğü vurgulanarak metinlerin değeri ödüllendiriliyor.

Bu her üç değer birbiriyle bağlantılı ama aynı şeyler değil. Ioanna Kuçuradi’nin değer problemini tartıştığı İnsan ve Değerleri ve Sanata Felsefeyle Bakmak kitapları, edebiyat eleştirisinde ziyadesiyle göz ardı edilen bu tür kavram kargaşasını gidermek açıından muntazam eserler.[6] Bu kitaplar edebi metnin özgünlüğü konusunu daha tutarlı ve ilkesel çerçevede değerlendirmek için bir düşünce dizgesi sunuyor. Edebiyat eleştirisi ve teorisini bu minvalde, değer kavramıyla ilintili ele almak edebiyat çalışmalarında yeni ufuklar açabilir.

Casanova’ya dönersek, dünya edebi alanı için verilen ikinci örnek Greenwich. Aslında herkesin aklına gelebileceği gibi ilk boylamın olduğu gözlem evinin ve kasabanın adı, başlangıç meridyeninin geçtiği yer Greenwich. Casanova buradan yola çıkarak edebiyatın Greenwich meridyeni metaforunu kullanıyor; yani edebi zamanın, “şimdi”nin ölçüldüğü yer. Bu metafor da edebi bakımdan estetik modernitenin değerlendirilmesine ve bu değerlendirme ölçütlerinin saptanmasına tekabül ediyor.[7] Casanova’nın analizinde edebiyatın başlangıç meridyeni Paris. Dünya çapında tanınır olmak ve edebi saygınlık kazanmak için özellikle çevre (ülke) diye bu merkeze uzaklığı ile nitelenen diller ve edebiyatlar düşünüldüğünde, yazarların kendilerini Paris’te belirlenen edebi standartlara göre konumlamaları gerekiyor. Bu ilişkiler ağı salt Avrupalı yazarlarla da sınırlı değil tabii.

Casanova’nın tahayyül ettiği “dünya edebi alanı” esasen uluslararası yazar, editör ve eleştirmenlerin oluşturduğu metaforik bir içerikle beraber ulusal edebiyat da göz ardı etmiyor. Kendisinin Dünya Edebiyat Cumhuriyeti ifadesini kullanmasının gerekçesi biraz da burada gizli. Ancak her bir yazar ve aktörün etkisi ve kendilerini ulusal düzlemde nasıl konumlandırdığı birbirinden farklı. Bundan dolayı her bir yazar çifte bir konumlanışa sahip. İlki ulusal düzlemde – ki bu durum sadece (ulusal) edebiyatla sınırlı değil. İkincisi, eğer söz konusu ise, yazarın dünya edebi alanında konumlanışı. Bu çerçevede dünya coğrafik bir temelde, ülkeler, bölgeler ve bunların kültürel ve dilsel havzaları baz alınarak kavramsallaştırılmıyor. Edebiyatçılar, yazarlar, akademisyenler, ödül jürileri, eleştirmenler, çevirmenler kategorik gruplar ve kendi içlerinde karmaşık bir hiyerarşinin de olduğu ilişkilerin olduğu bir dünya olarak düşünülüyor.

Bu ilişkiler dil, edebiyat ve politik unsurları da içeren tahakküm biçimlerinden de azade değil. Bunun en belirgin etkisi Casanova’nın “edebi küreselleşme” diye ifade ettiği piyasa ve uluslararası yayıncılık temelli kitapların küresel ölçekte dolaşımının türler, biçimler ve temalar açısından standartlaşması ki, bu da karmaşık bir sürece sahip.[8] Tarık Ali gibi solcu ve pek sözünü esirgemeyen biri bu piyasa temelli standartlaşmayı çok satan kitaplar üzerinden okuyor ve bu durumu “pazar realizmi” olarak adlandırıyor.[9] Bu tür çabuk okunan (tüketilen diye düşünmek yanlış olmaz!) kitapları abur cubur besinlere benzeterek bu süreci ve okuma edimini “abur cubur romanlar okumak” olarak eleştiriyor. Ali’nin tersine, Adam Kirsch bir tür küresel roman teorisi oluşturmaya çabaladığı ve Orhan Pamuk, Haruki Murakami, Roberto Bolaño, Chimamanda Ngozi Adichie ve Margaret Atwood gibi yazarların “nitelikli” edebi metinleri üzerinden, 21. yüzyılın küresel toplumunu kapsayan bir edebiyat oluşumunun varlığını savunuyor. (Bkz. Adam Kirsch, Küresel Roman: 21.Yüzyılda Dünyayı Yazmak, çev. Abdullah Yılmaz, VakıfBank Kültür Yayınları, 2018)

Bu kitabın teorik argümanı zaten çok zayıf, ancak bence asıl önemli olan, aslında Amerika’da oldukça önemli bir eleştirmen olan Kirsch’in çeviriden okuduğu metinleri nasıl anladığına ve anlamlandırdığına dair bir gösterge olması.

Edebiyatın başlangıç meridyenin önce Paris, sonra Londra ya da New York olabildiği bir dünyada “şimdide olma” durumu, ideolojik unsurları da içeren ilişkiler ağında yayınevlerinin gücü, ulusal ve uluslararası konjonktür, eleştirmenlerin etkisi ve tüm bunların sonucu bazı standartlar ve değerler meydana geliyor. Örneğin James Joyce’un Ulysses’i 1930’larla birlikte hem kült bir kitaba dönüşüyor hem de edebi olarak kutsallaştırılıyor. Burada bu devasa metne yönelik bir eleştiri söz konusu değil. Ne var ki, bu şekilde romanın modernliğini ve aşılamayacak sınırlarını ölçme kıstasları da oluşturuyor.[10] Benzer şekilde Faulkner’ın 1950’de Nobel Edebiyat Ödülü almasıyla, kendisinin eserleri bir tür olarak romana dair yeniliğin ölçütlerini belirliyor. Dünya edebiyatı üzerinde yetkin bir akademisyen olan David Damrosch, Thomas Mann’in, en azından Amerika’da 1950 ve 1960’larda Kafka’dan daha seçkin bir yazar olarak değer görürken, şimdi daha az görünen ve incelenen bir yazar olduğunu belirtiyor, böylece kanon, edebi değerler ve kıstaslarının oluşumundaki değişkenlik ya da keyfiliğe vurgu yapmış oluyor ister istemez.[11]

Şimdi, Gecikmişlik ve Edebiyat

Zamansal bir ölçüt olarak “şimdi”de olma durumu üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü “şimdi”, en merkezde ve en modern olmanın bir tezahürü. Bu bağlamda Türk edebiyatıyla ilişkili olarak sıkça ele alınan unsurlardan biri de geç kalmışlık fikri ve söylemi. Esasında, 20. yüzyıla bakıldığında Fransız ve İngiliz edebiyatı dışında herkesin, her şeyin, her “milli” edebiyatın kendine göre bir geç kalmışlık sendromu ve bu doğrultuda ürettiği bir söylem söz konusu. Bu söylem yanlış bilinçten ve yorumlamadan kaynaklanan bir hissiyat sonucu, bunun düşünsel ve yorumsal içeriği belirlemesi olarak da düşünülebilir. Aksi takdirde, örneğin Orhan Koçak’ın farklı bir bakış açısı sunan “Kaptırılmıs İdeal” makalesinde belirttiği gibi “bir model kayması” ya da Nurdan Gürbilek’in bir yönüyle ufuk açıcı ama bir yönüyle yazar-metin-edebiyat ekseninde farklı düzlemlerdeki “geç kalma” hallerini birbirine düğümlediği değerlendirilemeyebilir de. Ortada illaki yazara ve ulusa tümüne ait bir arzu ve bu minvalde bir psikanalistik bir okuma gerekliliği de olamayabilir.

Daha doğrusu, bu tür yaklaşımların ufuk açan yönlerini göz ardı etmeden sorgulayıcı tutumu da elden bırakmamakta fayda var. Çünkü bu “geç kalmışlık” durumu Türk edebiyatına ve Türkçe yazan yazar, eleştirmen ve edebiyat tarihçilerine has bir hissiyat değil. Rumen veya Bulgar edebiyatı örneklerine bakılırsa aynı tutumu görmek mümkün. Bu durum daha geniş çerçevede, Alman tarihinde sonradan olumsuz bir anlam kazanmakla Sonderweg diye adlandırılan, Almanya’nın kendine has modernite sürecini içeren düşünsel yönelimle dahi ilişkili. Bir başka örnekte, Yunan edebiyatındaki benzer tarzda bir söylem çerçevesinde milli edebiyat inşasını, Gregory Jusdanis, meşhur Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür kitabında gösterdi ki, bu kitabın Türk edebiyatını yorumlama açısından bazı eleştirmenler üzerinde muazzam bir etkisi söz konusu. Buradaki gaye psikanalistik edebiyat eleştirisinin sorgulanması gerektiğini vurgulamanın ötesinde, Casanova’nın sunduğu bakış açısını farklı bağlam ve şekillerde gerek modern Türk edebiyatını değerlendirmek gerek Tanzimat sonrası farklı alfabeler ve dillerle üretilen Osmanlı-Türk edebiyatını daha iyi kavramak için kullanabilmek. Daha mikro düzlemde de olsa, Tuncay Birkan’ın Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri gibi devlet-piyasa-yazar temelinde hem materyalist koşulları hem edebi alanın ve yazarlık statüsünün özerkleşmesini analiz eden çalışmalarla yeni patikalar oluşturabilmek.[12]

Öte yandan gecikmişlik meselesi hem İspanya’da hem Latin Amerika’da ve edebiyatlarında söz konusu. Hatta Meksikalı yazar Octavio Paz’ın 1990 Nobel Edebiyat Ödülü konuşmasının içeriğinin büyük bir bölümü bu mevzuyu ele alıyor. Bu konuşmanın başlığı dahi “Şimdiyi Ararken” (In Search of the Present). Paz konuşmasında modern olanın kendileri için New York’ta veya Londra olduğunu, bu düşünsel yönelim içinde kendi modernliklerini ve edebiyatlarını bu bağlamda konumlandırdıklarını anlatıyor.[13] Ancak bu bireysel ve belki de ulusal düzeyde dahi hissedilen endişe evrensel, dolayısıyla her yerde her şekilde geçerli olmak durumunda değil. Jorge Luis Borges ve onun “The Argentine Writer and Tradition” makalesi bunun tam aksi örneğini sunuyor.[14] Ona göre sorun edebiyat değil, ulus ve ulus kavramının kendisi. Borges bu yazısında Arjantinli ve ulusal köklerden kopuşu, daha doğrusu bir reddedişi söz konusu ediyor. Daha güncel olması dolayısıyla Dubravka Ugresiç de farklı bir örnek oluşturabilir. Uzun yıllardır Amsterdam’da ikamet eden Ugresiç, Yugoslavya-sonrası oluşan milli kültür ve edebiyat anlayışını reddediyor, hatta kendi Hırvat bir yazar olarak tanımlamak istemediği için “Yugoslavya-sonrası yazar” olarak ifade ediyor.

Casanova’nın kendi teorik yaklaşımı çerçevesinde, edebiyatın salt politik olana indirgendiği değerlendirme biçimlerine itirazı var. Bundan dolayı Deleuze ve Guattari’nin Kafka’yı politik bir yazar olarak okumasını eleştiriyor. Bu arada Casanova’nın bir Kafka hayranı ve uzmanı olduğunu da belirtmekte fayda var. Kafka’nın günlüğündeki tek bir güne dair (25 Aralık 1911) yazdıklarından yola çıkarak politik bir yazar kılınmasına dair fikir ve söylemi reddediyor. Ayrıca bu günlükte Fransızcaya yanlış çevrilmiş bir ifadeden yola çıkarak “minör edebiyat” kavramını ürettiklerini belirtiyor Deleuze ve Guattari’nin.[15] Minör edebiyat meselesine “Türk-Türkçe edebiyat” tartışmasında kendimce, yöntemsel ve kavramsal boşluklar hususunda değinmiştim, o nedenle bunları tekrarlamanın bir manası yok. Fakat burada önemli bir sorun söz konusu. Dil, çeviri ve birincil kaynaklar düzleminde aklıselim olmanın gerekliği.

Casanova’nın bir diğer eleştirisi sömürgecilik sonrası oluşan eleştiri anlayışına yönelik. Post-kolonyalist edebiyat ve tarih arasında doğrudan ve münhasır bir ilişki kuruluyor. Bu ilişkideki temel unsur salt politik olanın edebiyatı belirlediği fikri ve bu tarz bir değerlendirme biçimiyle edebiyatın politik olana indirgendiğine dönük eleştiri. Casanova bu tutumu doğrudan politik ve ekonomik bir gücü olmadan salt edebi yönüyle ilgiye maruz Latin Amerikan edebiyatı örneğiyle çürütmek gayesinde. Çevirilerden, Nobel ve diğer ödüllere, Marquez’den Austrias’a, Llosa’dan Cortazar ve Fuentes’e Latin Amerikan edebiyatı, edebiyatın önemli meridyenleri Paris’e, Stockholm’e ve New York’a ulaşıyor, oraların edebi ölçüt ve değerlerini hem etkiliyor hem de belirliyor. Bu örneklerle salt merkezden çevreye bir etkiden öte, çevreden de merkeze ama doğrusal şekillerde de olmayan, pek çok etken ve aktöre bağlı karmaşık ilişkiler ağı ortaya çıkıyor. Casanova’nın tutumu da bu “edebi eşitsizliklerin kuramsallaştırmasına” dair bir düşünme ve değerlendirme biçimi sunuyor.[16]

Böylece tekil ve tek yönlü bir etkiden ziyade, çok katmanlı ve çok yönlü, deşifre edilmesi gereken bir etkileşim söz konusu uluslararası edebi değerlerin ve kanonun oluşmasında. Aynı düzlemde, bu kuramsal yaklaşımı Osmanlı’daki farklı dil ve edebiyatları (ki burada Fransız edebiyatının hegemonyası reddedilemez) düşünülerek yeni bakış açıları ve yorumlamalara ulaşılabilir. Esas gaye, karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının yöntem ve araçlarını da gözden geçirirken, ki bunu Casanova “yapısal karşılaştırmacılık”[17] olarak değerlendiriyor, yeni kavramsal araçlar üreterek edebiyat tarihini yeniden ve bütüncül olarak yazmak olmalıdır. Bu bağlamda daha sosyolojik temelli, özellikle Giselé Sapiro’nun çalışmaları da var ve katkıları su götürmez.[18] Türk edebiyatını salt kendi ideolojik tavrını ortaya koymak adına –hangi cenahtan olursa olsun– isimlendirme çabasından öte, edebiyatın dinamiklerini ve bu dinamikleri oluşturan materyalist ve edebi koşulları araştırmak daha yararlı olacaktır. Böylece yazarlar ve edebiyatlar arasında etkilenmeden öte etkileşim, edebi miras, modernite, tür ve biçim, klasikler ve “değerler” kategorileri dahilindeki ilişkiler daha kapsamlı şekillerde kavranabilir.

Bitirirken, Casanova’nın kuramsal çerçevesinin sınırlarını belirtmek önemli ve gerekli. Bence “dünya edebi alanı” teorisine Avrupa –yahut Batı– merkezli diye fazlasıyla ezbere bir eleştiri getiriliyor. Doğrudur, ancak Casanova zaten pek çok Avrupa dili ve edebiyatını inceleyerek böyle bütünlüklü bir kuram oluşturabiliyor. Tüm dilleri ve edebiyatları bilmesi mümkün olamayacağına göre, Moskova, İstanbul, Kahire veya Beyrut gibi başka edebi alanlar ve bu alanların öteki merkezlerle ilişkilerinin farklı edebiyatları biçim, içerik, tür, piyasa koşulları, çeviri, milliyetçilik unsurlarıyla birlikte düşünüp araştırmak hem Türk edebiyatına hem edebiyat teorisine hem de insanlığın “değerler”ine dair yeni fikir ve çıkarımlara sahip olmaya yardım edebilir.

 

NOTLAR:


[1] Erich Auerbach, “The Philology of World Literature,” in Selected Essays of Eric Auerbach: Time, History, and Literature editör James Porter, çev. Jane Newman (Princeton & Oxford: Princeton Üniversitesi Yayınevi, 2014).

[2] Mads Rosendahl Thomsen, Mapping World Literature International Canonization and Transnational Literature (New York: Continuum, 2008), 52.

[3] Amanda Anderson, Rita Felski ve Toril Moi, Character Three Inquires in Literary Studies, (Chicago: University of Chicago Yayınevi, 2019), XX.

[4] Pascale Casanova, Dünya Edebiyat Cumhuriyeti, çeviren Saadet Özen ve Filiz Deniztekin (İstanbul: Varlık Yayınları, 2009).

[5] Bkz. YouTube

[6] Ioanna Kuçuradi, İnsan ve Değerleri (Değer Problemi) (İstanbul: Yankı Yayınevi, 1971) ve “Değerler, Değer ve Yazın” içinde Sanata Felsefeyle Bakmak (Ankara: Ayraç Yayınevi, 1979), 92-113.

[7] Pascale Casanova, “Literature as a World”, New Left Review 31, (2005), 75.

[8] Pascale Casanova, The World Republic of Letters, çev. M. B. DeBevoise (Cambridge: Harvard Üniversitesi Yayınları, 2004), 278.

[9] Tariq Ali, “Literature and Market Realism”, New Left Review 1, 199 (Mayıs-Haziran: 1999), 159.

[10] Casanova, “Literature as a World”, 75.

[11] David Damrosch, How to Read World Literature, 2. basım (Oxford: Wiley-Blackwell, 2018), 164.

[12] Tuncay Birkan, Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri 1930 1960, Metis Yayınları, 2019.

[13] Octavio Paz, “In Search of the Present”, The New Republic (Ocak 7-14), 33-38.

[14] Jorge Luis Borges, “The Argentine Writer and Tradition”, içinde Labyrinths Selected Stories and Other Writings(New York: New Directions, 1962), 171-178.

[15] Casanova “Literature as a World”, 84.

[16] Ibid.”, 89.

[17] Ibid.”, 90.

[18] Gisèle Sapiro, “How Do Literary Works Cross Borders (or Not)? A Sociological Approach to World Literature”, Journal of World Literature 1 (2016), 81-96.

 

GİRİŞ RESMİ:


Solda: Heinrich Bunting tarafından Almanya’da 1581’de çizilen dünya haritası. Dünyayı olduğu gibi tasvir etmek gibi bir gayesi olmayan bu haritada dünya Hıristiyan teslisinin (Baba oğul kutsal ruh) bir uzantısıdır, nitekim merkezde her şeyi bir arada tutan Kudüs’tür.
Sağda: Pascale Casanova.