“Caz nakışlı”: Salah Birsel için bir portre denemesi

"Çoğunlukla kitaplar üzerine yazmıştır Salâh Birsel; evet ama dünyada yazılmış milyonlarca kitap varken, o da bunları okumaya bayılıyorken üstelik, neden bir de tutup bunları anlatmak, bazen özetini çıkarmak, bazen de buluşturup çarpıştırmak ya da seviştirmek istemişti? Yazarların özgün özelliklerini, en mahrem dünyalarını neden anlatı nesnesi yapmak istemişti? Neyin eksiğini buluyordu da uykusuz bir zahmetle onu tamamlamaya çalışıyordu?"

03 Şubat 2022 10:30

Salâh Birsel’i “bir anlatı doymazıdır” diye niteleriz ama o bunu da yetersiz bulacaktır. Çünkü sözcükleri acayip kılıklara büründürür, bir anda soyar, yere yatırır, göğe kaldırır, dağa koşturur, meydanda oynatır, havaya sıçratır, diz çöktürür, perende attırır. Yetersiz bulacak ve bir “kelime hokkabazı” olduğunu da iliştirecektir.

Bu benzetmelerin de ona yeteceğini sanmayalım. O, ‘Tarih Sahibi Salâh Birsel’dir. Apaçık ve haklı bir övünçle gururlanır bundan; büyük değer ve anlam yükler. İstanbul’un hemen her yerini, ama en çok da gizli bölgelerini, tarihin kıvrımlarda kalmış sahnelerini, kültürel ve sanatsal yaşamın atar ve toplardamarlarını kendi bulduğu caz nakışlı üslubuyla yeniden yazmış, ölü geçmişi diriltmiş, sanki bugün olmuşa döndürmüştür geçmişi. Bu da az kalır; Türkçede ilk kez bu çapta görülmüş bir dünya edebiyatı tarihçisidir kendisi. Bir “Dünya” ve bir de “Türk edebiyatı” gibi ayrılmaz edebiyat. Bir bölünmüş daha da buluşmaz yapay mı yapay bir ayrım yoktur onda. Eşitsiz gelişim yasasıyla işleyen bir “dünya edebiyatı” görünür yapıtlarında. Şunu da vurgulamalı: “Caz nakışlı!” Mahcup savım odur ki, modern Türkçede ilkin şiirde, sonra yazıda bir caz ritmi yaratan, bunu üsluba dönüştüren ilk denemeci, ilk şairdir Salâh Birsel.

Caz ritminden ne anladığımı uygun yerinde açıklamayı deneyeceğim ama önce şu soru var: Çoğunlukla kitaplar üzerine yazmıştır Salâh Birsel; evet ama dünyada yazılmış milyonlarca kitap varken, o da bunları okumaya bayılıyorken üstelik, neden bir de tutup bunları anlatmak, bazen özetini çıkarmak, bazen de buluşturup çarpıştırmak ya da seviştirmek istemişti? Yazarların özgün özelliklerini, en mahrem dünyalarını neden anlatı nesnesi yapmak istemişti? Neyin eksiğini buluyordu da uykusuz bir zahmetle onu tamamlamaya çalışıyordu? Çok sevdiği Hulki Aktunç’a, şaka filan değil, cidden şunu sormuştu: “Dünya öykücülüğünde ne gibi bir eksik gördün de yazıyorsun?” Bu soruyu kendisine de sormakla onu zorlamış olmayız, çünkü bunu kendine daima soran bir yazardı. “Neden yazıyorum?” Çok kez farklı biçimlerde verdiği yanıtlarından birini Kurutulmuş Felsefe Bahçesi’nde vermişti (“Okumak Okumaya Karşı”). Bu yanıt onun evrenini kuşatır çapta olanı, hatta en gerçekçisi geldi bana.

Salâh Bey’in rüyasına Şehrazat’ın girişi

Yanıtının özeti şudur: Salâh Bey bir gün bir rüya görmüştür. Büyük bir meydandadır, in cin top oynamaktadır. Oradan yürür, yürür de yürür ve dev bir konağa varır; kapısı açık. Önünde bir yaşlı adam, boş bir kaptan dolu bir kaba duman doldurup duman boşaltıyordur. Onu görünce anlar ki, burası Binbir Gece Masalları diyarı, konak da hükümdar Şehriyar’ın sarayıdır. İçeri girmek için kırk engeli aşmaya çalışırken, birden nasıl olduysa kendisini Şehriyar’ın en mahrem odasında, o malum yatak odasında bulur. Padişah’ın yanında bilgeler bilgesi Şehrazat ve kız kardeşi Dinarzat vardır. Şehrazat tam da yeni bir hikâyenin ortasındadır. Gelgelim ki gelgelelim, Salâh Bey’in içeri daldığını gören cinler Şehriyar’ın kel tepesine zıplar ve hükümdar o köpüklü bet sesiyle celladına derhal şu emri verir: “Giderilsin!”

Salâh Bey’in kellesi tam giderilecekken, Şehrazat bu ölümcül emri o zarif sesiyle durdurup yerinde bir öneride bulunur: “Sultanım, bu adam bir yazardır. Adı da Salâh Birsel’dir. Gerçi memleketinde yazılarını kimse okumaz ama tüm yaşamı kıraathanelerde geçtiği için dünya edebiyatı üzerine pek çok bilgisi vardır. Başını vurdurursanız bir kazancınız olmaz, ama bir odaya kendisine bir masa, bir kalem, yeterince kâğıt verirseniz size dünyanın dört bucağındaki edebiyat yapıtlarının özetini çıkarır ki, İskenderiye Kitaplığı kaç para? Böylece dünyanın en zengin kitaplığına kavuşmuş olursunuz. Çünkü bir ozanın dediğine inanmak gerekirse, kitap kitaptır, odundan ve samandan olsa da çulu.”

Şehriyar, Şehrazat’ı dinledikten sonra devletlilerdeki müzmin şiddet duygusundan bir an uzaklaşıp akılcı bir sükûta geçer. Öneriyi yerinde bulur, bunun için Salâh Bey’e bir yıllık bir süre verir. Bir yıl içinde dünyadaki bütün kitapların özetini istemektedir ondan. Yapamaz ya da yetiştiremezse, “giderilecektir!”

Salâh Bey, bu işin üstesinden kolayca geleceğine inanır bir an için ve kelleyi kurtardığına sevinerek, önce “bol soğanlı bir dönerle” karnını doyurur. Sonra da o Sisifoscul cezayı çekmeye koyulur. Homeros’un, Eflatun’un daha bir sürü irili ufaklı şair ve yazarın defterini çabucak dürer. Doğudan Batıya kadar usturuplu konuşup usturuplu yazan ne kadarı varsa, eski çağların şairlerini, yazarlarını tam üç ay içinde bir bir didikler; Şehrazat’ın okuyup da tavsiye edecek denli beğeneceğini sandığı özel mi özel üslubuyla yazıya geçer.

Ortaçağ bölümünü bir haftada tamamlayacaktır. Çünkü yazarlar bu çağda kutsal kılıcın hışmından kaçıp kış uykusuna yatmışlardır; tam bin yıl. Uyanış Çağına ayak basınca ilk iş Dante’nin, Erasmus’un, Rabelais’nin suyunu, pekmezini çıkarır. Böyle giderse bir yıla kalmadan işini bitireceği umuduna bile kapılır. Amaa… “Gelgelelim ki gelgelelim”, Yeniçağ ile birlikte “geveze yazarlar çağı” da başlamıştır artık. Öyle ki, bir ara ipin ucunu kaçırma korkusuna düşer Salâh Bey. Kaygı ve korkuyla çalışma süresini günde 18 saate çıkardığı olur. Sayısı hepsinden kalabalık 19. yüzyıl yazarlarından hangisinin gerçek yazar hangisinin değil’ine kafa yorar bir süre. Ki bunlar arasında Hugo, Balzac, Zola, Dumas gibi iri pehlivanlar bile vardır. Zola’yı “hak savunucusu” sayıp bir yana ayırır; evet ama ötekileri? –“Fransız edebiyatını ticarete çevirdikleri” için– ağızlarının payını tek tek vererek onları da yazıya geçirir. Bu çağda da girip bakmadığı ülke, durup el atmadığı yazar kalmaz; Dickens’dan Walter Scott’a, Kleist’den İbanez’e; Pio Barajo’dan, Turgenyev’den Dostoyevski’ye kadar sayısız sayfaları hallaç pamuğu gibi atar mı? Atar. Her bir yazarın en gizil özelliklerini, en canlı sahnelerini eşsiz üslubuyla havalandırır mı, havalandırır.

Sıra “Türk Edebiyatı”na gelince işler çatallaşacaktır. Burada romancıdan geçilmez ama Dumas’ların çömezi yazarları aforoz etmeyip onları da yazacak olursa hali haraptır. Kelle kaygısına düşer. Ya geriye pek bir şey kalmazsa! O yüzden aforoz fikrinden vazgeçip herkesi yerlerine buyur eder. İşinin sonuna vardığına inanmak üzereyken bir de geri dönüp bakar ki, ne görsün? Fransız, Alman, İngiliz, Sırp, Polonyalı, Lübnanlı, Libyalı, Amerikan, İtalyan, Samoalı, Svahili, Karayipli, Şilili, Tahitili siyah, beyaz, kadın, erkek daha bir sürü yazar onu beklemiyor mudur?

Salâh Birsel’e verilen süre sona ermek üzeredir. Ne yapsa, ne yapsa? Ne yapsın! İşte o zaman bütün dünya eleştirmenlerinin uyguladığı bir yöntemi o da işletir: “Kitapları okumadan özetlemek.” Uykuya dalana kadar geçen gün içinde 100 kitabın defterini dürer ama 200 yeni kitap da yayın alanında boy göstermiştir. Dinlenme saatlerini de çalışma saatlerine eklemez mi; Martin Eden gibi uykularından çalarak günde 300 kitabı devirme düzeni kurmaz mı?

Ama bir günde yayımlanan kitapların sayısı 300 değil, 600 olmuştur artık. Salâh Bey, “vıııı!” der. (Okunduğu gibi: “Vıııı!!!”) Kafası durmuştur artık. Her gün 1.000 sayfalık 10 roman yazmak daha kolay görünür ama ondan istenen asla bu değildir.

Salâh Bey umutsuzca son çareyi Şehriyar’a haber gönderip celladını yollamasını rica etmekte bulur. Ricası kabul olur. Bu ölüm kalım durumunu şöyle anlatır: “Şehriyar çok güngörmüş, çok hendek atlamış bir yüce kişiydi. Bana verdiği sürenin bitmesine daha iki hafta kaldığı halde, ertesi sabah, celladın giyotine benzeyen kılıcını odama gönderdi. Ayıp kaçmazsa açıklayayım: Yanında cellat da vardı.”

İşte tam o anda, celladını karşısında görünce beylik numaralardan birine başvurur: Aniden uyanır. Böylece cellat da yok olmuş olur. “Buna cellat kadar, Şehriyar da çok kızdı” diyor. “Pışşşt bende de ölecek adam gözü yoktu.”

Bu kâbusa rüyadır deyip geçse gene çok şükür. Uyandıktan sonra da okurun perişan durumunu düşünerek kaygı kararmasına tutulur. Okurun bu milyonlarca kitabı değil okumaya, adlarını saptamaya bile vakitleri yoktur. Oysa her dakika yeni kitaplar, yeni yazarlar çıkıyordur. Raflar almadığından kitaplar kaldırımlarda sürükleniyor, pazarlama çılgınlığı okuru aptallaştırıyor, birinci baskılar tükenmeden albenili onuncu baskılar sürülüyor ve daha nice acayiplikler… (Salâh Birsel zamanında uçuk piar işleri, billboard’larda yazar reklamı ya da sanal âlemin göz alıcı ışıkları icat edilmemişti henüz. Yazar-pazar ilişkisi görece daha masumdu.)

Salâh Bey, bütün bunları düşündükten sonra “kendi kulağını bir kenara çekip” ona şunları “ışıldar”: “Ey Salâh Birsel’in kulağı, şunu iyice kap ki, yer gök götürmez kitaplar olsun, pazarlama yöntemleri olsun, bir yerde okurların canını kaldırtsa da giderek öfkesini kabartır. Onları kitaptan soğumaya iter. Bir kez onlardan yüz çevrilince de, değil Hüseyin Rahmi’nin, çağımız yazarlarının kitaplarını bile okumaz. Okusa da anlamaz. Anlasa da anlatamaz. Eh, bir kitap da anlatılamayacak olduktan kelli ne diye okunmalı? Zaten memleketimizin büyükleri: ‘Gülmeyeceksen gülme, okumayacaksan da okuma!’ buyurmuşlardır. Bunun daha alengirlisi de vardır: ‘Okuyan dert bağlar, okumayan dört bağlar.’ Biraz daha filozofçasını istersen: ‘Okuyanın dostu olmaz.’”

Tam bunları düşünürken birden odasına Marcel Proust dalar. Hizmetçisine sesleniyordur. “Ama Celeste, okumak gerek!”

 

Salâh Birsel kime benzer?

“Özgürüm!” diyordu 17 Mart 1972 tarihli günlüğünde. O yıl emekli olmuş, 33 yıllık esaretten kurtulmuştu. “Özgürüm! Önemli olan da bu. Bir kuş gibi, yelyepelek, bir mahalleden bir mahalleye uçuyorum. Hapisten salıverilmiş gibiyim. Herkese yeni gözle bakıyorum. Her şeye adamakıllı ilgi duyuyorum.” Artık bundan sonra dilediğince yazarak ölebilirdi.

Tek romanı Dört Köşeli Üçgen’in anlatıcı kahramanı Gözlemci de benzer bir duyguyu yaşayacak ama kendisini arzuladığı tarzda sınırsız gözlem özgürlüğü içinde bulduğunda kapana kısılmış aslan gibi hissedecekti:

“Siz hiç kapana tutulmuş aslan gördünüz mü?

Ben gördüm.

Ne ki gördüğüm şeyin aslan olduğunu bir türlü ileri süremedim.

Kapanın kendine özgü bir biçimleme yordamı vardır. Onun içine girdikten sonra, bir canlının daha önceki durumuyla bir ilgisi olabileceğini sanmıyorum.”

Salâh Birsel böylesi sınırsız yazı evreninde, düşsel döngüler içinde yaşamıştır. Yok mudur onun gibi? Var ama kime benzetilebilir? Ellili yaşlarda kör olana kadar eline geçen her şeyi okuyan, yalvaç ruhlu Borges’e mi? Hayır, benzemez; Borges gibi hevesleri yoktur, olgusal gerçeğe bağlanmıştır, kabbaladan alıp satmaz. Borges kör olduktan sonra kendine kitap okusun diye tuttuğu, kitaplar hastası, okumalar ustası Alberto Manguel’e mi? Eh, biraz andırır ama Salâh Bey’in yazısındaki neşe, mizah, hiciv ve dahası hoplatıcı kelimeler yoktur Manguel’de. Proleter oğlu proleter Jack London’a ya da onun kahramanı Martin Eden’a mı benzer? Çok, hem de çok sever ama London-Eden, Salâh Bey gibi yazarak ölmemişlerdir, yaşamın çilesine dayanamamış(lar) ve ölümün o şanlı köprüsünden ansızın atlayıp gitmiş(ler)dir.

Onu Stefan Zweig’e mi benzetmek daha doğrudur? Hayrandır Zweig’e. Dünün, günün, geleceğin, bütün zamanların okuru, o bilge yazarı da dayanamamış, yazıdan umut kesince sadece ölmeyi yeğlemiştir. Peki, yazarların hayatlarındaki gizemli sayfaları birkaç sayfada döktürüp Javier Marías’a mı benzetelim onu? Yoksa “kırkambar”cı Anar Rızayev’e mi? Yoksa bizim kederi kırkambar dolusu Cemil Meriç’e mi benzer? Oda lambasından yararlanmak için masa üzerine sandalye koyup okuyan, nihayet körlüğe Borges gibi teslim olan öfkeli bilgeye mi? Okuduğu her satırdan yapısal anlamlar devşiren Akşit Göktürk’e, filozof Nermi Uygur’a, öğretmen Emin Özdemir’e mi benzetsek daha uygun? Ya da şu: Tutulduğu toplama kampında Dünya Yazın Tarihi adlı o tuğla yapıtının malzemesini beyninin sandığında koruyup içerde hem gizlice hem ezberinden yazan, savaşın bitmesine birkaç gün kala bir Nazi köpeğinin dipçiğiyle beyin kanaması geçirip ölen Antal Szerb’e mi benzetelim? Yoksa sürgünde Mimesis’i yazan Eric Auerbahch’a mı? Ortak yan çoksa da, benzer sayılmaz hiçbiri.

Bir de şuradan bakalım: Malumatfuruş ağamız Ahmet Mithat Efendi mi aradığımız? Günlükçü Buyrukçu Muzaffer mi, kalemi bukalemun Enis Batur mu? Şimdi değil ama eskiden sıkı okuyup sıkı yazan Murat Belge mi? Ya da şunlar mı? Okuduğu her yazarın dip sularına dalıp oradan el ve dil değmemiş anlamlar çıkaran dalgıç; mırıltılar çevirmeni, patetik renkler, nadir cevherler avcısı Nurdan Gürbilek’e mi benzetelim? Yoksa okuduğu her yazarın ruh ve beyin röntgenini gözle görülür görülmez bütün yazı-beyinlerle kıyaslayıp geniş geniş epikriz raporlarıyla okura sunan Orhan Koçak’a mı? Daha da anılacaklar var onun benzerini ararken. Ama bunlarla okuma tutkusu benzerliği vardır da çıkan sonuç asla benzer değildir.

Okumak değil yalnızca, okuduğunu yazmak da değil. Her şeyden önce Salâh Birsel “Tarih Sahibi Salâh Bey’dir. Bu bir. Birkaç divan sahibi bir Hacivat Şair’dir, bu iki. Günlükleri, edebiyat günlüklerinin en şenliklilerindendir. Bu üç. Okuduklarından yalnızca özet çıkarmaz; öğütler, ilkeler, dersler de çıkarır bir denemecidir. Bu beş. Dört yok. Dört yoktur zaten, dört bir yanılsamadır Gözlemci’sine göre. Tek romanı Dört Köşeli Üçgen; bu yapıtı da Türkçe romanda birçok özelliğiyle bir ilk denemedir (1957). Tematik bir benzerlik bulduğu Melih Cevdet Anday’ın Gizli Emir’inden bile öncedir (1970). Bu romanda “giderek yemeden, içmeden, kıpırdamadan, günün 24 saati arka üstü yatmakla insan ömrünün birkaç katına çıkabileceği kanısında vardığını” düşündürmüştür Gözlemci’sine. O iğneci huyuyla, “Bereket, kimse okumadı” diyecektir, bu romanı için.

Altıncı parmağıysa ele aldığı her şeyi anlatış biçimine ne kendisi doymuştur ne de okurları. Mirikelamların en azizlerindendir. Sözlü kültürde bile değil, yazılı kültür içinde onu okuyan herkesi “lal ü ebkem” bırakandır o. Eşsiz bir mirikelam olmayı yazılı çağda bile gerçek kılmıştır.

 

EDİTÖRÜN NOTU:

Okumuş olduğunuz yazı, üç yazılık bir dizinin ilkidir. İkinci yazı: "Salâh Birsel: Denemenin trapezcisi ya da aslan denemeci". Üçüncü yazı: "Hacivat Şair olarak Salâh Birsel".