Abdulrazak Gurnah ve Cennet

"Gurnah aslında bir roman yazmıyor, konuşan kendisi değil, onu unutabiliriz de. Günümüz sinemasında, özellikle belgesel sinemada da sıkça yapılan bir işi kotarıyor; birbiriyle ilişki içinde, aynı güzergâh üzerindeki insanları, onların din, kültür, önyargı ve abartılarını konuşturuyor. Tek bir duyguya, karamsarlığa, iyimserliğe kapılmadan yapıyor bunu."

25 Kasım 2021 18:00

Zanzibarlı yazar Abdulrazak Gurnah bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi oldu. Bana kalırsa Nobel komitesi son yıllarda güzel sürprizler yapıyor zaten. Svetlana Aleksiyeviç’i Peter Handke, Handke’yi Louise Glück izledi, onu Gurnah… Hepsi de alışıldığın dışında şair-yazarlar bunlar. Ödülü almasalar kimsenin kalkıp hesap soracağı, “niye vermediniz kardeşim” diyeceği yoktu.

Gurnah ödülü alınca, daha önce de ilgiyle okuduğum Cennet romanını yeniden okuma gereksinimi duydum. Diğer kitapları üzerine nasılsa K24’te Murat Belge’nin, başka dergi ve kitap eklerinde başka pek çok yazarın yazısı çıktığı için, Cennet bir anlamda kolayıma da geldi benim.

Gurnah’a bir anlamda tipik Afrikalı bir yazar yahut (abartmayı göze alarak) persona diyebiliriz. Bunu şu anlamda söylüyorum, birkaç yüzyıldır ne Avrupa Avrupa’ya sığıyor, sığınıyor, ne kıta sermayesi kendi varlığıyla yetiniyor, ne de Afrikalılar varoluşlarını tamamlamak üzere Afrika ile yetiniyorlar. Dünya onlardan mal, maden, koltan, işgücü ve daha birçok şey alıyor; bunun karşılığında Afrikalılar da ABD’den, İngiltere, Fransa ve Belçika’dan bir şeyler alıyorlar. Bir hayat karşılığı diyelim ki işgücünü satmak çok bir şey sayılmayabilir, hatta kırıntı denip küçümsenebilir de, ama yanı sıra bir tutumun alınması, tersine çevrilmesi varsa onu ne yapacağız?

Afrikalı aydınlar denebilir ki Batı dışı dünyadan Batının ufkunu, değerlerini alıp süzgeçten geçirmede en başarılı kimselerin başında geliyorlar. Burada birkaç neden öne sürülebilir. Birlikte ama ayrı gettolarda yaşama hali kuşkusuz önemlidir. İngiliz, Fransız, Alman lisanını iyi derecede bilmeleri görmezden gelinemez herhalde. Haliyle, bizim Türkiye’de Orhan Kemal yahut Orhan Pamuk romanını okuduğumuz gibi, onlar da lisanına dahil oldukları Dickens, Faulkner yahut Flaubert’in, Italo Calvino’nun ve diğerlerinin romanlarını okuyabiliyorlar. Yazarken yerele dönüp kendi üretim yahut tüketim ilişkilerini, inanç ve tarihlerini ele almalarına da yarıyor bu.

Örneğin Türkiyeli bir Kürt yazarın, Kürtçe de okuyup yazamıyorsa, etrafı oldukça daralıyor. Dünya yazınını da, Kürt yazınını da çevrildiği ölçüde okuyabiliyor. Türkçe edebiyata dahil olmak da, siyasal ortam göz önüne alındığında o yazarın kendisini fazlasıyla otosansüre tabi kılmasına vesile oluyor. Bu, beraberinde Afrikalı yazarların aksine, bir körelmeyi getiriyor. Birbirimizi okuyabilmemiz iyidir ama anlayabilmekle beraber iyidir, ötesine de taşabilmekle…

Burada ister istemez Adam Kirsch’i anımsıyorum:

“Dünya edebiyatının mümkün olabilirliği, özel olarak, yaygın modern irdeleme ve açıklama tarzı olarak romanın ‘küresel’ olup olamayacağı sorusu, anlamlı biçimde küresel bir bilinçliliğin var olup olamayacağı sorusundan başka bir şey değildir. Yanıt zaten sorunun içinde verilmiş gibi görünüyor: İnsanlığı gezegen çapında bir olgu olarak düşünmeye başladığımız içindir ki, aynı şekilde kapsayıcı bir edebiyat talep etmeye başlıyoruz.” (Adam Kirsch, 21. Yüzyılda Dünyayı Yazmak, Vakıfbank Yayınları, s. 10)

Afrika bahsinde: Beyaz adam yetkin romanlar yazıyorsa, onun elini, haliyle üretim aracını kırdığı siyah adam neden yazamasın ki? Bir gözü kör edilmişse, kalkar, diğer gözüyle bakar tüm dünyaya. Böyle irili ufaklı pek çok Afrikalı yazar var. Ama Gurnah, Afrikalı yazarlar içinde benim de en az okuyabildiklerimden biri, çünkü Avusturya’da kitaplarını bulmak çok zor. Türkiye’de de aralıklarla  bazı yapıtları yayınlandı diye biliyorum. Romanlarının Almanya’da pek hoş karşılanmadığını, özellikle Nobel Ödülü sonrasında gazete ve dergilerden de okuyabildik. Doğrudur, İngiliz sömürgeciliğini de, İtalyan, Fransız sömürgeciliğini de ağır eleştiriyor ama Cennet’te sıkça tekrarladığı üzere, Alman kolonyalizmine Gurnah’ın insanlarının tepkisi çok daha ağır. Her ne kadar Almanya’nın gündeminde son yıllar biraz da Herero’da yapılan soykırımın tartışılmasıyla, kısmen de olsa kabul edilmesiyle geçtiyse de, Alman yayıncılar Gurnah gibi radikal tepkilere sahip olduğunu sandıkları yazarları pek kabullenemediler. Kahvehane deyimiyle, “İngiltere’ye at tut, Fransa’yı yerin dibine batır, ama bizimle uğraşma” anlayışı Almanya’da hiç de zayıf değildir. Aynı baskıdan Polonyalı yazarlar da sıkça nasibini alır, Macar ve Çek yazarlar da…

Cennet, Gurnah’ın dördüncü romanı. Ödülü aldıktan sonra çokça bahsedildiği gibi, çocukluğunu ülkesinde geçiriyor, erken yaşlarında üniversite eğitimi için İngiltere’ye göçüyor. Uzun süre sonra Cennet’i yazmak üzere ülkesine dönüyor. Çok yetkin, disiplinli bir yazar olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Esasında Cennet’te ele aldığı öyküde yeni hiçbir şey yok. Bir Yusuf masalı bu, bir İslam öyküsü. Tevrat’tan bir kıssa hatta. Hem hepsi hem hiçbiri. Kitabın adının Cennet olmasının da çok fazla bir anlamı yok. Tasvir edilen âlem Cehennemden beter ama zaten daha iyisini yaşasak Cennet gibi bir ütopyaya neden sahip olacaktık ki?

“Cennet’in böyle olduğunu düşünmek hoş değil mi?” diye sordu Hamit. Su sesiyle yüklü gece havasında yavaş sesle konuşmuştu. “İnsanın düşünebileceğinden çok daha güzel çağlayanlar. Şu gördüğünden bile daha güzel, bir düşün, Yusuf. Dünyadaki suların kaynağını biliyor muydun? Cennet’in dört ırmağı. Dört değişik yöne, kuzey, güney, batı ve doğu, dört yöne akarlar, Allah’ın bahçesini dört bölüme ayırırlar. Her yerde su vardır. Köşklerin altında meyve bahçelerinden, orman kıyılarındaki setli bahçelerden akarlar.” (Abdulrazak Gurnah, Cennet, Adam Yay., İstanbul, 1998, s. 68)

Ama dünyada da benzeri mekânlar varsa, hayatlar yaşanıyorsa, insan ölüp de kavuşacağı Cennet’i ne yapsın. Her şey gibi Cennet de sorgulanır o zaman.

“Hindistan’da bizim buna benzer yedi, sekiz, hana daha çok katlı bahçelerimiz var” dedi Kalasinga. “Barbar Moğollar yapmış. Taraçalarda içki alemi yapar, istediklerinde ava çıkmak için köpeklerini bahçede tutarlarmış. Cennet bu olmalı, öyleyse sizin cennetiniz Hindistan’da. Hindistan kutsal bir yerdir.” (Cennet, s. 69)

“Peki ama nedir bu kitabı zevkle okutan şey” diye sorulabilir. Bunun bir cevabı, olabildiğince eski olan insanın, coğrafyanın yeni öyküsü diye verilebilir. Burada eski kendisini yeniledi mi? Hadi bakalım, hayırlısı olsun. Bu defa romanın başkişisi Yusuf bir kuyuya düşmemiştir de, dünyaya gelmiştir. Sınanacaktır. Doğrusu, herhangi bir Müslüman topluluğu bu kadar dinamik anlatan çok az öykü okuduğumu hatırlıyorum.

Romanın girişinde bir süre Yusuf’un evi, ailesi ve Aziz Amcası ile oyalanıyoruz. 12 yaşındaki delikanlımız henüz evindedir. Haliyle, biz de bir seyahatname okuduğumuzun farkında değilizdir. Aziz Amca, Yusuf’un yaşadığı diyarların önemli tüccarlarından biridir. Yusuf onun evlerine gelişini heyecanla bekler. El öper, harçlık alır. Sonrasında Aziz Amca’nın çocuğun amcası olmadığını öğreniriz. Borç karşılığı insan rehin alıyordur Aziz Amca. Daha küçük tüccarlardan eğer alacaklarını tahsil edemiyorsa çocuklarını alıyor, bir anlamda köleleştiriyordur. Yusuf’un seyahatlerle dolu öyküsü Aziz Amca ile yola koyulduğunda başlıyor.

Bu edebi gezi, romanın kumaşının sağlamlığı açısından da bana önemli görünüyor. Gurnah burada bir anlamda roman içinde yürüyerek yazarın karşılaşacağı birçok sorunu aşıyor. Birincisi, romanın bir anlatıcısı var, öyküyü biri anlatıyor bize, ama Yusuf’tan, Aziz Amca’dan, ilerledikçe karşılaşacağımız diğer karakter ya da tiplerden kopmadan, uzun uzun ahkâmlar kesmeden yapıyor bunu. Bir Tanrı-anlatıcı değil de gözlemci diyebiliriz Gurnah’ın buradaki yazarlık uğraşına. Elbette bir yazar vardır, daha genç yazarlara göre bir zekâ gösterisi sunmuyordur bize ama kararınca öyküler anlatıyor, anlatıcılığındaki doğallığa sürüklüyordur okurunu.

Şöylesi bir paragraf üzerine düşünülesidir örneğin:

“Nereye gitseler kendilerinden önce gelen Avrupalılarla karşılaşıyorlardı. Avrupalılar, askerlerini ve yetkililerini yerleştiriyorlar ve insanlara onları düşmanlarından kurtarmaya geldiklerini söylüyorlardı, ama tek amaçları halkı köleleştirmekti. Sanki ortalıkta konuşacak başka konu yoktu. Avrupalıların vahşilik ve kabalıklarından gözleri korkan satıcılar onlardan şaşkınlıkla söz ediyorlardı. Hiçbir şey ödemeden en iyi toprakları alıyorlar, bir iki hileyle insanları kendileri için çalışmaya zorluyorlar, ister sert ister çürük olsun her şeyi ama her şeyi yiyorlar. Bir çekirge sürüsünün oburluğuyla, hiçbir erdem gözetmeden her şeyi silip süpürüyorlar. Her şeye vergi koyuyorlar, ödemeyeni hapse atıyorlar ya da kırbaçlıyorlar, hatta asıyorlar. İlk yaptıkları şey hapishane olur, sonra bir kilise, sonra da bir market kurarlar, böylece ticareti denetim altına alıp vergilendirirler. Hatta bunları yaşayacakları evi yapmadan önce yaparlar. Böyle şey hiç duyulmuş mu? Metalden elbiseler giyiyorlar, ama kaşınmıyorlar, günlerce uyumadan ve su içmeden yaşayabiliyorlar. Tükürükleri zehirli. Vallahi, ant içerim. Üstüne sıçrasa etini yakar. Onları öldürmenin tek yolu sol koltuk altından bıçaklamak, ama bu neredeyse olanaksız, oralarını iyi koruyorlar.” (Cennet, s. 62)

Gurnah klasik yazarlarla modernlerin arasında bir yerde, dengede durmayı başarıyor. Ne anlatmaktan vazgeçiyor ne de zamanın öne sürdüğü kimi anlatı reformlarını görmezden geliyor. Burada da gördüğümüz gibi, gerçekle hayal gücünü harmanlıyor. Bir ticaret kervanı, diyelim yola koyulmuştur. İlerlemek için öyküye ihtiyacı vardır. Ama bunu “Sömürgeciler geldiler, burayı yakıp yıktılar” der, anlatırsa, diğer yandan utanç peydahlanır. “Geldiler, çaldılar, öldürdüler de, sen neredeydin, neden karşı koymadın?” sorusu doğar. O zaman dinleyenlerinin de bunun palavra olduğunu bildiği eklemeler yapmalıdır öyküsüne. Ne diyecektir? “Olağanüstü güçlüler, metal giyinip metal yiyorlar.” Böyle bir durumda kimse onlara “Bu adamlar buraya gelir, yağmalarken siz ne yapıyordunuz?” da demeyecektir aynı zamanda. Ulusal anlatının, “dağıldık, parçalandık, haklandık”ın ötesinde, Cennet bir anlamda yazarın isyan etmeden, kaderine razı olmadan önce sömürgeleri, sömürgecileri anlama yolculuğu gibi görünüyor. Yargı dağıtmıyor, aşağılamıyor, yüceltmiyor, ama Yusuf’un, Aziz Amca’nın, Halil’in ve Emine’nin yolculuğunu yahut oturup kaldığı mekân boyunca olanı biteni bir anlama uğraşına tutuluyor. Gurnah aslında bir roman yazmıyor, konuşan kendisi değil, onu unutabiliriz de. Günümüz sinemasında, özellikle belgesel sinemada da sıkça yapılan bir işi kotarıyor; birbiriyle ilişki içinde, aynı güzergâh üzerindeki insanları, onların din, kültür, önyargı ve abartılarını konuşturuyor. Tek bir duyguya, karamsarlığa, iyimserliğe kapılmadan yapıyor bunu.

Sonuç fena olmuyor. Darısı bilmem kimlerin, kimlerin, kimlerin başına… Türkiye’den isimleri şimdilik biz söyleyemiyoruz ama nasılsa zaman söyler.