2021'e sayfalar arasından bir bakış: "O kitap, çünkü..." (III)

2021 yılında okuduklarınız arasında, sizi en çok etkileyen kitap hangisi oldu? Kitap 2021’den önce basılmış olabilir, yepyeni olabilir, kurgu ya da kurgu dışı olabilir, Türkçe ya da başka bir dilde olabilir… Bizi ilgilendiren, hangi kitabın sizi nasıl ve ne ölçüde değiştirdiği, etkilediği. Bu soruları çevremizdeki okuyanlara, yazanlara sorduk. 2021’in kitaplı panoramasının üçüncü ve son bölümü...

30 Aralık 2021 11:01

Soruşturmanın yayımlanan ilk bölümünü ve ikinci bölümünü gözden kaçırmış olanlar için hatırlatalım. Geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da yazarlarımıza, çevremizdeki okuyanlara, yazanlara aynı soruyu sorduk:

2021 yılında okuduklarınız arasında, sizi en çok etkileyen kitap hangisi oldu? Kitap 2021’den önce basılmış olabilir, yepyeni olabilir, kurgu ya da kurgu dışı olabilir, Türkçe ya da başka bir dilde olabilir, sizi etkileyen birden fazla kitap olabilir… Bizi ilgilendiren, hangi kitabın (kitapların/yazarın) sizi nasıl ve ne ölçüde değiştirdiği, etkilediği… Birkaç paragrafla (en az bir paragraf, en çok bir sayfa), "o kitabı" ve deneyiminizi anlatmanızı rica ediyoruz: 2021’i sonradan size hatırlatacak kitap hangisi?

Katılan katılmayan herkese teşekkür ederiz. (Katılamayanların gönlündeki kitapları da merak etmiyor değiliz!)  İlk bölüm için buraya, ikinci bölüm içinse buraya tıklayabilirsiniz. 

ORHAN KOÇAK

Almanya’da Devrim 1917-1923 / Pierre Broué

Geçen yıl okuduğum kitaplardan bana en zevkli geleni, çevirinin hafifçe anlaşılmaz olmasına rağmen, sosyalist mücadelelerin büyük tarihçisi Pierre Broué’nin Almanya’da Devrim 1917-1923 adlı devasa yapıtı oldu (Ayrıntı Yayınları, büyük boy, yaklaşık 900 sayfa). Çeviri sorun değil, ben zaten Türkçeyi kötü çevirilerden öğrenmiş bir kuşaktanım (Takiyettin Mengüşoğlu’nun Kant aktarımlarını düşünün). Zevkin kaynağı da şu tarihsel anda kitabın benim için tümüyle yararsız olması: Gezerken nedensizce o sokağa değil de bu sokağa sapıvermek gibi bir şey; ressam, meteorolog ya da Kızılderili olmadığımız halde gökyüzünde bulut oluşumlarını seyre dalmak – Nabokov’un kelebek avcılığının bile bazı pratik getirileri olmuştur, hiç ihtiyaç duymadığı kilolardan biraz olsun kurtulmak gibi.

Ama bu bağdaşmazlığın çapını gereğince kavrayabilmek için kitapta ne anlatıldığını bilmemiz şart. 1918-23 arasında, altı yıl boyunca ülkenin hemen her yerinde irili ufaklı infilaklarla süren Alman devrimini anlatıyor ve tahlil ediyor Broué. Bu süreçte önce imparatorluk çökmüş, cumhuriyet kurulmuş (ünlü “Weimar Cumhuriyeti”) ve aynı anda ülkeyi asker-işçi konseyleri (Sovyetler) kaplamıştı. Bir ikili iktidar durumu: Bir yanda (“üstte”) devrimi şiddetle bastırmak için sanayiciler, büyük toprak sahipleri ve generallerle (bunların çoğu kaçmış veya saklanmıştı) demokrasi adına anlaşmaya varan Sosyal Demokrat Parti yönetimi, karşıda (“altta”) tıpkı Rus devriminde olduğu gibi eski yöneticileri alaşağı etmek ve egemen sınıfları mülksüzleştirmek isteyen konseyler. Kısaca, işçiler bölünmüştür ve üstelik devrimci çıkışlara hiç sempati duymayan, genişçe bir köylü nüfusuyla kuşatılmışlardır; Rusya’dakinden farklı olarak pek de yoksul olmayan bir köylülük.

Proletarya ayaklanmaları Rusya ve Almanya ile sınırlı değildir bu beş-altı yıllık dönemde; İtalya’da, Torino’da, 1919’da işçi konseyleri doğar ve İtalyan Komünist Partisi kurulur (Antonio Gramsci); aynı yıl Macaristan’da Bela Kun önderliğinde Komünist Partisi iktidara el koyar. Belki 1926 İngiliz genel grevini de bu sürecin sonuna iliştirebiliriz. Ama o günlerin diliyle “devrimci dalga” 1923’te çoktan geri çekilmeye başlamış gibidir. Broué bu süreci bütün dönemeçleriyle, ileri-geri temposuyla ve olağanüstü bir ayrıntı zenginliğiyle betimliyor; partileri, parti-içi hiziplerin çekişmesini, Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Leo Jogiches’ten ibaret olmayan devrim “şehitlerinin” hareket halindeyken çekilmiş fotoğraflarını sunuyor. Bunlardan biri de Spartakistlerin liderlerinden Eugene Leviné’dir, 1919’daki kısa ömürlü Münih sovyetinin başkanı. O da Luxemburg gibi iktidara el koymak için henüz erken olduğunu düşünenlerdendi, ama olayların basıncı galip geldi. 1919 sonunda tutuklandı ve kurşuna dizildi. Tevkifinden birkaç hafta önce, endişelenen karısına, “Biz ölümden izinliyiz, izin bir gün bitecek” demişti. Ama bunu Broué’den değil, Leviné’nin yine Alman Komünist Partisi üyesi olan karısı Rosa Leviné-Meyer’in anılarından öğreniyoruz.

Pierre Broué bir Troçkist militandı. Emile Temime’le birlikte yazdığı İspanya’da Devrim ve İç Savaş kitabını Aydın Emeç’in çevirisinden okumuştuk. ’70’li yıllarda Fransa’da bir yazar için Troçkist olmak yumuşak bir sansüre uğramak demekti. İlk yayınlanışında (1971) Fransa ve Almanya’da görece küçük bir adanmış azınlık tarafından okunan Almanya’da Devrim, ’80’li, ’90’lı yılların liberal demokratik “konsensüs” toplumlarında dar bir uzmanlık alanı haline gelen işçi hareketleri tarihçiliğinde fazla anılmaz olacaktı. Artık herkesin ya unutmaya çalıştığı ya çoktan unuttuğu ya da zaten hiç haberdar olmadığı bir tarihsel denemeden söz ediyordu: “Kapanmış”, “kilitli” veya “defnedilmiş bir tarih” nitelemesini belki Rus devriminden de daha çok hak eden bir dönem. (Ama bu üç sıfatın aynı anlama gelmediğini “Tarih Felsefesi Tezlerinde” Walter Benjamin iddia etmişti.)

Bir de şu karşılaştırma var: Fransız Devrimi bir edebiyat devrimiydi; edebi olarak yaşanan, oynanan ve anlatılan bir devrim. Sanat tarihçisi Harold Rosenberg, 1791-1805 arasını “sahneye çıkmış Romalı cumhuriyetçiler” olarak tanımlar. Saint-Just, Robespierre, Danton: Her biri Cicero’yu, Cato’yu oynayan aktör-hatiplerdir. Devrimi önceden sezinleyen büyük edebi yapıtlar olduğu gibi (Rousseau’nun İtiraflar’ı), devrimin devamı gibi duran bütün bir roman geleneği de vardır (Dickens, Stendhal, Balzac, hatta Flaubert). Rus devrimi de bir edebi çıkışla (Fütürizm, Mayakovski) birlikte doğmuştu. Sonra Ostrovski ve özellikle Platonov sıkıntıları yazdılar. Troçki’nin Rus Devrim Tarihi de sırf düşünsel zevk için okunabilir. Bu açıdan en “sahipsiz” devrim Almanya’daki olmalı: Çoğu 1. Dünya Harbi’nde veya devrim sırasında ölen Dışavurumcu şairleri saymazsak, herhangi bir dolaysız edebi bağlantısı yoktu (belki en yakını, Hitler’in fantastik Kavgam’ı). İşte Broué bu “şarkısı söylenmemiş” devrimi anlatıyor; sakince, şarkıdan, şiirden, şairane jestlerden, putlaştırma, hatta kahramanlaştırmadan olabildiğince uzak durarak.

Bu tür kitaplar eskiden genellikle pratik bir yarar sağlamak için okunurdu, genç veya hiç değilse orta yaşlı solcular tarafından: Eski devrimci hareketlerin başarı ve başarısızlarından kendileri için güncel, hatta “acil” dersler çıkarmak için. Ve kitapta anlatılanlar belli bir grup içinde iyi kötü tartışılırdı. Demek “estetik” bir deneyim değildi. Broué’nin metni, incelediği olaylardan yüz yıl, kendi yazımından da 50 yıl sonra Türkçede. Belki de Kafka’nın tam da 1917 ile 1919 arasında yazdığı notlarından şu cümlelerdir bu devrimin edebi yankısı: “Mesih ancak artık kendisine ihtiyaç kalmadığı anda gelecektir; gelişinden ancak bir gün sonra gelecektir; son günde gelmeyecek, her şeyin sonunda gelecektir.”

OSMAN TÜMAY

Huzursuzluğun Kitabı /  Fernando Pessoa

Goodreads’te, ‘Bitmesin diye o kadar ağırdan almama rağmen bitti’ diye yazmışım. 2021 yılına damgasını vuran kitap bu oldu benim için, hem doğrudan, hem de dolaylı olarak. Fernando Pessoa’yı tanımış oldum, ama onunla birlikte sanal da olsa, yaşam verdiği başka yazarları da. Onlardan biri, Bernardo Soares’e yazdırdığı Huzursuzluğun Kitabı, Pessoa’nın ardında bıraktığı 25-27 bin el yazması fragmandan derlenmiş, ölümünden 47 yıl sonra. Günlük şeklinde düzenlenmiş, Soares olarak yazdıklarına ek olarak kitaba dahil edilen diğer fragmanlarda H.K. başlığı yok.

2 Eylül 1931 tarihli, 193 sıra numaralı fragmandan:

“Bütün savaşlarda peşinen yenilmiş, şimdi her yeni çarpışmadan önce, son geri çekilme hareketini her ayrıntısının tadını çıkararak kâğıda döken, karamsar bir generalim ben.”

Ve bu general, yarattığı ve üne kavuşturduğu Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis ve Bernardo Soares için özgün biyografiler kurmuş, onlara ürettirdiği eserlerin bu biyografilere sahip kişiler tarafından yazılabilecek olmasına dikkat etmiş. Ama en büyük eserini yayımlamamış, onu oluşturan sayfalar o öldükten çok sonra sandıktan çıkmış. Bu kadar ele avuca sığmaz bir yaşam çizgisine eşlik eden iki savaş arası yıllarının Lizbon’u da şeffaflaşıyor, bir nefeste İstanbul oluveriyor. Huzursuzluk, o kadim dost, onyıllar ötesinden yaslanıyor omzunuza: yalnız değilsiniz artık.

Pessoa dolaylı olarak da gölgesini düşürdü 2021 yılına. Huzursuzluğun Kitabı’nda en çok sözü geçen Henri-Frédéric Amiel’in Günce’si de alınıp okundu. Bu kez Cenevre’de yaşamış bir başka kadim dostun 1866 yılında tuttuğu günlük, köprüyü kurdu.

Mário de Sá-Carneiro’ya yazdığı mektuptan:

“Tam olarak delilik sayılmaz bu halim, ama delirenler herhalde kendilerine acı veren şeye teslim oluyordur, ruhundaki sarsıntılardan yavaş yavaş zevk almayı öğreniyordur — hissettiklerim de buna pek uzak sayılmaz doğrusu.

Hissetmek — ne renktir acaba?”

ÖMER ALTAN

Klaros sinema dizisi
Asrî Rüyalar, Fetiş Rejimler /  
Vâ-Nû 
Fikir ve Sanat Âlemimize Bu Hürriyet Kâfi Değildir / Vâ-Nû

Bu sene merkeze yine sinema okumaları yerleşmiş. Alanda yeni açılımlar keşfetmek istiyorsanız Mesut Kara editörlüğündeki Klaros Yayınları Sinema Kitaplığı bir derya. Ne kitaplar ne kitaplar: Sinemanın Maskeleri (Fatih Yürür), Nuri Bilge Ceylan Sinemasında Nihilizm (Ulaş Işıklar), Dövüş Kulübü ve Truman Show (Salih Köse), Televizyon Dramalarının Geleceği (Burak Yılmaz), Kadın Karakterin Sinemasal Dönüşümü (Nurselin Aker), Mitoloji ve Sinema İlişkisi (Ramazan Gündoğan).

Bir de tabii Tuncay Birkan’ın Can Yayınları’na hazırladığı iki muhteşem seçki… Muharrirliğin altın çağından iki altın kitap: Fikir ve Sanat Âlemimize Bu Hürriyet Kâfi Değildir  ile Asri Rüyalar, Fetiş Rejimler. Vâ-Nû ismiyle bilinen Vâlâ Nûreddin’in gazete fıkraları.

ÖMER F. OYAL

Eumeswil / Ernst Jünger
Sahtekâr /
Javier Cercas
İşin Aslı, Judit ve Sonrası /  Sandor Marai
Bütün Günlerin Akşamı / Jenny Erpenbeck
Mikrokozmoslar /  Claudio Magris

Öncelikle Ernst Jünger’in Eumeswil’ini (Türkçesi: Süheyla Kaya, Jaguar Kitap, 2021) anmak istiyorum. Jünger’in son dönem kitaplarından birisi olan ve olağandışı zamanlarda hayatta kalma stratejisini bir anlamda özetleyen kitabı beni epeyce düşündürdü, hâlâ da düşündürüyor. Jünger’in diğer romanları gibi zamansızlık, tarih-dışılık, mesafe gibi tutumlar burada da köşe taşı. Yazınsal mirasına bir son söz de diyebiliriz. Kahramanlık, fedakârlık gibi değerlere cepheden saldırdığı için de epeyce etkili ve bütün etkili anlatılar gibi hoş duygular bırakmayan bir kitap. Burada Jünger’in yaşam tutumuna, onca belalı gelişme içinden nasıl sağ çıkabildiğine dair hemen her şey var ama olanlar zamansızlık, mekânsızlık kalıbına dökülmüş haldeler. Haliyle, 1920’ler ve ’30’lardaki tutumlarına dair açık bir şey yok. Kitap 1976’da basıldığında bu konuda bir hayal kırıklığı yaratmış ama aksi daha şaşırtıcı olurdu. Bu tip kişiliklerde geçmişe dair ağzı sıkılık söylenenleri daha da derinleştiriyor.

Javier Cercas’ın Sahtekâr’ı, (Türkçesi: Gökhan Aksay, Everest Yayınları, 2020) kişilerin kendisine nasıl bir efsane uydurduğu, daha doğrusu başta atılan küçük adımların nasıl yavaş yavaş gelişerek bütünüyle hayalî bir anlatı haline geldiği, kişinin bu anlatıyı giderek nasıl geliştirdiği üzerine örnek bir kitap. Elbette hepimiz geçmişimizi değiştirip onu şimdi için daha anlamlı bir hale getiriyoruz ama burada bu çabanın uç bir örneği duruyor. Geçmiş bütün boyutlarıyla ortaya çıktıktan sonra bile kişinin nasıl kendisini savunabileceği, kendisine gerekçeler bulmakta nasıl mahir olduğu üzerine herkes için anlamlı bir kitap. “Sahtekâr”ın yaptıklarını çok küçük ölçekte de olsa hepimiz yapıyoruz. Hepimiz kendimize kitaptaki kadar iddialı olmasa da bir efsane yaratıyoruz, üstelik küçük kurgumuzun hayalîliği ortaya döküldüğünde de aynı ölçüde şirretleşebiliyoruz; zira kendimize dair kurgumuzun yıkılışı, kendimizin yıkılışıdır.

Sandor Marai’nin İşin Aslı, Judit ve Sonrası (Türkçesi: Esen Tezel, YKY, 2020). Marai’yi ilk kez okudum ve bana kalırsa Marai’nin dili modern edebiyatın ilk örneklerinin dokusuna ve havasına sahip. Olanlara olduğu gibi bakabilmek sanıldığı kadar kolay değil. Hem olduğu gibi bakabilmek hem de edebi bir dil yaratmak ondan da zor.

Tabii Marai, Macaristan’ı terk etmiş birinin gözlerinden bakıyor zamana. Eski Macaristan, Budapeşte’deki yerleşik yalıtılmış hali, 2. Dünya Savaşı ve sonrasındaki yeni rejim. Gerçekte hiçbir şeyin değişmemesini, her şeyin olduğu gibi kalmasını isteyen muhafazakâr birinin bitmek bilmeyen değişim dalgasını nasıl algıladığını görmek de çok ilginç. Macar edebiyatı ülkenin yalıtılmışlığını daima çok derin, içsel bir anlatıya dönüştürebiliyor, evrenselleştirebiliyor. Bu anlamda daima yerelin dışına çıkabiliyor. Benim için ikinci, üçüncü kez okunacak kitaplardan birisi.

Bir diğeri Jenny Erpenbeck’in Bütün Günlerin Akşamı (Türkçesi: Regaip Minareci, Can Yayınları, 2020). Şimdiki Ukrayna’da o zamanların Avusturya-Macaristan’ı içinde başlayan kitap, 20. yüzyılı kat ederek, 2. Dünya Savaşı’nı, soykırımı izleyerek Demokratik Almanya’ya kadar uzanıyor. Hayatta kalmakla ölmek arasındaki çizginin ne olduğuna dair bir anlatı gibi de okunabilir, artık geçmişte kalan Demokratik Almanya’da ruh durumuna dair bir anlatı gibi de…

Sonunda bütün felaketleri atlatıp yüzyılı sonlandırmanın yorgunluğuna ulaştım. Ama sonuçta pek bir şey fark etmiyor, çoktan toprağın altında olmayışım kendi aklımın ve gayretimin değil, basit tesadüflerin eseri.

Claudio Magris, Mikrokozmoslar (Türkçesi: Leyla Tonguç Basmacı, YKY, 2020). Magris’in Tuna Boyunca’sı benim için zaten bir nevi el kitabı sayılır. Mikrokozmoslar ise edebi anlamda ondan daha iyi. Bende Sebald’in Satürn’ün Halkaları ile benzer bir ruh hali yarattığını söyleyeyim.  Dünyanın akışının dışında kalmış gibi görünen eski Habsburg İmparatorluğu mirasının güneyinde unutulmuş geçmişin ve hayatların hikâyeleri. Kitabın alt başlığı unutulmuşluk da olabilirdi. Taşra, üzerinde hâlâ çekişme yaşanan Güney Tirol bile olsa, şimdilerde cazip bir turizm merkezi haline gelen küçük Adriyatik adaları bile olsa bir nevi unutulmuşluktur. Eski Habsburg alanına dair her şey ilgimi çektiği için, bu kitap da bir türlü rafa kalkmayacak gibi görünüyor.

ÖMER MADRA

İklim Krizi ve Küresel Yeşil Yeni Düzen /  Noam Chomsky, Robert Pollin

Yeryüzünün en önde gelen muhalif düşünür ve aktivistlerinden biri olan Noam Chomsky, 93. yaşını geride bırakırken yeryüzünün içinde bulunduğu dehşetengiz durumu anlattığında kendisine sorulan “Peki sizce umut nerede?” sorusuna, “Gençlerde” diye cevap veriyor. Kısa ve net. Sonra ekliyor: “Eylülde yüzbinlerce genç insan çevre yıkımına artık bir son verilmesi talebiyle sokaklara döküldü. Kısa zaman önce de Greta Thunberg ulularla kudretlilerin Davos’taki toplantısında söz almış, yapıp ettikleri konusunda onlara ciddi bir uyarı konuşması yapmıştı. ‘Bu ne cür’et!’ demişti. ‘Boş lakırdılarınızla rüyalarımı ve çocukluğumu çaldınız.’”

Profesör Chomsky’nin sözünü ettiği iklim aktivisti Greta, 2018 Ağustosunda ülkesi İsveç’in parlamentosu önünde el yazması pankartı ile tek kişilik okul grevine gittiğinde 15 yaşındaydı. Bundan bir yıl bir ay kadar sonra o 1 kişi 7 milyon kat arttı! Chomsky ile birlikte yazdığı İklim Krizi ve Küresel Yeşil Yeni Düzen kitabı Türkçede de yayımlanan (Ütopya, 2021), Profesör Robert Pollin’in ifadesiyle “İsveçli olağanüstü genç Greta Thunberg’in öncülük ettiği Küresel İklim Grevi’nde tahminlere göre 150 ülkedeki 4.500 bölgede eylemlere katılan insan sayısı 6 ila 7,5 milyon arasındaydı.” (İşte onun için umut gençlerde.)

Büyük Britanya’nın ünlü Penguin Yayınevi 2021 yılında “Green Ideas” (Yeşil Fikirler) adı altında 20 küçük kitaptan oluşan bir dizi yayımladı. Çevre, ekoloji, derin ekoloji, iklim konularında yüz yıla yakın bir zamandır düşünce ve fikir üretmiş, ömrü hareketlerle geçmiş önde gelen yazar ve aktivistlerin artık klasik sayılabilecek yazı ve konuşmalarından derlenmiş bu etkileyici dizinin 1. kitabı: Kimse Bir Fark Yaratamayacak Kadar Küçük Değildir  başlığını taşıyor. Greta Thunberg’in, yaşayan gezegeni koruyup kurtarabilmek amacıyla başlattığı ve 1 kişiden 7 milyon kişiye 1 senede ulaşan muazzam iklim yürüyüşü macerası esnasında sokaklarda, meydanlarda, parlamentolarda, zirvelerde, radyolarda, çevrimiçi toplantılarda vb. yaptığı kısa, özlü ve fakat son derece vurucu konuşmalardan yapılmış bir derleme bu. 8 Eylül 2018 Stockholm iklim yürüyüşünde Greta şöyle diyor mesela: “Her bir kişinin önemi vardır. / Her bir emisyonun. / Her bir kilonun. / Her şeyin önemi vardır. / Öyleyse, vahim iklim krizini vahim bir kriz olarak ele alın ve bizlere geleceğimizi verin. / Hayatlarımız sizin ellerinizde.”

2019 Başında Davos’ta yapılan –Prof. Chomsky’nin de değindiği– Dünya Ekonomi Forumu toplantısında 1,500’den fazla sayıdaki özel jetlerine atlayıp oraya gelmiş olan ululara ve kudretlilere hitaben yaptığı konuşmayı şöyle açıyor Greta: “Evimiz yanıyor. Ben buraya evimiz yanıyor demek için geldim...”

Konuşmasını şu son cümlelerle de kapatıyor:

“Yetişkinler bize ‘gençlere umut aşılama borcumuz var’ deyip duruyorlar. Ben sizin umudunuzu filan istemiyorum. Umutlu olmanızı filan da istemiyorum. Sizin paniğe kapılmanızı istiyorum ben. Her gün duyduğum korkuyu sizin de duymanızı. Ondan sonra da artık harekete geçmenizi. Bir krizde nasıl davranırsanız işte öyle davranmanızı.

Eviniz yanıyormuş gibi hareket etmenizi.

Çünkü yanıyor.”

Evet bu o kitap, sevgili K24 okurları, çünkü evimiz yanıyor.

ÖZGÜN ÖZÇER

The Discomfort of Evening  Akşamlar Rahatsız Edicidir /  Marieke Lucas Rijneveld
An Inventory of Losses  /  Judith Schalansky
Postcolonial Love Poem /  Natalie Diaz
Underworld  Yeraltı Diyarı  /  Robert Macfarlane
Second-hand Time   İkinci El Zaman  /  Svetlana Aleksiyeviç

Roman okurken satırların altını kalemle çizmeyi sevmem aslında. Kargacık burgacık notlarla sayfaları işgal etmeyi de. Ama görünen, bu kez dayanamamışım. En yakınımda bulduğum bir kaleme telaşla uzanıp – mavi! şu kenarda sakladığım renklilerden biri olaymış bari – sayfada titiz durduğunu söyleyemeyeceğim, bazı kelimelerin üstünü çizmeye çok yaklaşma pahasına eciş bücüş bir şekilde karalamışım şu bölümü: “Her kayıp, kâh en güzel misketlerin ve arada nadir gafliklerin bulunduğu bir misket torbası kâh ağabeyim, daha önce kaybetmek istemediğin ama en sonunda bırakmak zorunda kaldığın bir şeye sarılma çabalarını da barındırır içinde. Ancak bir şeyleri kaybettiğimiz zamanlar kendimizi bulur ve olduğumuz gibi oluruz – yani kırılgan varlıklar, tıpkı yuvalarından düşen ve umutla yerlerine geri konmayı bekleyen tüyü çıkmamış çırılçıplak yavru sığırcıklar gibi.”

İçerdiği anlam bir yana, alıntı 2020 Uluslararası Booker Ödülü’nü alan Akşamlar Rahatsız Edicidir’in neden etkileyici, iddialı cümleler kurmadan sarsan bir roman olduğunun güzel bir özeti. Marieke Lucas Rijneveld 10 yaşında bir kız çocuğu Jas’ın gözünden aşırı dindar çiftçi ailesinin ağabeyinin ölümünden sonra günlük hayatlarının, hâllerinin, inançlarının, aralarındaki bağın, sevginin, şefkatin, kızgınlıkların nasıl bir dönüşüme uğradığını anlatıyor. Kahramanından çok daha küçük bir yaştayken ağabeyini kaybeden, kendi ailesi de dindar olan ve çiftçilikle geçim sağlayan Rijneveld için çok sayıda otobiyografik öğeler içeriyor roman. Ancak Jas ve diğer iki kardeşinin bakış açısından anlatımıyla Rijneveld hayatın çizgilerini keskinleştirmek yerine – tıpkı alıntının altını çizdiğim çarpık çurpuk çizgi gibi – kenarlarını eğip büküp flu hâle getiriyor: Ölümle yaşam, var olmakla yok olmak arasındaki çizgi flulaşıyor, insanla diğer canlılar arasındaki çizgi flulaşıyor, bedenlerin bütünlüğü flulaşıyor, cinsiyetler arasındaki çizgi flulaşıyor (Rijneveld kendini non-binary olarak tanımlıyor), din çocukların meraklı oyunlarında uydurdukları hikâyelerle karışıyor. Kedere neşe, kabullenmeye huzursuzluk bulanıyor. Merceğini bulanıklaştırırken bazen alıntıdaki olduğu gibi apaydınlık bir bilgelik ışıyor. Evet, belki ulaşmak için izlediği patikalar iddiasız ama paylaştığı duygu deneyimle sabit.

Travmanın gündelikliğini duru anlatımıyla tasvirinde pastoral ve kırsal romanı da tatlı tatlı tiye alıyor Rijneveld. Ailesini ve yaşadığı olayları ısrarla tarla mahsulleriyle, çiftlik hayvanlarıyla betimlediğinde insanlar doğadaki üstünlüğünü yitiriyor sanki. Varoluş krizlerimizin, travmalarımızın yavru sığırcıkların yaşamak için çırpınmalarından öte bir değeri yok mesela. Doğa için o kadar sıradan, bayağı. Ailesi yıllarca ağabeyinin ölümünü bir tabu gibi konuşmuyor. Ne pahasına, diye soruyor roman. Ne pahasına travmalar biriktiriyoruz? Acizliğimizle yüzleştiğimiz bu pandemide yakıcı bir soru.

Kayıp, sadece insanlar ve sevdiklerimizle sınırlı değil. Adalar, nesli tükenen hayvanlar, yapılar, nice eserler de kayıplara karışıyor. İnsanlar, çevresinde yok olan her şeyi arşivlerinde saklıyorlar. Peki, ya arşivlerde var olup olmadığı belirsiz, kaybolmaya, unutulmaya yüz tutmuş şeyler? Gerçek yok oluş işte o. Judith Schalansky arşivlerin ıskaladığı şeylerin envanterini tutan bir arkeolog. An Inventory of Losses, Pasifik Okyanusu’ndaki Magaia adasının, Hazar kaplanının, Otto von Guericke’nin tek boynuzlu atının iskeletinin, sinemanın öncülerinden Fridrich Wilhelm Murnau’nun ressam Thomas Gainsborough’un Mavi Çocuk adlı tablosundan esinli kayıp ilk filminin, Sappho’nun şiirlerinin peşine düştüğü günceyle öykü karışımı büyüleyici bir anlatı. “Yazmak hiçbir şeyi geri getirmez, ama her şeyin deneyimlenmesini sağlayabilir,” diyor Schalansky. Boşlukları yeri geldiğinde bir gazeteci gibi aktarımlarla, yeri geldiğinde edebi tasvirlerle, üslup denemesiyle, ve yeri geldiğinde Greta Garbo’nun gözünden serzenişlerle dolduruyor. Tarih, hatırat ve kurmacanın birbirine karıştığı, sınırların yine flulaştığı bir müzede gezdiriyor sizi, siz unutuşa karşı isyanına eşlik ederken.

Kelimeler, diller de kayıplara karışıyor. Mojave yerlisi şair Natalie Diaz’ın şiir kitabı Postcolonial Love Poemda tutkuyla kültürünü ve dilini korumaya adıyor kendini. Kelimelerin akıntısına kapılırken beden suya, su bedene dönüşüyor dizelerinde. Mojaveler kendilerini ‘Aha Makhav, yani “nehir kenarında yaşayan insanlar” diye tanımlıyor. Bahsettikleri ise Amerika’da en çok kuruma tehlikesinde olan nehirlerden Colorado nehri. “Bedenimde bir nehri taşıyorum. Ben buyum: ‘Aha Makhav. Bir metafor değil bu,” diye yazıyor Diaz. “Nehri taşıyoruz, sudan bedenini, bedenimizde.” Yıllarca profesyonel basketbol oynayan Diaz’ın dizeleri gürül gürül, hep hareket hâlinde. Çölde, susuzluk diyarında, nehirlerin bedeni suyu arzuluyor. Susuzluk gibi bir ihtiyaç arzu. “Nehir ağzını bana doğru aç, diyor, ve seni çoğaltayım. Çünkü nehir bile yalnız olabilir, nehir bile susuzluktan ölebilir,” dizeleri ta uzaklardan Mahmud Derviş’in kulaklarını çınlatıyor. Bu yılın şiir dalında Pulitzer Ödülü’ne değer görülen Postcolonial Love Poem ile Natalie Diaz heyecanla takip edeceğim şairler arasında listemdeki yerini aldı.

Robert Macfarlane ise nehirlerin izini sürüyor, ta yeraltına, gözlerden uzak kaynaklarına kadar. Yeraltı Diyarı, bir dağcının tırmanmak yerine yönünü 180 derece değiştirdiği bir günce, ama bunu yaparken Macfarlane doğa yazarlığında çıtayı her kitabında daha yukarıya çıkarıyor doğrusu. Birbirinden esrarengiz, baş döndürücü doğal mağaralarda ya da insan yapımı yeraltı tünellerinde parlayan ışık, akan su, çatlayan kaya, sayfadan dışarı sızıyor, taşıyor, saçılıyor. Macfarlane, doğayı yeniden canlandıran ressamların fırça darbeleriyle yaptığını tasvirlerle yaratıyor. Yepyeni yerler keşfederken her seyahati ayrı bir öykü gibi çekiyor sizi içine. Özellikle eve kapanmak zorunda kaldığınız zamanlar için bire bir bir kitap Yeraltı Diyarı.

Macfarlane’in tanıklık ettiği coğrafyanın var olup yok olma zamanı milyon yıllara yayılıyor. Belleğin yitişi ise sadece bir kuşağın ömrünün kısa bir dönemine. Svetlana Aleksiyeviç yiten bir ülkenin, bir devlet düzeninin – Sovyetler Birliği’nin – hatıratını çoğu sıradan tanıklarının anlatılarıyla kurtarıyor. O da kaybolan her şeye – her ne kadar en sıradan insanların deneyimleri de olsa – karşı isyan eden bir yazar.

Ve bazen bir gazeteci, bazen tarihçi, bazen arkeolog, bazen romancı gibi birleştirdiği anlatılarla türler arasındaki sınırların anlamını da sorgulatıyor bize... İngilizcesi 2017’de yayımlanan (benim okuduğum Fitzcarraldo Editions’ın çevirisinin yayın tarihi Aralık 2019), Türkçesi ise daha geçtiğimiz yıl Kafka Kitap’tan çıkan İkinci El Zaman, hayatı çerçeveleyen siyah ve beyazın ortasındaki gri okyanusu tüm nüanslarıya yakalıyor. Hakikatin çoğul, gündelik ama bir o kadar tayin edici yönlerini görüyoruz. Hacmi sizi korkutmasın, Aleksiyeviç’in dili su gibi akıcı ve aktardığı her gerçek tanıklık bağ kurabileceğiniz, kendinizden bir parça bulduğunuz bir anlatı.

Rijneveld, Schalansky, Diaz, Macfarlane ve Aleksiyeviç yitişleri kendilerine dert edinen yazarlar. Sahiciliklerinde, yitirme duygunuzla hemdert olabilmelerinde bir ferahlık var. Ve direnç. Benim için, altı çizilesi bir şey. 

ÖZGÜR ÖĞÜTCEN

Gelecek Uzun Sürer  /  Louis Althusser

Aklımda bu yıldan kalan bir kitap var: Louis Althusser’in Gelecek Uzun Sürer’i. Bu kitabı yaklaşık yirmi yıl arayla iki kez okudum. İlk okumamdan sonra aklımda kalan iki şey vardı: Verdun gökleri ve ölmüş bir sevgili. İkinci okumamdan aklımda kalan pek çok şey arasında ikisini anmak isterim: Louis’in annesinin bakışları ve içindeki geçmeyen ıstırap. Annesi bu adama, Verdun’da ölen adama aşıktır, bu adam Louis’in amcasıdır. Ve bu ölüm annesinin Louis’in babasıyla evlenmesiyle nihayetine ulaşır. İkisinin adı da Louis’dir: ölenin ve doğanın. Küçük Louis ölüm burcunun altında dünyaya gelir. Annenin aşkı onu delip geçer, ötelere gider, öteki Louis’e bakar. Ama ya aradaki bu küçük Louis’e ne olacak?

Ölüm fikri Althusser’in kalbine yazılır ve onu her zaman, sinsi bir düşman gibi izler. Varlığını nereye konumlandıracak? Başarıları, o eşsiz zihni ona dünyada bir yer sağlayabilecek mi? Radikalliği, eleştirelliği, öğrencileri, kitapları, fikirleri... Bir şimşek hızıyla geçiveren, bu sarsıcı simgesel gösteri Louis’i, Althusser olanı, Kapital’i Okumak kitabını yazan Louis’i, ya ölüm ya acılar seçenekleri arasında umutsuzca inlemekten kurtarabilirler miydi? Belki evet, belki hayır. Verdun’da biri öldü! Paris’te biri doğdu! İyi ki varsın Althusser! Evet, Gelecek Uzun Sürer!

PELİN BATU

Yeraltı Diyarı: Bir Derin Zaman Seyahati /  Robert Macfarlane 

Yeraltı karanlık ve esrarengizdir. Ölülerimizi oraya bırakır, geçmişimizi oraya gömeriz. Yeraltı mitlerde soğuk ve ürkütücüdür, sonsuz bekleyişin diyarında nehirler bize unutuşu getirir. Ama yeraltı bir o kadar da eğlencelidir. Robert Macfarlane’in matrix’i andıran çok katmanlı kitabında Bowie şarkıları eşliğinde arkeolojik bir kazı yaparız. Şiirden mağara-bilimine, morfolojiden nükleer fiziğe okyanustan okyanusa atlarken dünyanın çeşitli yeraltı diyarlarında gezintiye çıkar, tehlike meftunu maceraperestimizin zaman mevhumunu nasıl ince bir şekilde irdelediğini tanıklık ederiz.

Macfarlane’in bize sunduğu Ariadne ipi ile kuyulara inerken sadece varoluşumuz sorgulanmaz. Geride bıraktığımız artık ve zehirlerle distopya da inşa eder, karanlığa yeniden döneriz. Ama unutmayalım ki kara madde ve big-bang en iyi karanlığın dibinde aranır, saf suyun içindeki mavi parıltılar bize başlangıcın kodlarını fısıldar. Mesele bizim karanlığı nasıl okuduğumuzdur aslında.

Son yıllarda keşfettiğim en ilham verici kitaplardan biri Yeraltı Diyarı zira içinde onlarca kitap, sizi çekip saran kökler saklı.

PINAR ÖĞÜNÇ

Sütçü /  Anna Burns 

Hangi kitabı seçeceğime dair kafa yorarken iyiden iyiye emin oldum, 2021’i müstakil bir yıl olarak düşünmek benim için kolay değil. 2020’nin Mart ayıyla başlayan ve ne zaman sonlanacağını da kestiremediğim koca bir yıl beliriyor önümde. Madem konumuz kitaplar, zaman algımızdaki bahsettiğim değişim, bundan mustarip olanlara saygısızlık sayılmazsa virüsün geride bıraktığına benzer bir “beyin sisi” de çökertiyor sanki okuduklarımızın üzerine.

Bu sisin içinde hâlâ koyu bir gölge gibi duran, okurken beni saydam bir kürenin içine çekip orada tutmuş kitaplardan biri Anna Burns’ün Sütçü romanı oldu. Sütçü’nün konusunu teferruatlı yazmaktan sadece bu yazının sınırları nedeniyle vazgeçmiyorum, her hâlükârda bir özetin romanın en etkileyici yanını güçten düşüreceğini hissediyorum. Sütçü, her şeyden önce olup bitenin “adını koyma” iradesinin romanı. Anlatıcı genç kadının özel isimler yerine sadece kendisinin bildiği tamlamalar kullanışı, tasvirlerini bu şekilde inşa edişi, onu yaşadığı toplumdan ayıran bir tuhaflık, bir “ucubelik” süsü değil; ardında sadece özgürleşmiş bir zihnin topluma mesafe almasıyla belirebilecek bir bakma biçimi var. Olup bitenin adını koyma hakkını talep etmek bu bir nevi.

Bilmeden biliyoruz ki Sütçü 1970’ler Kuzey İrlanda’sında geçiyor, fakat tüm “adların” sizden çok önce konduğu ve ona göre yaşamanız talep edilen, çatışmanın, ayrışmanın yüksek olduğu benzer coğrafyalar ve zamanlar için kendiliğinden genleşiyor. Başından geçenleri kendine de mesafe aldıktan sonra okura aktarıyor anlatıcı ve bunu yaparken –kadınlar tarafından da sürdürülebilen– erkeklik rollerini sorgulayışı, bu zihnî özgürleşmeye yol verecek olası kaynakları da faş ediyor kendiliğinden.

Bu iki katlı mesafenin verdiği soğukkanlılık, toplumsal kodların serpilip sıçrayışlarındaki akıldışılığı, gülünçlüğü çıplak bırakıyor. Kaygının mayalanışı, şiddetin bulaşıcılığı, ailenin ve derken toplumun marazlı karanlığı, bu genç kadının kendi “dilinde” beliriyor. Romanın sizi içine çektiği küre asıl bu.

Sütçü, sadece müstakil bir politik çatışmanın etrafına örüldüğü için değil, o çatışmaya yakınlaşma, bakma ve dile dökme biçimiyle politik bir metin o yüzden.

POLAT S. ALPMAN

Hasan Âli Yücel  /  Tanıl Bora
Serteller  / Korhan Atay

Geçen yıl Tanıl Bora’nın Hasan Âli Yücel ve Korhan Atay’ın Serteller kitabını okumuş olmaktan memnunum. Pek iyi bir biyografi okuru sayılmam ve biyografi türü üzerine uzun boylu laflar edemem. Ancak bir biyografiden beklediğim şeylerin başında övgü-yergi tonunu iyi ayarlaması, kendine konu ettiği kişinin insan olmaktan kaynaklanan zayıflıklarını, çelişkilerini okuyucuya aktarması ve acındırmak ya da patetik hale getirmek için çabalamaması geliyor.

Serteller kitabı benim için şahane bir tesadüftü. Mehmet Ali Aybar ile ilgili bir çalışma için dönem okuması yaptığım sırada yayınlanan bu kitap hem Sabiha ve Zekeriya Sertel’in hem de bir dönemin sosyopolitik durumuna kısmen tanık olma fırsatı verdi. Serteller kitabı daha önce yayınlanmamış bilgiler-belgeler bakımından titiz bir çalışma olmakla birlikte Türkiye matbuat yaşamının ve sosyalist hareketin mühim isimlerini, Türkiye’nin makûs hikayesiyle birlikte örmesi bakımından da önemliydi. Büyük ölçüde Serteller’in gözünden yazılan bu kitap özellikle sosyalist devletler ve Bizim Radyo süreci ile TKP tarihiyle ilgilenenler için epey anekdot içeriyor. Bazı şeylerin o günden bugüne değişmeden gelebilmiş olmasına hayretle tanık olduğumu eklemem gerek.

Hasan Âli Yücel kitabı, benim biyografiden beklentilerim açısından hem çok iyi bir örnek hem de Kemalizmle böylesine yüklü bir ismi bir başka gözle yeniden gündeme getirmesi bakımından kıymetli. Cumhuriyet döneminin seçkinlerinden biri olan Yücel’in nevi şahsına münhasır kişiliğini, hümanizmini, sekülerliğini ve dindarlığını bir tarihsel dönem içerisinde ve bir kişinin öyküsünde bütünlüklü bir biçimde izlemek gerçekten keyifliydi. Bu kitabın benim için önemli olmasının bir başka nedeni ise epey hımbıl ve hantal olan Türkiye’deki bazı entelektüel okur-yazar çevreleri biraz olsun kımıldatmayı başarmış olmasıydı. Yücel biyografisi vesilesiyle, iyi-kötü birkaç yazının yazılmış olması ve bir tartışmanın ucunun görülmüş olması değerlidir.

İyi bir biyografi okuru değilim, demiştim. Buna rağmen geçen yıl okuduğum ve bende iz bırakan kitaplardan ikisinin de biyografi olmasının nedeni, Türkiye’de geçmişi yeniden hatırlamaya duyulan ihtiyaç ya da bir tür Rönesans arayışı mıdır, bunu kestirmek şimdilik kolay değil.

RAİFE POLAT 

Dünyanın Kasım’a Görünüşü /  Sema Aslan
Bahçede Felsefe  /  Damon Young
Türkiye’de Bağımsız Müzik – Başlangıç  /  Tayfun Polat

Beni en çok etkileyen kitap Dünyanın Kasım’a Görünüşü, çünkü son yıllarda artan ah’larımızdan, iç çekişlerimizden, derin üzüntülerimizden, sessiz iniltilerimizden en konuşamadığımıza, konuşmadığımıza dilini döndürmeye cesaret ediyor Sema Aslan bu ikinci romanında. Bir babanın oğlunun davası için çırpınışını ajite etmeden ama tüm çıplaklığıyla, dolambaçlı ama bir o kadar açık bir anlatımla dillendiriyor. Yepyeni, doyurucu, nükteli, daha kapsayıcı bir tanımlama yapmam gerekirse, ‘absürd arabesk’ diyebileceğim dil kullanımı bu yaralayıcı meseleyi yalayıp yutarak okutuyor. Kısacık, ama hem içeriğiyle hem anlatım biçemiyle hem kurgusuyla, etkisini hemen üzerinden atamayacağınız bir okuma ve düşünme deneyimi yaşatıyor yazar. Açıkçası Kasım’ın yüksek huzurlara yazdığı mektupların belleğimden silinmesi çok zor…

Bir diğer kitabım Bahçede Felsefe, çünkü benim gibi hem toprakla uğraşmayı hem okumayı sevenler için bulunmaz nimet! Avustralyalı felsefeci Damon Young, huzuru ve ilhamı bahçelerde, parklarda, saksılarda bulan yazarların, düşünürlerin bahçelerine girip onların bu merakının yazma eylemlerini nasıl beslediğini felsefi bir şekilde sunuyor bize kitapta. Açık havada felsefe yaparak giriyor konuya Aristoteles’in, Epiküros’un, Heraklitos’un, Whitehead’in, Heidegger’in izlerini sürerek; “… insan ile doğa, felsefi açıdan kışkırtıcıdır. Devamlı olarak düşünmeye davet eder, çünkü ikisi için de nihai ve sabit bir tanım yoktur.” Ardından, “Bahçe daima düzen ile karmaşa, yeşerme ile çürüme, bilinç ile bilinçsizlik, hareketsizlik ve canlılık arasındaki çatışmayı açığa çıkarır. Bu kavramların arasındaki çatışmaya her uygarlıkta ve her uygar zihinde rastlanır” tespitiyle bu uygar zihinlerin peşine düşüyor ve Jane Austen, Marcel Proust, Leonard Woolf, Friedrich Nietzsche, Colette, Jean-Jacques Rousseau, George Orwell, Emily Dickinson, Nikos Kazancakis, Jean Paul Sartre ve Voltaire’in gizli bahçelerini aralıyor. Son olarak doğadan değil, insandan beslendiğini söyleyen Sokrates’in kıyısında durduğu doğayla flörtüne göz kırpıyor ve okuyucuyu ayrıntılı bir kaynakçayla baş başa bırakarak başka okumalara davetiye çıkartıyor. Kısacası, çimlerin, çiçeklerin, ağaçların kokusu eşliğinde derin, katmanlı bir okuma deneyimi Bahçede Felsefe.

Son olarak benim için çok özel bir kitapla sonlandıracağım 2021’in iz bırakan okumalarını. Yine edebiyat dışı bir okuma; Türkiye’de Bağımsız Müzik – Başlangıç. 1980’lerden –hatta ’60’lardan, ’70’lerden– 2000’lere uzanan kültürel dönüşümün Türkiye’deki müzik sektörüne etkilerini ‘bağımsız müzik’ odağında müzisyenlerden plak şirketlerine, medyaya, plak dükkânlarına, konser mekânlarına dek her alanda didikleyen bir kaynak kitap. 2000’lerin bağımsız müzik hareketlerini de ikinci kitaba bırakmış yazar. Kitabın benim için özel oluşu, salt yazarı Tayfun Polat’ın kardeşim olması ve giriş bölümlerine yazdığı kişisel anılarının bir parçası olmam değil elbet, –öte yandan bunun gurur verici olduğunu da gizleyemeyeceğim– Türkiye’de müzik sektörü üzerine şimdiye dek yazılmış en kapsamlı ve kapsayıcı belge niteliğini taşıması. Yazarının da söylediği gibi, konuyla ilgili arşiv, kayıt, belge azlığından mutlaka eksikleri vardır kitabın, ancak müzikle ilgilenenlerin kütüphanesinde yer alması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

RONİ MARGULİES

Agatha Christie polisiyeleri

Tam elli yıl önce, 5 Aralık Pazar günü, New York Times gazetesinde Londra kaynaklı bir haber vardı:

“New Yorklu merhum Frederick Miller’ın kızı ve Albay Archibald Christie’nin eşi, romancı Bn. Agatha Christie, Berkshire eyaletinde, Sunningdale’deki evinden esrarlı koşullarda yok oldu ve yüz polis memurunun hafta sonu boyunca yürüttüğü arama çalışmaları sonuç vermedi.”

Haberin devamında Bn. Christie’nin cuma gece geç saatte küçük bir çanta hazırladığı, sekreterine bir not bıraktıktan sonra iki kişilik bir otomobile binip gittiği ve ertesi sabah arabanın bir tebeşir ocağının kenarında yoldan çıkmış ve ön tekerlekleri boşlukta olarak bulunduğu anlatılıyordu.

İlk Hercule Poirot romanı (The Mysterious Affair at Styles) yayınlanalı altı yıl olmuştu, Christie meşhurdu. Ortadan kaybolması İngiltere’de büyük ilgi uyandırdı. Albay Christie karısının sinir krizleri geçirdiğini söyledi. Daha dört ay önce Agatha’ya, başka bir kadına âşık olduğunu ve boşanmak istediğini ilan etmişti. Nitekim, on gün sonra evinden 300 km kuzeyde bir otelde bulunduğunda, Agatha otelin kayıt defterine adını Bn. Neele olarak yazmıştı. Boşanmalarının hemen ardından Albay Christie’nin evlendiği kadının adı Nancy Neele idi.

Bu hikâye 2020 Mart ayında pandeminin başlamasına kadar Agatha Christie hakkında ilginç bulduğum tek şeydi. Roman ve öykülerindeki hikâyeler dahil! Hayatımın erken bir aşamasında bir iki romanıyla bir iki öyküsünü okumuş, yazdıklarından uyarlanmış bir iki filmi izlemiş, hiçbirini beğenmemiş ve kafamdaki sanal arşivin “Christie, A.” etiketli çekmecesini kapatmış, kilitlemiş ve anahtarını kafamdaki sanal hurda metal geri dönüştürme aygıtına atmıştım.

Okuduklarımın, izlediklerimin hiçbirini beğenmemiştim, çünkü İngiliz egemen sınıfının, centilmenlerle leydilerin (ve bunların uşaklarıyla bahçıvanlarının) kütüphanede veya çalışma odasında yerdeki halıya kan dökmemeyi becererek, küfür etmemeyi ve hatta birbirlerini üzmemeyi başararak birbirlerine söyledikleri ve yaptıkları hiç ilgimi çekmiyordu. Christie’nin resmedip anlattığı dünyayı, aslen Birinci Dünya Savaşı öncesinin “medeni” dünyasını iyi tanıyordum, sıkıcı buluyordum ve dahası, Christie romanlarını yazdığı yıllarda bile artık o dünyanın tarihe karışmış olduğunu düşünüyordum.

Çoktan verilmişti benim kararım. Amerikan suç/dedektif/polisiye romanlarının sokaklarda, gerçek şiddet kokan yoksul mahallelerde geçen, zengin suçluların bahtsız centilmenler değil, acımasız katiller olduğu romanları tercih ediyordum. Dashiell Hammett’ı, Raymond Chandler’ı, Ross Macdonald’ı... Benim dedektiflerimle polislerimi Humphrey Bogart’la James Cagney oynayabilirdi ancak, Alec Guinness değil.

Fi tarihinde verdiğim Agatha Christie okumama kararı sayesinde, geçtiğimiz bir buçuk yıl çok feci geçebilecekken sadece çok kötü geçti!

İçinden geçtiğimiz mutsuzluk, kaygı, stres, anksiyete döneminde ciddi ve ağır kitaplar okumak hiç gelmedi içimden. Yeltensem de okuyabilir miydim, bilmiyorum. Ama bir şeyler okumam gerekiyordu. Kanepede uzanıp duvarları seyredecek değildim ya! Özellikle aşısız ilk yıl boyunca, sokağa hemen hemen hiç çıkmazken, hafif, sorunsuz, dertsiz bir şeyler bulup okumam gerekiyordu.

Ve buldum! Tam 66 roman ve 14 öykü kitabı yayınlamış olan Agatha Christie’yi buldum. Okumama kararım için kendisinden sessizce özür diledim, tükürdüğümü yaladım ve okumaya başladım. Hâlâ okuyorum. Omikron dönemini de rahat geçireceğim. Hatta bir iki varyantı daha savuşturmamı sağlayacak Christie.

“Peki, romanlar nasıl?” diye soracak olursanız, kötü. Yıllar önce yanılmamışım!

SERDAR ARAT

Bilinçli Zihin (The Conscious Mind) / Zoltan Torey 

Bilinçli Zihin, bilinç üzerine yazılmış en etkileyici kitap. Zoltan Torey, nöroloji yanı sıra diğer birçok alanı da araştırarak, insan beyninin nasıl bir evrimle diğer yaratıklardan farklılaştığını, nasıl çalışıp düşünce yarattığını ve insan bilinci denilen farklılığı yarattığını en açık ve anlaşılır bir dil ve yaklaşımla ortaya seren bir bilim adamı. Kendi kendisini düşünüp değerlendirebilen insan bilincinin soyutluğu ile, beyin ve sinir sisteminin fizikselliğini bir araya getirip araştırabilen, teori ve bulgularını, kendi tutku ve heyecanını da yansıtarak aktarabilen bir yazar. Sadece bu yıl içinde değil, yaşamım boyunca okuduğum en iz bırakıcı kitaplardan biri. 

SERHAN ADA

Arap Kıyameti / Etel Adnan
Sitt Marie-Rose / Etel Adnan

Çevirmenlerinden biri olduğum, derledim diye değil, 2021 “Etel Adnan Yılı” olduğundan onun kitabını önermek istiyorum. Sadece Pera Müzesi’nde Mart-Ağustos arasında açık kalan “İmkânsız Eve Dönüş” sergisi ve önerdiğim, içinde sekiz kitap olan, yazarın adını taşıyan kitap nedeniyle değil. Hatta geçen Temmuzda Aix-en-Provence’da Türkçe de yayımlanmış Arap Kıyameti’nin (Metis, 2012) opera temsilinin yapılması ve Guggenheim New York’da “Işığın Yeni Ölçüsü” sergisinin açılmış olması nedeniyle bile değil. Daha yakın zamanda, Pompidou Müzesi’nin Metz şehrindeki şubesinde, ölümünden bir hafta önce fikrini verdiği “Yazmak Çizmektir” sergisiyle adeta giderayak dünya hayalinin, sanatın hemen her alanında yazı ile çiziyi, resim ile şiiri sanki tarihin bir evresinde birbirlerinden hiç ayrılmamışlar gibi aynı sevgiyle ve hep o Etelvari yalınlıkla kucaklayan tüm eserinin altına adeta imza atmış olmasıyla…

Bir Başka Ülkenin Kalbinin Kalbinde’de yazmış:

“… şairler ticarethanelerde yaşar. Kelimelerini satar sonra onları kanlarıyla geri alırlar. Bazı ülkelere petrol satmaya başladığımızdan beri, mezarlıklarda parsel fiyatları arttı. Çok zenginler iki defa dahi ölebilir. Bunu ödeyecek paraları var.

Bense birinci ölümümden korkuyorum. Bu bilinmeyenle evlilik olacak. Parayla ölümün karıştığı bu şehirde [Beyrut- SA] nasıl öleceğimi bilmiyorum. Nasıl Fransa’da şarap satılıyorsa, Beyrut’ta da ölüm satıyorlar. Zevkine. Bir mahkûmun gömleğine el koymak için çekip almak yerine, onu öldüresiye dövüyorlar. Onu öldürmek onlara zevk veriyor. Buna alışveriş diyorlar.

En yakın arkadaşlarım ava gidiyor. Ölü kuşları satıp mermi alıyor, başka kuşları vuruyorlar. Bu evde beraber yaşadığım kadın, yağmuru bekliyor. Ben maden suyu satın alıp dama serperiz diye düşünmüştüm. Yağmuru satın almak. Kış üşengeç. Yeryüzünde milyarlarca insan ve her biri için milyarlarca nesne var. Her kişinin bir dolar ettiğini hesapladık. Bu, sokaklarda dolaşan çokça para demek, hayatımı başladığım gibi para ile bitireceğim, annem ebeye para verdiğine göre. Ya ben öldüğümde, parayı kim ödeyecek? Bedenime kimse sahip çıkmayacak ama şehir yasımı tutacak.”

Haklı çıktı ama eksik haklı. Sadece ebedi yaralı Beyrut değil, istemeye istemeye gidip kalıverdiği Paris, mutlaka öksüz kalan “Etel Adnan Dağı” San Fransisko’daki Tamalpais, hatta belki anasının doğup onun da nüfusuna doğum yeri olarak yazdırdığı İzmir bile, uzaktan onu, yazdığını çizdiğini tanımış olan hepimiz güzel ve yeri doldurulmaz bir yası tutuyoruz.

Yourcenar için, “Kitaplarını okumak için acele etmeliyiz, zira aksi halde onun yeniden kan ve can verdiği bir çağdan, klasik çağdan sonsuza dek uzak kalabiliriz” yazmış. “Aksi halde vahşeti ve sarsıcı cazibesiyle giderek uzaklaşmaya başlayan Yirminci Yüzyıl’dan uzak kalabiliriz” diyorum. Hem belki bu sayede, Türkçe’de dolaşımda olmayan Sitt Marie Rose (YKY) ile Arap Kıyameti (Metis) de okurlara yeniden görünür olur, kimbilir yeni Etel Adnan kitaplarını da okuyabiliriz

SEVENGÜL SÖNMEZ

Resimleri Okumak / Alberto Manguel
Kral ile Deniz / Heinz Janisch

Bütün yıl okuduklarımı gözden geçirerek kendimi değerlendirmek için vesile olan “o kitap” soruşturmacasına bu yıl iki kitapla katılmak istiyorum.

İlki Alberto Manguel’in Resimleri Okumak.

Bir editör olarak, sanat eserlerine yakından bakmanın önemli olduğunu, gözümü eğitmem gerektiğini düşündüğüm için sanat kitapları okuyarak geçirdim. Yılın sonunda yayımlanan Resimleri Okumak bu okumaları pekiştirmemi sağladı. Edebiyata ve kitaplara düşkünlüğüyle hepimizin ustası olan Manguel’in sanat eserlerini okurken izlediği yol, çağrışımlara olabildiğine açık ve metnin dili sanat hakkında konuşurken giderek karmaşıklaşan dilin aksine oldukça yalın. Böylece, kuramlar ve sanat tarihi içine sıkışıp kalmış, farklı açılardan ulaşılmaz ve anlaşılmaz gelen sanat yapıtlarının gizlerini çözmek, onları yaratıldıkları ve alımlandıkları dönemin bir parçası olarak kavramak mümkün oldu benim için.

İkinci kitap ise, editörlüğünü yapmaktan çok memnun olduğum bir çocuk kitabı, Kral ile Deniz.

Uzun yıllardır baskısı olmadığı için çok sorulan, beklenen bir kitap olduğunu biliyordum ama bu ilginin nedenini kitaba çalışmaya başladığımda çok daha iyi anladım. Kral ile Deniz, kısacık hikâyelerle insanın var oluşuna dair önemli şeyler söylüyor. İnsan bu dünyada bir bütünün parçası olarak vardır, kral olsa bile... Dünyanın halleri krala sınırlarını hatırlatırken mutlu olmanın anahtarını da verir: Barışmak.

Yazarken bir kez daha fark ettim ki Kral ile Deniz bir çocuk kitabı değil, herkesin okuması, resimlerine bakıp hayal kurması ve üzerine düşünmesi gereken bir kitap.

SIRMA KÖKSAL

Nişan Evi / Çiler İlhan

Ülkenin hep nefes nefese gündeminden midir bilmiyorum, tekrar okumalar daha iyi geliyor gitgide… Özellikle gençlikte okunmuş klasikler nasıl da başka bir ses veriyor insana yıllar sonra! Maceralarını okuduğunuz roman karakterlerinin yerine, yazarlarının seslerini daha çok dinliyorsunuz artık. Sadece kurgularda değil, kurgu dışı kitaplarda da oluyor bu. Daha bir künhüne varıyorsunuz okuduklarınızın. Tuhaf ama, yeni bir gözle okuyunca da kendinizi gençleşmiş hissediyorsunuz ama pek sürprizli olmuyor bu okumalar; aydınlatıcı, keyifli ve uslu usturuplu oluyor. Sürprizler ilk okuduklarınızda tabii…

Bu yılın en büyük sürprizi Nişan Evi idi. Daha önce öykü kitaplarını bildiğimiz Çiler İlhan’ın bu kısacık romanının açıkçası bu kadar sert bir etki yapmasını beklemiyordum. Bir tek günün içinde damla damla akan ve günün sonunda ansızın biten bir roman Nişan Evi. Tıpkı ansızın biten bireysel bir yaşam gibi. Üst üste binen gündemimizin arasında yer bulup da aklımıza sık düşmeyen, unutmadığımız ama hatırlamadığımız da Bilge Köyü katliamını anlatıyor. Akşama gerçekleşecek nişan şenliğinin hazırlıkları sürerken, köyün kişilerinin öykülerine apansız yerlerden kulak misafiri oluruz. Birbirine sarmallanan öyküler, herkesin birbirinin bir şeyi olduğu küçük yerin akıp giden hayatını, ne bir daralma duygusunu ne de bir güzelleme halini yedeğine almadan, akışkan iç içeliğinin anlarıyla usul usul anlatır bize. Yazarın nedenini niçinini ipuçlarının ardına saklamayı seçtiği, aynı soydan insanların yaşadığı iki köy arasındaki husumet ise uğursuz bir gerilim olarak sürdürür varlığını. Gerisi bildiğimiz gibi…

Havanın kuru sıcağını romanın bir karakteri gibi kullanmasındaki başarısı, karakterlerin anılarını, izlenimlerini aktarışındaki ölçülü ve sakin dil, yakıcı gerçekliği doğrudan politik bir söyleme kaymadan ama temeldeki politik gerçekliği de “acıklı öykü” şekline sokmak gibi bir aymazlığa düşmeden kurulmuş, çok başarılı bir roman Nişan Evi. Çiler İlhan’ın herkesin bildiği gerçek bir olaya bir romancı olarak bu kadar yaklaşabilme cesaretini de ayrıca akılda tutmak gerekiyor.

Siz siz olun, yolda okurum diye elinize aldığınız incecik kitaplara sakın güvenmeyin. O incecik kitaplar canınızı fena halde yakabiliyor.

SONA ERTEKİN

Güzellik Bir Yaradır / Eka Kurniawan

Endonezya edebiyatı güçlü bir masal geleneği üzerine kuruludur. Bu ülkede otelde kaldığınızda, her akşam başucunuza yeni bir masal bırakıldığını görebilirsiniz. Düşünün ki, bu dilde “sanat” diye bir kelime yok. Çünkü Endonezyalılar için sanat, inanç, doğa ve yaşam iç içe geçmiştir. Tarih ve günümüz, teknoloji ve büyü, modern ve geleneksel de lineer düzlemde değil, dinamik bir sarmal halinde varlığını sürdürür. İyilik ve kötülük gibi kavramlar ise bildiğimiz şekliyle siyah ve beyaz olarak kodlanmamıştır. Dolayısıyla iyi ve kötü, hayal ve gerçek, çağdaş ve geleneksel gibi kavramlar çok daha geçişken ve dinamiktir. Kurniawan’ın romanı Güzellik Bir Yaradır da bu kutucukların hepsini dolduruyor diyebiliriz. Kısacası Endonezya usulü “büyülü gerçekçilik” dünyasına hoş geldiniz…

“Mart ayında bir hafta sonu, bir ikindi vakti Dewi Ayu ölümünden yirmi bir yıl sonra mezarından kalktı…” Müthiş bir açılışın ardından soluk soluğa, şaşırtıcı, aşırı komik, bir o kadar da trajik ve sadece Endonezya değil aslında, mikro ölçekte dünya tarihine de esprili bir şekilde ışık tutan, eşsiz bir deneyim. Kurniawan’ın deyişiyle bir “tarih şakası”.

Endonezya’nın “Sastra Picisan” adlı ucuz roman türünün büyük hayranı olan yazar bu kitapla bir hayalet öyküsü anlatmayı seçmiş ve bunu yaparken de Wayang adı verilen gölge oyunu geleneğine sırtını dayamış. Karşımızda 2. Dünya Savaşı sırasındaki Japon işgali, sömürgeci Hollanda ile kanlı mücadeleler, toplu cinayetler, gerilla savaşları, komünist kahramanlar ve fırsatçı kodamanlar var. Dünya düzeninin acımasız kurgusu içinde kaderleri bir o yana bir bu yana savrulan insanlar ve güç kimde olursa olsun hepsinin vazgeçilmez geçer akçesi “kadınlar”... Gerektiğinde 20 yıl sonra mezarından kalkan, toplama kampına kapatılsa da, alınıp satılsa da kaderin iplerini hep elinde tutan, güzelliğiyle dillere destan fahişe Dewi Ayu’nun dördüncü bebeğini doğururken tek dileği kızının çirkin olmasıdır: “Kızgın köpekler kadar tiksinç erkeklerin dünyasında güzel bir kız doğurmaktan daha korkunç bir lanet yoktur.”

Savaş, komünizm, sömürgecilik ve siyaset arka planındaki bu aşk ve intikam hikâyesinde afet-i devran dilberler, tutkulu hayaletler ve sulama kanallarından taşan cesetler tropik çiçeklerin büyüleyici kokularına karışıyor. İnsani zaaflarından asla ödün vermeyen hayaletlerin kaderleri ölüm, tutku ve kahkahalarla kesişiyor.

SÜHA OĞUZERTEM

Kardeşini Doğurmak: Türkiye’de Ensest Gerçeği / Büşra Sanay

“Karım kardeşimi doğurdu.” // “Bebek kocamdan mı, babamdan mı?” // “Hangisi benim, hangisi babamın bilmiyorum.” // “Babam, ben küçükken bana yapıyordu, şimdi kızıma yapıyor.”

Abi, yeğeninin hem dayısı hem de babası olmuştur. // Baba tacizi altı yaşında başlar; dokuz yaşında “kadın” olunur. // Baba istismarı sonucunda oğlan, “okutulmak” üzere hocaya götürülür. O hoca da çocuğu istismar eder. Sonra eve döndüğünde komşusu da. // Buluğa giren kızların evlilik öncesinde şeyhe sunulması…

Kızlar babalarından çocuk doğurur ve anneler doğumda onlara yardımcı olma durumunda kalabilirler. Kızlarını koca karşısında cinsel rakip olarak gören anneler de vardır. O tür ortamlarda kızlar suçlanırlar da. Bütün suç onlarındır çünkü. Kirlilik, suçluluk duyguları içselleştirilir ve ömür boyu yaşanır.

15-18 yaş aralığında “rıza” olabilir mi? Kızlar babalarına mubah mıdır? Kızını tadılacak taze meyve olarak gören baba-lar? Babalar ve şeyhlerin “ilk kullanım hakkı”? Failler arasında imam nüfusu neden bu kadar kalabalık –torunlarına göz diken imam dedeler dâhil?

Kanıksamış, alışmış gibi oluyoruz. Ama kitaptaki bazı sözler akıldan çıkmıyor: Kızlara “nasılsın” diye sorulmaz, “neredesin” diye sorulur.

Korkutulmuş, sindirilmiş, ezik, silik, suskun, güçsüz anneler. Öyle olmasa bu iğrençliklere göz yumabilirler mi? Annenin güçsüzlüğü çocuğa ne şekilde yansır? Anneler her şeyin farkındadır. Ama kadın güçsüz bırakılmalı ki… Farkındalıkları artmasın diye İstanbul Sözleşmesi…

Aile şerefi var imiş. Suskunluk… Cemaat, tarikat, taciz, tecavüz… Ortaçağ bataklığı. Ensest, töre, cinayet: Güldünya.

***

Gazeteci yazar Büşra Sanay’ın Kardeşini Doğurmak: Türkiye’de Ensest Gerçeği kitabı 2018’de Doğan Kitap’tan çıktı (25. baskıda). Toplumda üstü örtülen bu konuya yüreklilikle el atan Sanay, yaranın deşilmesi ve tedavisi için farkındalık yaratma mücadelesini sürdürüyor. Kitabın “Teşekkür” kısmında yazarın otuz uzman kişinin adını anması anlamlı, önemli. Kitapta mağdurlar, tanıklar, uzmanlar konuşuyor. Aklı başında herkes bu toplumsal davaya müdahil olmaktadır.

Kitap ensest odaklı olsa da, vaka öykülerini okudukça, konunun aile içi bir meseleden ibaret olmadığını, zihniyet ve eylem bakımından halka halka toplumun her kesiminde, katmanında mevcut olduğunu görüyoruz. Bizimki gibi içe kapalı, yarı Ortaçağlı, endogamik toplumlarda çocuk çocuk değildir, olamamıştır. {Batı’da Romantizm döneminde önemsenmeye, statüsü kabul edilmeye başlanır (örn. Rousseau, Émile).} Burada asıl konu, ensestin az çok değişken tanımları değil, çocuk istismarıdır. Çocuğun normal psikososyal gelişiminin ketlenmesidir. “Erken büyüme” denir ama aslında büyüme dondurulmuştur. Ensest varsa çocuk kendini kirli sayar, suçlu görür. Kendini sevemez, kimseye güvenemez, yapayalnızdır. Kitapta TKDF başkanı Canan Güllü’nün belirttiği gibi, bu bir KIYAMETtir.

Kitabı okuyanlar –yazarın araştırırken yaşadığı ölçüde olmasa da– bir travma geçiriyor. Bunu göze alanlar, bu “okunulabilemez” kitabı okusun ve okutsun. Herkesin uykusu kaçsın.

Büşra Sanay’ın eseri bu coğrafyada yüzyılın kitabıdır.

SÜREYYYA EVREN

Afrika Üçlemesi 1: Sürgün / Jakob Ejersbo
Afrika Üçlemesi 2: Devrim / Jakob Ejersbo
Afrika Üçlemesi 3: Özgürlük
/ Jakob Ejersbo

Jacob Ejersbo’nun Afrika Üçlemesi’ne yazarı hiç tanımadan başladım. Afrika’yı – kendimce ve metinlerden– tanıyordum ve Afrika eksenli edebiyat olarak ne varsa ilgimi –zaten– çekiyordu. Yakınafrika’yı yazdığım bitirdiğim günler. Ama artçı okuma huyum vardır. Yani Yakınafrika’yı yazdım bitti, Afrika edebiyatı ne okuduysam okudum, o konu kapandı gibi bakamıyorum meseleye. Benimle gelmeye devam ediyor merak. Ejersbo’nun Afrika Üçlemesi’ne de Yakınafrika’yı bitirdikten sonra başladım. Epey sonra. Hatta, kafamı çok meşgul eden bir sonraki kitabı, roman diye yokuşa vurup “panlatı” olarak çıkardığım Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara!’yı da epey toparlamışken veya bitirmişken. Niye anıyorum çünkü benim konularımı beklenmedik şekilde birleştirmesiyle yakaladı beni Afrika Üçlemesi’nin ilk cildi. Kişisel bir karşılaşma. Öyle olur ya, zaten araştırma alanlarımda diye masaya almış olsaydım hissi başka olurdu. Bir sorun olduğundan değil, ödev gibi çok kitap okuyorum, okurum, okuyacağım da belki. Bu üçleme ama daha çok sürpriz oldu. Hadi canım, dedim okurken. İçinde böyle oturmuş bir direngen genç kız topu taşıdığını bilmiyordum. Ve böylece de aklımda ayrı kaldı galiba kitap. Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara!’da direngen genç kız imgesi ana imgelerimdendi. Kafamdaki belli başlı görüntüler arasındaydı bu kitapla yaşarken: Robert Bresson’un Mouchette (1967) filmi ve Reha Erdem’in Hayat Var’ı (2008) gibi bir şeymiş meğer Ejersbo’nun Sürgün’ü de diye kalakaldım okurken (Afrika Üçlemesi’nin ilk cildinin başlığıydı Sürgün).

Ve bir de baktım Ejersbo, Tanzanya’nın ortasında, hem ayrıcalıklı hem çok zor koşullarda, ölümüne varolma direnişi gösteren bir genç kızın büyüme mücadelesini sarıp sarmalayarak harika anlatıyor. Tabii ki kimmiş bu Ejersbo diye bakınmaya başladım daha ilk cildin ortalarındayken. Kitabın ana kahramanları gibi Danimarka’da doğup ilk gençliğinde Tanzanya’da yaşamış ve genç yaşta, 40 yaşında kanser dolayısıyla hayatını yitirmiş bir yazar olduğunu öğrendim. Türkçe’de başka kitabı yoktu. İngilizce’de de sadece aynı üçlemesinin olduğunu gördüm. Ve üçlemeye devam ettim. Devam edince ikinci cilt kitaplar karalayıp duran biri olarak beni başka keyiflendirdi, çünkü hikâye devam etmiyordu, onun yerine aynı olaylar etrafında başka kahramanların ağzından ve gözünden, aynı olay aksını kuşatan ama dünyanın farklı kentlerine de dağılabilen hikâyeler okuyorduk.

Üçlemenin iki cildini okumayı yazıp çizen veya anlatıların formlarını önemseyen herkese öneririm. Kahramanların farklı gerçeklikler içindeki motivasyonlarını, çatışmalarını peş peşe okumanın özel bir “anlatı çokluğu tadı” verdiğini de söyleyebilirim. Ejersbo üçlemenin ilk kitabı olan Sürgünde 1980’lerin Tanzanya’sında, daha çok bölgedeki Batılıların ve Hintlilerin çocuklarının gönderildiği bir özel okulu temel alan sahnesini kuruyor. Bir büyüme romanı dolayısıyla Sürgün; ergenlikten çıkış hikâyesi, ama aynı zamanda güçlü bir direngen, başına buyruk, demir leblebi genç kız anlatısı. Bir yandan da Tanzanya’da buluşan İngilizler, Danimarkalılar, Norveçliler, İsveçliler, Hintliler, Araplar ve Afrikalılar arasındaki pek çok kültürel kesişmenin doğurduklarını sergiliyor, insanın hallerini araştırarak didikliyor.

Bu ilk cildi izleyen Devrim adlı ikinci cilt her biri başka anlatıcılar, benzer Tanzanya sahnesi ve kesişen hikâyelerle yapılandırılmış on öyküden oluşuyor. Ejersbo hayat hikâyelerine hayat hikâyeleriyle, anlara anlarla dipnot düşer gibi. Ve son olarak, burada da işaret etmek, öne çıkarmak için özellikle seçmekten kendimi alamadığım üçüncü cilt olan 828 sayfalık Özgürlük (ilk iki cildin toplamı yaklaşık 700 sayfadır), Sürgün’ün başkahramanı olan Samantha’nın çevresinden iki başka gencin ağzından aynı dönemi bir kez daha yazıyor, ya da başka türlü söylersek “anlatılarla belgeliyor”. Bir anlatının başka bir anlatının “dokümantasyonu” gibi çalışması veya başka bir anlatının dipnotu gibi çalışması, ama sonra ondan da başka anlatıya dipnotlar, çıkmalar belirmesi, ve hepsinin bir üçlemede yolunu bulması çarpıcı olan öncelikle.

Bir de şu sebeple galiba Özgürlük’ü üçleme içinde özellikle önermek istedim, o cilt ilk ikisi gibi herkese önereceğim bir cilt değil. Gerçekten sardıysanız, bu hikâyeleri, bu anlatımları, bu hayatları, bütün bunları metne dökmek için çok iyi planlar kurup sıkı çalışmış bu yazarı ve içine itirdiği atmosferi, raflara dizer gibi dizdiği detayları, sertliği ve yumuşaklığı işleme biçimlerini yani bin bir türlü ıvırını zıvırını sevdiyseniz okunacak bir cilt sadece. Meraklısı için.  

ŞAVKAR ALTINEL

Geometry of Grief: Reflections on Mathematics, Loss and Life /  Michael Fram
The 6:41 to Paris / Jean-Philippe Blondel

Ağaçların ince dallarının da küçük ağaçları andırması örneğinde olduğu gibi, doğadaki birçok şeyin kendine benzeyen parçalardan oluşan bir biçime sahip olmasının dünyaya bakışımızı değiştirdiğinden ve “fraktal” denen bu tekrarlanan biçimleri ifade etmek için geliştirilen denklemlerin çeşitli başka alanlara da ışık tuttuğundan, benim gibi matematik çevrelerinin dışında olanların bile az çok haberi var. Michael Frame’in, uğradığımız kayıpların ve bunlar karşısında sergilediğimiz duygu ve davranışların sürekli olarak tekrarlanarak hayatlarımızı bir yandan uzun bir kayıp ve yas sürecine dönüştürürken, bir yandan da, garip bir şekilde daha katlanılır hale getirme eğilimi hakkındaki Geometry of Grief: Reflections on Mathematics, Loss and Life’ı (“Yas Geometrisi: Matematik, Kayıplarımız ve Hayat Hakkında Düşünceler”) elime ancak bu anketi cevaplandırmak için tanınan süre sona ermek üzereyken geçti. Öyle olmayıp bitirme fırsatı bulsaydım, yılın kitabı olarak belki de onu seçerdim.

Ama tabii hayatın parçalarının bütününü andırdığı ve dolayısıyla da sınırlı sayıda kahramanın sınırlı bir zaman dilimi içinde yaşadıklarını ele alarak yalnız onların değil, hepimizin bütün hayatının anlatılabileceği, yazarların matematikçilerden yüzlerce yıl önce keşfettiği bir gerçek. Adına daha önce hiç rastlamadığım Jean-Philippe Blondel’in, birisinin hâlâ yaşadığı, ötekinin de annesiyle babasını ziyaret etmeye geldiği taşra kasabasından Paris’e giden sabah treninde yan yana oturmak zorunda kalan iki eski sevgiliyle ilgili kısacık romanı geçtiğimiz yılda bana bunu bir defa daha hatırlattı.

Fransızca aslı 6h41 adıyla 2013’te, benim okuduğum İngilizce çevirisi de The 6:41 to Paris (“Paris’e 6.41 Treni”) adıyla 2015’te yayımlanan kitap, birbirlerini görür görmez tanıyan, ama ikisi de yirmi yedi yıl önce yaşadıkları fırtınalı ilişkiyi hatırlamak istemediklerinden renk vermemeye çalışan çiftin yol boyunca kafalarından geçenlerden oluşuyor. Gençliğin gerçekleşmeyen beklentileri, dökülen saçlar ve kırışan cilt, bir önceki kuşaktakilerin günden güne ilerleyen bedensel ve zihinsel çöküşü, bir sonraki kuşaktakilerin yakında kapıyı çarpıp gidecek yabancılara dönüşmekte olduğunun kanıtları, ölümün insanın yaşıtlarına el atmaya başlaması, hâlâ yaralama gücüne sahip olduğu için dikkatle yaklaşılması gereken bir avuç anı ve bazı geceler saat üçte geliveren “Ben hayatta ne yaptım?” sorusu. Bunlar orta yaşlı iki kişi için o kadar “tipik” deneyimler ki, Hollywood’la çalışmaya alışkın bir yazarın elinde Montevideo’dan Taşkent’e kadar bütün dünyada kahkahalar ve/veya gözyaşlarıyla izlenebilecek, orta karar bir filmin senaryosuna dönüşebilirlerdi. Blondel ise, iki (milyar) hayatı, duygu filtrelerinin yardımıyla renklendirmek yerine, bir sabah treninin penceresinden görülen manzaraların sessiz, tarafsız ve zaman zaman da düpedüz acımasız netliğiyle vermeyi yeğlemiş. Her şeyi topu topu yüz yirmi sayfalık bir metne sığdırması çözünürlüğü artırırken, iki başkişinin yıllar önce ayrılmalarına yol açan olayın ne olduğunu ve tekrar bir araya gelip gelmeyeceklerini mümkün olan son âna kadar gizlemeyi becermesi de hatırı sayılır bir gerilim yaratıyor. Alabildiğine tanıdık bir konuda olmasının özgünlüğünden hiçbir şey kaybettirmemesiyle, akla neredeyse tekrarlanmasına fırsat kalmadan yakalanıp kayda geçirilmiş bir fraktali getiren bir yapıtla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Saptayabildiğim kadarıyla henüz Türkçesi bulunmayan kitabın aslı ya da başka dillerdeki çevirilerinden biri sizin için uygunsa getirtin, okuyun, haklı olduğuma karar verirseniz de dostlarınıza, yakınlarınıza, eski sevgililerinize ve özellikle de yayıncınıza tavsiye edin.

ŞULE ÇİLTAŞ

Hayatta Kalma Güncesi /  Doris Lessing

Garip bir gelecekte geçen fütüristik bir roman söz konusu olan. Belki de fantastik esinler taşıyan bir bilimkurgu. Yaşlı bir kadın, bir yabancı tarafından hiçbir açıklama yapılmadan ona emanet edilen on üç on dört yaşlarında genç bir kız ve kedi mi köpek mi anlaşılmayan sarı tüylü bir hayvan-yaratık.

Kıyamet sonrası diyemesek de kanunsuzlukla burun buruna bir toplum. Temel gıda maddeleri bulmak imkânsız hale gelmiştir. Bir “tüketim” modeline göre yaşamaya devam edemedikleri ve sokaklara terk edildikleri için gençler –çocuklar da dahil– “küçülerek yaşamayı” öğrenmeye çalışır. Anlatıcının (yaşlı kadın) olduğu “eskiler” ile binaların önündeki kaldırımlarda toplanıp, klasik aile modelinden uzak, takasa, geri dönüşüme, paylaşıma dayalı başka bir toplum yaratma arifesinde olan çeteler karşı karşıyadırlar. Yaşlı kadının oturduğu evin duvarları bir tek onun geçebileceği şekilde yarı saydamdır, başka başka uzamlara açılır, böylelikle de hem eski toplumun çöküşünü simgeleyen sahnelere hem de himayesindeki genç kızın çocukluğundan kesitlere erişir. Çaresiz, dinginlik ve güvene ihtiyaç duyan bir küçük kız bedeni. Eski toplumun yeni deneyimlere, sapmalara, dönüşümlere müsaitmiş gibi görünse de asla değişmeyen basmakalıp düşüncelerinin sürgit devamı. Zaman, gündelik, zamanın tahakkümü, dil, küçük bir kızın büyümesine şahit olan bir yetişkinin çaresizliği, biri gençliğe diğeri ihtiyarlığa hapsolmuş iki beden, “yaşama son derece kesin, öngörülebilir ve şaşmaz bir pey süren yaşın biyolojik gerekleri”… ve elbette tüm bunların üzerine yazarın dehası, anlatımı.

1974’te yayımlanan bir metnin bu kadar güncel olabilmesiyse ayrıca hayret verici.

İnsan bir kitabı eline aldığında kendisi için yazılan bölümü ararmış, bildiği ama ifade edemediği şeyleri. Doris Lessing’in Hayatta Kalma Güncesi  benim için böyle bölümlerle doluydu.

2021’in diğer keşifleri arasında, Eden Eden Eden, Coma, Tombeau Pour Cinq Cent Mille Soldats ve önemlisi Idiotie’siyle hayran olduğum Pierre Guyotat geliyor. Artistik yaklaşımına bir yok-insanlığın damgasını vurduğu –“Onu yeniden yaratmam için insanlık bana yasak”–, okuru edilgen, konforlu alanından çekip çıkaran bu skandallı yazarı umarım yakın zamanda K24 sayfalarında ele alabilirim.

TAÇLI YAZICIOĞLU

Sarsılanlar /  Önay Sözer
Burası Radyo Şarampol  / Şükran Yiğit

Bu yıl okuduklarımı düşününce aklıma, ikisi de geçen yıl yayımlanmış İstanbul-Roma hattında ilerleyen, Önay Sözer’in Sarsılanlar’ı ve Antalya-Berlin arasında gidip gelen Şükran Yiğit’in, Burası Radyo Şarampol’ü geliyor.

Önce Sarsılanlar. Selçuk Altun’un “yaşayan en önemli on Türk romancısından biri” olarak tanımladığı Önay Sözer’in bu son romanı hakkında çok az eleştiriye rastladım ve çok şaşırdım. Aynı zamanda en önemli felsefecilerimizden, hatta Avrupa’da tanınan çok az isimden biri olan Önay Sözer’in romanları sadece felsefeyle ilgili olanlar için değil. Neredeyse tüm Cumhuriyet tarihi boyunca dilin hangi devinimleri geçirdiğini iyi bilen ve her sözcüğü ihtimamla kullanan, edebiyatla ilişkisi felsefe kadar eski ve yoğun yazarın ilginç kurguları, tüm romanlarında tarihte, zamanda, mekânda, birçok anlamda sürükleyici bir “dolaşma” imkânı veriyor.

Sarsılanlar, ana kahraman Sarp’ın, Roma’nın buluşma yerlerinden biri olan Giordano Bruno heykelinin yakınına gitmesiyle başlıyor. Yavaş yavaş onun yılları belirtilmemiş, sadece günleri ve aylarını bildiğimiz günlüklerini merakla okuyoruz. Hepsi yaşamlarında kendilerine göre bir sarsıntı geçiren üç kadının bir çeşit kayıt cihazıdır Sarp. Devrimci İlge, “Bütün sevgililerimi terk ettim” diyen Alben, Sarp için imkânsız fakat tek sevgili olan Perizat. Romanın bütün kahramanları geçmişlerine dönmek isterler, fakat tam da geçmişleri onları artık dışarıya itmektedir, “sarsılmaları” da böyle başlar. Yabancılaştıkları geçmişlerini yine de kabul ederek asıl kendileri olmayı, hayatlarını “ikinci kez yaşamayı” başaracaklar mıdır? “Artık geçmişimi anımsamanın da ötesinde, hayal ediyorum” diyen romanı okurken kendime bir kez daha sordum: Geçmiş hep sil baştan mı kurulur?

Geçmişle ilgili bu kadar düşünürken, Burası Radyo Şarampol’ü, bu yılın Atilla İlhan Roman Ödülü’nü almadan önce okumak güzel bir tesadüf oldu. İlk kez bir Türk yazardan o dönemin Kreuzberg’ini okumam, içinde müzik bulunması, radyonun romanın en önemli kahramanlarından biri olması, müziğin edebiyata bu şekilde eşlik etmek istemesi bana hiç yapmadığım bir şeyi yaptırdı, okurken bol bol müzik dinledim; sadece romanda söz edilen şarkıların Spotify listesini değil, Stray Cats Strut gibi zaman içinde unuttuklarımı da. Roman tabii ki bunlardan ibaret değildi.

Roman Filiz ve Mine’nin oldukça sürükleyici büyüme öykülerini anlatırken, bizleri girift kurgusuyla zamanda da gezdiriyor. Hikâye Antalya’nın 12 Eylül sonrası Şarampol’ünden Soğuk Savaş’ın Berlinlerine gittiğinde isimler, kültürler değişiyor; radyo isimleri de… Arkadyus’la, Chris’le ve onların getirdiği kültürlerle tanışıyoruz. Antalya’yı unutur gibi oluyoruz ama o Antalya hem bizim hem de kahramanların hep içinde. Hayatın aslında peş peşe eklenen hayatlardan ibaret olması romanın leitmotivi. Bu, okura türlü oyunlar oynuyor. Yazılanları tam anladığımızı düşündüğümüz anda, aslında anlamamız gerekenin başka bir şey olduğunu keşfettiren bir oyun bu. Roman mekânlarını değiştirirken, Filiz’in sözleriyle, “içimizde herkese yabancı bir şehir olduğunu” da söylüyor ve tıpkı Chris’in yaptığı gibi, “geçmişe ilişkin hikâyeleri asla baştan sona anlatmıyor, bunları daha çok parça parça zamana yayıyor ve böylece yaşananı aktarırken şimdiki zamana paralel ve yavaşlamış bir geçmiş zaman kurgusu” yaratıyor.

Önay Sözer’in artık sadece hayalini kurduğu ve Şükran Yiğit’in yavaşlattığı geçmiş kafamda birleşerek “o kitap” değil, o kitaplar haline geldi. Her ikisinin de okurlara edebiyatın değişik sayfalarını açacağından eminim.

TANSU AÇIK

Dawn of Everything: The New History of Humanity /  David Graeber, David Wengrow

Çok sevinçliyim, bence hepimizi harika bir okumayla bağlantılı bir dizi yeni okumalar bekliyor, çünkü son onyılların dünyanın dört bir yanından yağan arkeoloji ile antropolojinin en yeni bulgularına dayalı bir insanlık tarihi, evet öyle, uygarlık tarihiyle karşı karşıyayız, hem de bu kitap ilginç malumat yığını yığarak değil de belirli açılardan yerleşik yargıları görüşleri yerinden edip yeni bir bakış yapılandırarak yapıyor bunu. İmdi, bu bireşim sayesinde öteden beri tekrarlanan eşitsizliğin kaynağı, özgürlük ile köleliğin tarihsel yapısı, özel mülkiyetin kökleri, avcı toplayıcı ve tarım toplumlarındaki toplumsal örgütlenme tipleri, bunların devlet oluşumuyla ilişkileri gibi eski yeni bir çok kallavi konuyu, sorunu en çok Amerika, bir ölçüde Mezopotamya, Hindistan Avrasya’dan yüzlerce, yüzlerce irili ufaklı karşı örnekler üzerinden gözden geçirebiliriz, daha ne olsun. Antropolog David Graeber (1961-2020) ile arkeolog David Wengrow (1972- ) (artık yazarlara GW diyelim) yazmış bu okkalı kitabı:; Dawn of Everything: The New History of Humanity.  (Her şeyin Şafağı). İkisi de saha araştırmaları yaptıkları Afrika uzmanı.

Liseden beri antropolojide Engels, Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyet’in Kökeni, ve onun hem tağşişe uğramış hem de kalp kopyaları, arkeolojide Gordon Childe’ın kitapları, Bronowski’nin İnsanın Yükselişi belgeseli ile kitabı türünden büyük anlatılarla haşır neşir olanlarımız için bu kitap.

Toplumsal evrim konusunda okuyup, üniversitede, sonrasında kuramsal yanı baskın antropoloji, arkeoloji kitaplarına ilgi duyanlarımız, son yıllarda bunlara eklenen geniş kapsamda ‘’her şeyin tarihi’’ türünden kitaplara ilgi duyuyordu. Bu kitaplar da ilginçler doğrusu:

Sözgelişi Tüfek, Mikrop Çelik ama asıl Düne Kadar Dünya: Eski Toplumlardan Ne Öğrenebiliriz? (hayvan fizyologu Jared Diamond),

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi (tarihçi Yuval Noah  Harari),

Siyasi Düzenin Kökenleri: Tarihöncesinden Fransız Devrimine Kadar (siyasetbilimci Francis Fukuyama),

Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik), (klasik çağ tarihçisi Ian Morris),

Foragers, Farmers, and Fossil Fuels: How Human Values Evolve (Ian Morris),

Doğamızın Daha İyi Melekleri: Şiddet Neden Reddedildi (psikolog, dilbilimci Steven Pinker)

İşte okurların çoğu, bu gibi kitapların ana savlarını tartışıp çürüten bu incelemeye, hah tam aradığımız buydu diyecekler. Dikkat buyurun bu anılan kitapların yazarları hem dip geçmişten söz edip, toplumsal örgütlenme üzerine iri savlar savlamalarına rağmen arkeoloji (bir ölçüde Harari hariç) ve antropoloji verilerini kullanmazlar.   Neyse, şimdiye dek bu tür kitaplarla alışverişi olmamış olsa da, uyanık lise öğrencileri, meraklı genel okurlar da ufuklarının onca genişlemesine bayılacaklar bu kitapla…

Heyecanla  okumaya başladım, daha başlarındayım , kitap hakkındaki tartışmalara da  göz atmayı savsaklamadan. Anmadığım Türkçeye çevrilmemiş meslekten kişilerin yazdığı çok önemli araştırmalara dayanıyorlar elbette, ama şimdiye kadar bunların bütününü tartışan bir düşünceye rastlamamıştık. Bu kadar özel ad gönderme çok hoş, akıcı, tartışmacı bir üslupla işleniyor. Oysa genellikle bu tür ‘büyük tarih’lerin tekdüze, hızlı bir yazı düşünme ritmi vardır, azmanlaşmış malumat toplamını bir malumattan ötekine hızla geçerek kat eden. Graeber ile Wengrow ilk başta gönderme olmadan sadece yerleşik ama yanlışlanmış görüşler üzerine bir kitapçık tasarlamışlar, sonunda on yıl e-postayla yazışa okuya 700 sayfalık kitap çıkmış ortaya. Birkaç yıl önce savlarının bir bölüğünü yazdıkları, Eurozine sitesinde yayımlanmış bir yazı ile Graeber’in vakitsiz ölümünden sonra Wengrow’un şu söyleşisi, ne yapmaya çalıştıkları hakkında toplu bir fikir verebilir. Graber’in vakitsiz ölümüyle tasarladıkları ikinci ciltten yoksun kalacağız ne yazık ki. Graeber’in kitapları üzerine K24’de daha önce iki yazı yayımlanmış: 2020’de ölümü üzerine  bir yazı, yakınlarda Tırışkadan İşler kitabına dair bir yazı...

Şimdi GW’nin kimi savlarına değinebiliriz. Geçmişin bütünü konusunda şu cümlelere hepinizin katılmanız doğal, çünkü farklı dereceleri ile bu toplumsal evrim tasarımı 150 yıldır geçerli; Türümüz eşitlikçi 10-15 kişiden oluşma obalar, takımlar halinde yaşayan avcı-toplayıcı topluluklardan kaynaklanır (insan türünün tarihinin %95’ini geçtik), bir biçimde bu masumluk döneminden devletli toplumların eşitsiz dünyasına düşmüşlerdir, buradan da çıkış yoktur.  Başta özel mülkiyet yoktu, 10 bin yıl önce bu değişti, 6 bin yıl önce de eşitsizliğin yeri olan ilk şehirler, devlet yapılarıyla katmanlı, sınıflı topluluklar çıktı. Devletin çıkışıyla yeni sosyal tipler göründü; rahip, savaşçı, savaş esirinden köle, siyasal önder, bu arada kadınlar da baskılandı. Aslında bu anlayışın tamamlayıcısı, aynı yapıda ama terimlere karşıt değer yükleyen bir anlayış da başlarda doğaları gereği herkesin herkesle savaş halinde olduğu vahşi, kıyıcı, insanlıktan nasibini almamış sefil insan sürülerinin özgürlüklerinden vazgeçerek medeniyete kavuştuğunu, bunu devletin başardığını söyler (Hobbes 17. ortası Leviathan). İlle ya özgür, eşit, masum ya da kan dökücü seçenekleri… Yenilerde ilk izleği Diamond, ikincisini Morris ile Pinker sürdürür örneğin. GW bu imgelerin basitçe olgulara uygun olmadığını, doğru olmadığını, bunların siyasal içerimleri bulunduğunu, üstelik geçmişi gereksiz biçimde donuk, ölgün gösterdiğini savlar. Bu değişimlerin hızlandırıcısı tarım mıydı? Tarım hayvancılık kentlere mi evrildi. Bir dizi birbiriyle iç içe geçmiş delilleri gelecek ardından.

Öncelikle insanlar arasındaki eşitsizlik hakkında herkesin paylaştığı bu anlayış nereden geliyor? Aydınlanma çağından. Dijon akademisi ‘’insanlar arasındaki eşitsizliği’’ tartışma konusu olarak 18. yy ortalarında ortaya atmış. J. J. Rousseau aynı sırada İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine, kitabını yazacaktır.

GW bu soruların ilk defa ortaya atılabilmesinin olanaklılık koşulunu Avrupalı kolonicilerle Amerikan yerlisi aydınların (evet, örneğin Huron boyundan bir önde gelenin, Kandiaronk’un) karşılaşmasında buluyor.

Ünlü ‘soylu vahşi’ imgesini yerleştiren yazarın ‘doğal hal’ dediğini gelişmede bir basamak oluşturan tarihsel bir olgu olarak görmese de bunu varsayımsal bir akıl yürütme olarak sunsa da A. Smith’den Morgan’a (Engels sadece Morgan’ın antropoloji bölümlemesini, evrensel olarak başka terimlerle insanlığın tarihine uygulayacaktır) bir dizi düşünür, araştırmacı vahşilik halini başlara yerleştirmişti, sonra barbarlık, medeniyet evrelerini de ekleyerek. Ama o zamanlar bilimsel hiçbir verinin, arkeoloji gibi bilgi dallarının var olmadığını hatırlamalı, Morgan da antropolojinin kurucusu sayılır bu arada.  Hatırlayalım, 19. yy.ın başlarında bile  dünyanın yaşı Tevrat kronolojisiyle beş bin sene olarak kabul ediliyordu. 

Besin üretimine, Gordon Childe’ın neolitik devrim dediği evreye gelelim. Diamond ile Harari için tarımın sonucunda devlet, savaş, özel mülkiyet tuzağına yakalanan insanlık çeşit çeşit kurumlarıyla despotizm ile hastalıklardan başka bir şey görmemiştir. Bir tür yazgıcılıkla bundan çıkışın mümkün olmadığını kesinlerler. GW’nin verdiği birçok örnek eski dünyada ondan ona geçildiğine, geçişin tersinir olduğuna ilişkin. Aslında bütün örnekleri, sanayi toplumlarındaki tektipleşmeye karşın akıl almaz bir çeşitlilik, deney alanı söz konusu olduğunu, zorunlu doğal bir ilerlemeyle devlet yapılarının ortaya çıkmadığını gösteriyor. Ayrıca tarıma geçiş süresinin toplumsal deneylerle üç bin yıl demek olduğunu, tarımdan çok önce yerleşik hayatın başladığını bugün artık biliyoruz.

Burada tadını çıkararak birkaç örneği ele alamayacağız. Yoksa Mezopotamya şehirlerinin ortaya çıkmasından önce çok geniş bir alanda dönemsel olarak toplanıp bayramlarını kutladıkları yüzlerce yerleşimle dolu Ukrayna Moldova’daki Tripilya-Cucuteni kültüründen, bizde ( başta Mehmet Özdoğan hocadan öğrendiklerimizle) Ian Hodder kazısının sonuçları sayesinde  ilk kentsel yerleşimlerden Çatalhöyük’ün olağanüstü deneyini (eşitlikçi, katmansız, ruhbansız), ondan sonra Göller bölgesi kalkolitik kasabalarının her birinin ötekinden farklı mimarisini, ayrı ayrı çanak çömlek  yapmalarını, ama daha geriye gidersek Çayönü, Körtik Tepe’nin baskıcı toplumsal yapısından bunalanların batıya Çatalhöyük’e yerleşmelerini, Orta Amerika’da Aztekler’den bin yıl önce Teotihuacan 100’den fazla piramit yapan topluluğun bir noktada arkeologların önce saray diye adlandırdıkları süslü düzenli  ‘toplu konut’ yapımına geçtiklerini anardık.

Statü farkı prehistoryada vardı, ilk tarımcılarda da, aritmetik eşitlik korkunç bir donukluk tekrarı demektir. Mesele Çatalhöyük örneğindeki gibi geçmiş uzmanı (kurumsal bir dinden söz edemeyiz) tören yöneticilerinin bu konumlarını zenginliğe tahvil edememesidir.  20. yy başında Marcel Mauss İnuitlerin yazın başka kışın başka toplumsal yapı sergilemelerini ‘çifte morfoloji’ diye adlandırmıştı. Antropolog Pierre Clastres’ın güzelim Devlete Karşı Toplum incelemesinde gösterdiği gibi kimi Amazon yerlileri devletleşmemek için bir sürü teknik geliştirmişti, simgesel olarak bir şef olsa da sözünün hükmü yoktu, alaycı olmayan gülümsemelerle karşılanırdı buyrukları.

Morris tipik bir teknokrat ağzıyla tek bir metrik ölüyle toplumları ölçümlemek ister. Gini katsayısııyla prehistoryada ortalama günlük geliri 1 dolar civarında hesaplar, ama işin tuhafı bugün hepsine parayla eriştiğimiz hizmetleri, sağlık, eğlence, eğitim, yaşlıların bakımını vs. hesaba katmaz.  

Kaç tane ödev çıkarttım bu okumadan. Baharleyin bu kitap üzerine bir dosya hazırlamalı, kitabın  yakında bir çevirisini görürüz.  Henüz başlarında olduğumdan kitapla söyleşime girip eleştirel sorular soramadım.

Geçmiş elimizden alındığında geleceği tahayyül etme yetimiz de yok edilmiş oluyor. Yukarıda andığım GW’nin üç yıl önceki yazıları aşağı yukarı şöyle bitiyordu: Kaçıp gitme, yetkenin keyfi buyruklarına uymama örnekleri bize küçük küçük gedikler açılınca nasıl yeni toplumsal deneyler yapabileceğimizi de gösteriyor. Biz eşitliği yitirmedik, daha çok özgürlüğü düşlemeyi, onu yeniden keşfetmeyi, onunla ortak yaşama katılma yollarını kaybettik.

TAYGUN GAİP

Yaralı Bilinç / Daryush Shayegan
Melez Bilinç / Daryush Shayegan

Bu yılın vitrine çıkardığım bir kitabı değil, bir yazarı var: Daryush Shayegan, Yaralı Bilinç ve Melez Bilinç. Bir dönemin sonuna geldiğimiz konuşuluyorken, neyin değiştiğini anlamaya çalışırken, ülkede ne laik ne muhafazakâr ne sol ne sağ açısından zırnık değişmemiş olmak, sosyologlar için makale deposu bir gerçeklik sunuyor.

Çokça konuşmamız, tartışmamız gereken bu yazarın, üzerinde durmaya çaba sarf ettiği ve entelektüel enerjisini odakladığı bıçaksırtı sorular, cevabı kolayca verilebilecek, reçetesi çıkarılabilecek cinsten değil. Doğu’nun felsefe tarihi ile Batı’nın felsefe tarihini birlikte düşünmeye kalkışıyor ve bu pekala ortalığı dağıtmaya neden olabilecek hareketi parlak ve incelikli jestlerle sorulaştırıyor.

Okurken düşünme şeklini değiştirme gücüne sahip bir kalem ve zihinle karşılaşmayalı çok olmuştu. Hele bugünün Türkiye’sinde yılın saygısını hak ediyor bence.

Hem laiklerimizin hem muhafazakârlarımızın aynı derecede öğrenmesi gereken dersler içeriyor, demekle yetineceğim. O kitap, çünkü; Coğrafyanın kader olmasının sağladığı konformizmden sıkılma hakkımızı kullanmayı deneyebiliriz artık...

TURGAY FİŞEKÇİ

Tevfik Fikret /  Turgut Çeviker

2021 yılında okuduğum kitaplar içinde beni en çok etkileyen Turgut Çeviker’in hazırladığı Tevfik Fikret (Koç Üniversitesi Yayınları, 654 sayfa) derlemesi oldu. Ahmet Muhip Dıranas’tan A. Kadir’e pek çok önemli ozanımız Tevfik Fikret’in şiirlerini günümüz diliyle söyleseler de arada hep bir dil engeli olageldi. Öte yanda Tevfik Fikret, baskıya başkaldıran, evrensel insan sevgisini işleyen ilk örnek aydınlarımızdan biri. Hatta İlhan Selçuk bir yazısında Cumhuriyeti kuran kuşakların Fikret’ten ne kadar etkilendiklerini belirtmek için belki biraz da aşırı bir yorumla “Cumhuriyeti şairler kurdu” demişti.

Turgut Çeviker, bu çok önemli şair ve aydınımız üstüne en eskisi 1915 tarihli Cenap Şahabettin’den başlayıp çeşitli dönemlerde yapılmış incelemeleri günümüz yazarlarına ısmarladığı yeni yazılarla bütünleştiren benzersiz bir çalışma ortaya koymuş. Kitap boyunca hem gerçek bir aydın kişiliğin özellikleri üstüne düşünürken hem de bu benzersiz ozanımızın çok farklı yönlerine ışık tutan çok değerli yazılar okudum.

Günümüz toplumunda yaşayanların önde gelen ihtiyaçlarından biri sanırım kafalarını günlük sorunlardan kaldırıp insana ve topluma daha evrensel bir genişlikle bakabilmek. Tevfik Fikret kitabı bana böylesi bir geniş bakış kazandırdı.

ÜMİT İZMEN

Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) /  Ian Morris

Romanları bir yana koyarsak, 2021’de en çok okuduğum konu dünya tarihi oldu. Hatta romanlar bile bu çerçeveye girebilir. Aslında aklımda cevap aradığım soru, liberalizmin 2008 krizinden bu yana iyice aleni hale gelmiş olan çelişkilerinin nasıl bir dünya düzenine yol açacağıydı. Bir süredir peşinden koştuğum bu sorunun cevabı beni tarihte giderek daha geriye taşıdı. Ian Morris’in Dünyaya Neden Batı Hükmediyor (Şimdilik) başlıklı çalışması, adından da anlaşılacağı üzere, benim için 2021’de tam da cevabını aradığım soruya çok denk gelen bir kitap oldu. Dünyaya neden Batının hükmettiği sorusu 200 küsur yıldan beri sorulan bir soru. Cevap vermek için yazılmış tonlarca kitap arasında çok iyi olan en az onlarca kitap da var. Bir arkeolog ve antikçağ tarihçisi olan Ian Morris’in kitabı da bunlardan bir tanesi. Fakat koronavirüs pandemisi ve gündemimizdeki iklim krizi, Ian Morris’in kitabını daha da ilgi çekici kılıyor.

Tüm insanlık tarihine bir bütün olarak bakan Ian Morris toplumsal gelişmenin farklı veçhelerini bir araya getirdiği bir endeks oluşturmuş ve tarihteki dönüm noktalarını ve Doğu ve Batı arasındaki rekabeti bu endeksle inceliyor. Toplumsal gelişimin durakladığı noktalarda açlık, salgın hastalıklar, göç dalgaları iklim değişikliği ve yönetim zafiyetlerinin üst üste geldiğini görüyor. Ian Morris bunlara mahşerin beş atlısı diyor. Bu beş faktör üst üste geldiğinde, duraklama yerini çöküşe bırakabiliyor. İklim değişikliği bize çok çağdaş bir problem gibi geliyor. Ama tarih boyunca toplumsal gelişimin duraklamasında ve tersine dönmesinde hep çok belirleyici olmuş. Benzeri bir durum salgın hastalıklar için de geçerli. Sanayi öncesi dönemin esas üretim faaliyeti tarım. Bu nedenle tarihte tarımsal üretimin düşmesi ve onun sonucu olarak ortaya çıkan açlık yerine, bugün ekonomik krizler ve krizlerin yol açtığı adaletsizlikler ve yoksulluklar var.

Soru aslında dünyayı Batının mı Doğunun mu yönettiği ya da yöneteceği değil. Soru nasıl daha iyi bir dünya kurulabileceği. Ekonomik krizin, salgın hastalığın, iklim değişikliğinin, göçlerin ve yönetim zafiyetinin hepsinin birden üst üste geldiği bu günlerde, bu sorunlara bir cevap arayanlar için Ian Morris’in bu kitabı ilham veriyor.

ÜMİT KİREÇÇİ

Kayıp Cennet  / John Milton
Arthur’un Ölümü / Sir Thomas Malory
On The Graphic Novel  / Santiago Garcia
Black Canary: Alevlen / Yazan: Meg Cabot, Çizen: Cara McGee
Cinayet Şirketi  / Jack London
 

2021 yılı benim için birikmiş kitaplarla geciken randevulara çıkma yılı oldu. Gün geldi bir kitapla aşk yaşadım, gün geldi bazılarıyla hiç anlaşamadım, bazılarıyla da etkisi günler süren bir heyecanla seviştim.

Ama işin aslı şu ki, çizgi romanla bağlantı kurabileceğim ve altyapısıyla arketiplerini çözebileceğim kuramsal eksiklerimi tamamlamaya çabaladım her okumada.

Belki de çizgi romanda en çok ele alınan konuların başında gelir kaybedilen cennetin hikâyesi. Bu bazen Tanrı’ya isyan ve Cennet’ten kovulan Şeytan’ın bakış açısıyla olur, bazen Cennet’ten kovulacağı kesinleşen “iyi” insanların, bazen de bu ikisinin sıkı kapışması şeklinde kendini gösterir. Sonuçta Şeytan, Tanrı’ya meydan okusa da yenilecektir ve gücünü daha aciz ve saf kullardan çıkarabilecektir. İşin komik tarafı, Tanrı da bunlardan haberdar olup süreci engellemeyecektir. İşte bu yapı bugün okunan hemen her macera çizgi romanının altyapısını oluşturmaktadır. Çizgi romanın kötü karakterleri, büyük yeteneklerini insanlara faydalı olmak yerine bireysel hırsları için, yükselmek, zengin olmak, iktidarı elde etmek için kullanırlar. Tanrı bunu görmekle birlikte engel olmaz. İyi insanlarsa, kimi zaman kötülerin tuzağına düşerek onlara hizmet etmiş de olsalar, onları engelleyerek hep başarılı olacaklardır.

Kayıp Cennet’i okumak ana öyküye hâkim olup doğru karşılaştırmalar yapmamı sağladı. Önümüzdeki günlerde yepyeni yazılarla yeni araştırma kitabımın bir bölümünün içeriği buradan gelecek.

Umberto Eco Süpermen’i “romans” kahramanına dönüşmekle suçladığından beri çınlar bu kavram kulaklarımda. ROMANS…

Yıllar önce yer tezgâhından aldığım Prof. Dr. Sencer Tonguç imzalı Epikten Romansa yayınından gayri okumuşluğum yoktu bu konuya dair. Çizgi romanla romans edebi türünü karşılaştıran Eco usta tam olarak ne demek istemişti acaba? Evet, makalesinde çok şey açıklanıyordu ve aldığım yayın da birçok bilgiyi paylaşıyordu ama… Yok, ben tarif üzerinde yemek tadını anlamıyorum, haliyle de mutfağa girmeden ve yemeği yemeden lezzetin tadına varmam mümkün olmayacağı gibi, pişirmem de olası değildi.

Arthur’un Ölümü  büyük bir gediğin kapanmasını sağladı kafamda. Korkunç ve yer yer anlaşılmaz “halk” diliyle kaleme alınan eser, yalan yok, zaman zaman çok pis söylenmeme neden oldu. Ancak bu dilsel seçim bile çizgi romandaki gündelik konuşma dilinin kullanılması tercihini, hele hele de harf yutmalarını, ulamaları, aksanlı tonlamaları, jargonları içeren balonlamaların sebebini açığa çıkardı. Romansla çizgi roman hikâyeleri arasındaki benzerlikler ve kurgusal örtüşmeler ise beni benden aldı. Dahası… Bu eser aşkla nefreti bir arada hissetmemi sağlarken bana yeni kapılar açtı. 870 sayfalık işkencenin ve heyecanın ardından yaklaşık altı tez okudum. Tabii Eco ustayla Sencer hocanın yayını da yeni baştan.

Bruce Campbell çevirisiyle İngilizceye kazandırılan On The Graphic Novel, çizgi romanın tarihsel gelişimini, içeriksel ve yapısal dönüşümlerini anlatıyor. Grafik roman kavramının ortaya çıkış nedenleriyle dönemleri sanatçılarla yayıncıların sanatsal arayışlarıyla örneklendirilerek aktarılmış. Son derece ufuk açıcı bir deneyim yaşadım...

Biliyorum, belki birçok kişi “Neeee, onca önemli başyapıt varken sen çocuk çizgi romanından mı etkilendin?” diye soracaktır şimdi. Onlara yanıtım “Eveeeet, ne olmuş yani?” olacak haliyle.

Tamam, evet, itiraf ediyorum, çocukken ilk aşkımdı Black Canary adlı, mayolu, deri montlu, file çoraplı sarışın süper kahraman ama hayır, bu kitabı beğenme sebebim o değil. Ayrıca âşık oma sebebim bu saydığım kostümü bile değildi. Sadece âşıktım işte, o kadar.

Black Canary: Alevlen çizgi romansıysa ülkemizde görmezden gelinen ergenlere hitap eden bir yapıt olma niteliği taşıyor. Üstelik bunu bir genç kızı odak noktası yaparak başarıyor. Kitabın kahramanı sesiyle varlığını tüm dünyaya duyurmaya, aklını ve yeteneğini göstermeye, dünyanın sorunlu konularıyla mücadeleye hazır olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş aşamasındaki bir bireyin büyük mücadelesini yansıtan bu çizgi roman bu nedenledir ki, zekice kurgusu, mizah anlayışı ve diliyle beni çok etkiledi.

Çizgi romandaki polisiye altyapıyla suçun doğasına ilişkin araştırmalarım sırasında okuduğum Ernest Mandel imzalı Hoş Cinayet’te tanışmıştım Cinayet Ltd. ve Şirketi romanıyla. Mandel birkaç paragrafla “felsefi cinayet romanı” olarak nitelediği romanı öyle şık anlatıyordu ki, bu kitabı bulup okumak kaçınılmaz olmuştu.

Uzun arayışlar sonucu bir sahaf buldu kitabı. İyi ki de buldu…

Jack London, kendi siyasi arayışında sorduğu tüm soruları ve kapitalizmin gerçek yüzünü bir cinayet organizasyonu ve onun vicdan içermeyen, soğuk, materyalist, ancak (çarpık) ahlak anlayışı üzerinden aktarmış okura. Yer yer kahkaha atmama neden olan kurgusuyla birlikte anarşistlere yönelik ağır eleştirileri günümüzdeki sözde anarşistleri de anlamamı sağladı.

Cinayet Şirketi, yine çizgi romana yönelik okumalarım arasında bana yeni bir pencere açan yapıtlardan oldu. Basmakalıp “kötü-iyi” kapışmasının da ötesi olup olmayacağı sorusunu sordurdu bana. Gerçi Alan Moore’un Watchmen’i sanki biraz olsun bu eserin içeriğini yansıtıyormuş gibi geldi bana ya… Onu da sonra konuşuruz.

VEDAT OZAN

İngiliz Doğu Hindistan Şirketi / Taha İ. Özel
Arthur’un Ölümü / Sir Thomas Malory
 
Dünyayı Değiştiren Şirket /  Nick Robins

Koku dünyasıyla ilgiliyseniz yolunuzun baharatla kesişmemesi imkânsız. İlaç, parfüm, tütsü ve mutfakta önemli ve güçlü hammaddeler olmaları, bir dönem talebin patladığı coğrafyada değişim değeri kazanmaları, yani alışverişte para gibi kullanılmaları da bu kesişmeyi gerek kokudan gerekse aromadan uzaklaştırıp farklı sosyal veçheleriyle değerlendirilmesi gereken bir aşamaya taşıyor. Kısacası baharat söz konusu olduğunda anakronik değerlendirmeler yapmamaya azami itina göstermek, bu maddelere mutfak kapısından kafayı uzatarak duyusal özellikleriyle değil, tarihleri, sosyal yapı içinde kapladıkları alanın anlam değişimleri, ticaretlerinin ekonomik sonuçları ile de bakmamızı gerektiriyor.

17. yüzyıl başında kurulan iki rakip şirket, Hollanda ve İngiliz Doğu Hindistan şirketleri, bu vermiş olduğum bağlamda çok önemli şirketler; çünkü kuruluş amaçları baharatı satılabilecek pazarlara taşıyarak yüksek kâr elde etmek. Bunu yaparken geçtikleri yollar, oluşturdukları ve onlarla özdeşleşen iş yapma algoritmaları, kurum içinde kurum haline gelmeleri, öncesinde var olmayan gelenekler oluşturmaları, beraber anıldıkları ülkelerin geleneksel muktedirlerine, yani taht ve saraylara hükmeder, onları kendilerine ekonomik olarak bağımlı kılar hale gelmeleri, daha önceleri ticaret odaklı yapılarda göremediğimiz bir güce ve sistem değişimine işaret ediyor. Bu şirketler, bugün içinde yaşadığımız ekonomik ve sosyal sistemin temelini kazmasalar dahi zemin betonlarını döktüler, ilk anonim şirket yapılarını, ilk hisse borsalarını, merkez bankalarının öncüllerini var ettiler. Naçizane yazmış olduğum Kokular Kitabı IV – Lezzetler’in giriş ve finalini özellikle bu iki şirket üzerinden yapmamın da esas nedeni zaten buydu.

Hal böyleyken, ne yazık ki dilimizde bu şirketlere ilişkin basılı kaynak sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Başka dillerde yüzlerce kitap olmasına rağmen daha önce İnanç Özekmekçi tarafında Türkçeye çevrilen ve müellifi Nick Robins olan Dünyayı Değiştiren Şirket kitabı dışında benim bilebildiğim başka bir çalışma yoktu. Bu yıl mezkûr alandaki Türkçe kaynak sayısı % 100 arttı (!), bir kitap daha geldi; Taha İ. Özel’in artık mevcut olmayan İstanbul Şehir Üniversitesi’ndeki İşletme Yüksek Lisans Programı (MBA) için hazırlamış olduğu bitirme tezinin kitaplaştırılmış hali; İngiliz Doğu Hindistan Şirketi.

Kaynak eksikliği olan bu alandaki çalışması ile Taha İ. Özel bize yaklaşık 200 yıl boyunca dünyanın hâkimi olan bir gücün genel panoramasını çiziyor, bir şirket monografisini önümüze seriyor. Kitaba kaynaklık edenin bir bitirme tezi olmasından sebep daha çok tezin hazırlandığı alanlara yoğunlaşıyor, ancak satır aralarında şirketin yol açtığı kültürel değişimlerin de izine rastlamak, arzu ediliyorsa kitabın içinden çıkılarak bu konularda araştırmalara başlamak mümkün. Kitabın sonunda yer alan geniş kaynak listesi de, eğer ilgilenen olursa, ilk ağızda ulaşılması gerekenlerin bir listesi gibi değerlendirilebilir.

Antrparantez; bir yanlış beklenti oluşmasın: Baharattan bahsederek konuya girmeme rağmen söz konusu şirket kurulduktan sonra ticaretini hedeflediği ürünleri değiştirdi, pamuk, çay, güherçile, çivit gibi alanlara yönelerek oralarda tekeller oluşturdu. Ticareti tekelleşmiş o ürünler de hepimizin günlük yaşamları içine tüketim âdetleri olarak yerleştiler.

Uzun lafın kısası, ciddi kaynak eksikliği olan bir alana katkı yapması açısından Taha İ. Özel’in İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, 2021 yılı içinde okuyarak önemsediğim kitaplardan birisi oldu. Darısı bu İngiliz şirketinin henüz herhangi bir Türkçe monografisine rastlayamadığımız düşman kardeşi Birleşik Doğu Hindistan Şirketi’nin (Hollanda) başına.

YALÇIN ARMAĞAN

Jean_Paul Sartre /  Andrew Leak
Susan Sontag  / Jerome Boyd Maunsell
Edgar Allan Poe / Kevin J. Hayes

Bu yıl tercihim, “o kitap” değil “o seri” oldu. Merakla ve heyecanla Runik Kitap’ın Hayatlar serisinden çıkacak kitapları bekledim. Bu seri 2020’de Erkal Ünal’ın editörlüğünde başlamıştı ve bu metni yazdığım sırada ise serinin 56. kitabının duyurusu yapılıyordu. Bu 56 kitaptan 11’ini almışım yıl içinde. Öncelikle edebiyatçı biyografilerini ve daha yakından ilgilendiğim yazarları tercih ettim, haliyle. Aldığım kitaplardan üçünü yıl içinde okuyabildim: Poe, Sartre, Sontag. Sıradakiler: Camus, Woolf, Marquez.

Runik Kitap’ın Reaktion Books’un Critical Lives serisinden çevirdiği bu kitaplar gerçekten “eleştirel” biçimde, başarıyla kurgulanmış. Okuyabildiğim üç metinde de hem yazarın kişisel hayatı ve düşünsel gelişimini hem de tarihsel konumunu bir arada anlatmanın yolu bulunabilmiş. Dahası, Poe ve Sartre biyografileri, hayatı yazılan kişiyle duygudaşlık kurmaktan ne kadar vazgeçilirse o kadar iyi bir metnin ortaya çıkacağını gösteriyor. Sartre biyografisinin yazarı Andrew Leak kitabın girişinde şöyle diyor: “Sartre hakkında ciddi biçimde çalışmaya ilk giriştiğimde arkadaşlarım ve danışmanlarım, onunla tanışmak için Paris’e gitmemi önerdiler. Altı ay sonra Sartre öldüğünde bir parça rahatladığımı itiraf etmeliyim. Rahatladım, çünkü neden onunla tanışmak gibi bir arzum ve merakım bulunmadığını artık kendime ve başkalarına açıklamak zorunda değildim”. Ve devam ediyor: “Kitaplığımdaki boyu tam iki metreyi bulan metinlerin, Montparnasse’ta bir apartman dairesinde can çekişen kör ve yaşlı bir adamda bulmayı umacağımdan daha fazla ‘Sartre’ barındırdığı kesindi”.

Hayatı yazılan yazarla böyle bir ilişki kurulabildiğine Türkiye’de pek rastlamıyoruz. Runik Kitap’ın serisi, biyografi yazarının eleştirel mesafesini göstermesi nedeniyle de ayrıca anlamlı göründü bana. Türkiye’de biyografi türünün gelişememesinin nedenlerinden biri, sanırım, biyografisi yazılan yazara eleştirel yaklaşmak yerine o yazarın ne kadar önemli, anlaşılmamış ya da ihmal edilmiş olduğuna inanılarak yola çıkılması, eleştirel mesafenin kurulmak istenmemesi. Runik Kitap’ın bu serisindeki metinlerin eleştirel mesafesinin Türkiye’de biyografinin gelişimine katkı sunacağına inanıyor ve merakla yeni kitapları bekliyorum. Mesela bir Cortázar biyografisi okumayı çok isterim.

YAPRAK SANDALCI

Latife Tekin Kitabı  /  Pelin Özer
Ada Defterleri  / Enis Batur

Bir kitabın insanın hayatını değiştirmesi oldukça ağır bir misyon. Çok sevmek, bayılmak, ölüp bitmekten öte, bir eylemle taçlanası bir durum sanki. 2021’de bana böyle bir etki yapan iki kitap oldu.

İlki Pelin Özer’in Latife Tekin Kitabı adlı söyleşi kitabı.

Sevgili Arsız Ölüm’ü basıldığı yıl, 1984’te üniversite öğrencisiyken okuduğumda vurulmuştum. Arkasından hemen karalama kampanyaları başlamıştı. Yok Marquez kopyasıymış, yok bir tane daha yazabilecek miymiş, hele ikinci kitabı bir çıksınmış da… “Yahu, insanın hevesi bu kadar mı kırılır, nasıl bir acımasızlıktır bu!” demiştim. Yıllar sonra, 1996’da hamileyken, Berci Kristin Çöp Masalları’nı ikinci kez okurken terörist kızın kod adı Rüzgâr’ı kendi kızımın adı yapmıştım. Herkes “Yaprak, Rüzgâr ne hoş, doğa ile iç içe” diye zırvalarken, ben de içimden kıs kıs gülmüştüm. Sonra araya giren hay huy ile ben Latife Tekin’i unutmuşum. Ya da edebiyat dünyası mı unutturdu, bilemem. Pelin Özer’in kitabıyla karşılaşınca hemen alıp okudum. Tüm Latife Tekin kitaplarını toplayıp onları bitirene kadar başka hiçbir kitap okumama kararı aldım. Pandemiye inanmayan biri olarak bulduğum her fırsatta kendimi sokağa attım. Parklarda, banklarda, banklar bantlandığında merdiven basamaklarında, nerede ışık iyiyse orada Ormanda Ölüm Yokmuş, Unutma Bahçesi, Manvers City, Altın Çayır Vadisi Çocukları’nı okudum. Bir süre bayağı sadık kaldım sözüme ama sonuna kadar tutabildim mi? Hayır… Tüm kitaplarını okumayı bitirmeden başka kitaplara da bulaştım. Latife Tekin hiç hayal kırıklığına uğratmadı beni. Hepsini tamamladığımda sanki bu okumanın bende bir proje olarak karşılık bulacağını hissediyorum. Hislerimde hep yanılırım, o ayrı…

Hayatımı değiştiren ikinci kitap mı demeli, yoksa zaten ben hayatımı o yönde şekillendirdiğim için bana eşlik etti mi diyelim bilemiyorum, Enis Batur’un Ada Defterleri.

Aslında benim hayatımı gerçekten değiştiren bir kitap değil de, bir hikâyeydi. Zeyyat Selimoğlu’nun “Çiçeklidağ Sokağı” hikâyesi. 2010 yılında bu hikâyeyi okuduğumda her satırını içmek, adım adım hikâyenin izini sürmek istemiştim. Yıllarca adalara hep hayran olup Büyükada’dan başka hiçbir adaya gitmişliğim yoktu. Hikâye Heybeliada’da geçiyordu. Doğan Hızlan Gösteri dergisi zamanı Ara Güler, Hilmi Yavuz ve Zeyyat Selimoğlu’nu toplamış, “Üçünüz ortak bir iş yapın. Aynı konu üzerine biriniz hikâye, biriniz şiir yazsın, biriniz de fotoğraf çeksin” demiş. Etap Oteli’nin altında toplanmış bu üçlü, projenin fikir babası Zeyyat Selimoğlu olmuş: Heybeliada’daki Çiçeklidağ Sokağı olmuş ortak konuları. Ben bu hikâyeyi okuduktan sonra bir daha başka bir adaya gidemez oldum. O kadar ki, kendimi doğma büyüme Heybeliadalı hissetmeye başladım. İşi abartıp orada çok beğendiğim, Çiçeklidağ Sokağı’nın çok yakınındaki metruk, terk edilmiş, ahşap küçük bir evi dedemin doğduğu ev diye herkese anlatmaya, buna gittikçe kendim de inanmaya başladım. Her yıl üç beş gitmelerime pandemi engel koyunca, özlemim arttıkça arttı. Eylül ayı itibarıyla her pazartesi Heybeli’ye gitmeye karar verdim. İki müzisyen arkadaşım da (Süreyya Baraz ve Eser Tiryaki) bana eşlik etmeye başladılar. Sevgili Eser ilk buluşmamızda bana bir defter hediye etti. Ben de bu deftere Heybeli günlükleri tutmaya başladım. Enis Batur’un Ada Defterleri işte bu aşamada devreye girdi. Kitap Büyükada ve Heybeli olmak üzere iki bölümden oluşuyordu. Ben doğrudan 257. sayfadan okumaya başladım. Bölüm başlığı da müthiş manidardı! “BASSO CONTINUO Heybeliada 2007”. Benim hayatımda Heybeliada tam da basso continuo bir motif olmuşken bu başlıkla karşılaşmak aşk gibi bir şey. Kitabı sadece pazartesileri, adaya motorla giderken ve dönerken yolda okuyorum. Altını çiziyorum, etkilendiğim bölümleri kendi günlüğüme yazıyorum. Kitap bitmesin diye tekrar tekrar dönüp okuyorum. Şimdilik durum bu.

YASEMİN ÇONGAR

Shuggie Bain /  Douglas Stuart

2021’de çok iyi birkaç roman okudum; bunlardan biri özel nedenlerle hepsinin önüne geçti. Shuggie Bain’i geçen yıl kazandığı ödül (Booker 2020) üzerine elime almıştım, fakat romana edebi olmaktan ziyade otobiyografik bir yakınlık duydum ve okumak örseleyici bir tecrübe oldu benim için. Agnes’i tanıyorum çünkü. Shuggie’yi tanıyorum.

Yazarın Shuggie’yi Shuggie yapan (ya da belki yazarı kendisi yapan) ilişkinin genç ruhunda açtığı yaraları, ne kelimelere sarıp iyileştirme hevesi ne yazarak kaşıyıp büsbütün kanatma öfkesiyle, sadece o yaralara, o ilişkiye, annesi Agnes’a, Agnes’ın da yaralarına, alkol bağımlılığına, herkesle ve alkolle ilişkisi içinden Agnes’a ve Agnes’la ilişkisi içinden Shuggie’ye sakince, sabırla bakabilme becerisiyle anlattığını düşündüm okurken. Birçok bölümde böyle hissettim. Ne kadarı hatırat ne kadarı kurmaca bilmiyorum ama en iyi yerlerinde çiğ ve çıplak kalabilmiş olan bu romanın, kimi fazla pişmiş, fazla süslü bulduğum yerleri bile hikâyenin ve karakterlerin sahiciliğini azaltmadı benim gözümde. Bu fazladan gayretin bir “ilk roman” acemiliğinden ziyade, yazar açısından bir nevi psikolojik savunma mekanizması olduğunu düşündüm hatta.

Başka bir yazar böyle bir hikâyeyi tamamen karakterlerinin duygusal âlemine (ya da kendi içine) kapanıp, sadece onları (ya da kendini) dinleyerek, onlara (ya da kendine) acıyarak anlatabilirdi. Douglas Stuart ise aynı zamanda politik bir bakış ve bence cesur bir sınıfsal portre sunuyor okura. Bir şehrin –Glasgow’un–yoksullarını hayatlarını belirleyen zaafları, korkuları ve yaralarıyla resmederken erkekliği, kadınlığı, kuirliği hep yerin ve zamanın, o yer ve zamanın şekillendirdiği toplumsal gerçekliğin içinden anlıyor ve anlatıyor.

Güzel haber şu: Shuggie Bain 2022’de Can Yayınları tarafından Duygu Akın’ın çevirisiyle yayımlanacakmış. 2022’de nice güzel haber almanız, nice iyi kitap okumanız dileğiyle!

YÜCEL KAYIRAN

İçsel Kale – Marcus Aurelius Üzerine Düşünceler  / Pierre Hadot

Pierre Hadot’un İçsel Kale’si, benim için 2021’in dört sürpriz kitabından biri oldu. Diğer üçü Peter Thompson ile Slavoj Žižek’in editörlüğünü yaptığı, Ernst Bloch’un felsefesi üzerine yazılardan oluşan Umudun Mahremleştirilmesi ile Randall Collins’in Dünya Felsefe Tarihinin Oluşumu ve Marcus Terentius Varro’nun Ziraat İşleri’dir. Umudun Mahremleştirilmesi ile Ziraat İşleri’ni ayrıca değerlendirmek isterim. Pierre Hadot’un başka kitapları daha önce Türkçeye çevrilmiş, ama üzerinde pek durulmamış ve düşünsel bir ufuk oluşturulamamıştır: Wittgenstein ve Dilin Sınırları (2009, çev. Murat Erşen), İlkçağ Felsefesi Nedir? (2011, çev. Muna Cedden), Yaşam İçin Felsefe (Şubat 2012, çev. Kağan Kahveci), Ruhani Alıştırmalar ve Antik Felsefe (Haziran 2012, çev. Kübra Gürkan), Plotinos ya da Bakışın Saflığı (2016, çev. Özcan Doğan)

Hadot’a yönelik bir ilginin sönük olmasının sanırım iki nedeni var: Birincisi Antik Yunan ya da İlkçağ felsefesi üzerinde çalışmış olması olsa gerek. Felsefede etkilenme etkileşimden daha yaygındır. Etkileşim dikey ilişkiye dayanır, etkilenme ise yatay ilişkiye; geçmişte değil, bugünde olana açılana kapıyı açmaktır. İkinci nedense, Hadot’un “ruhani alıştırmalar” kavramı olsa gerek. Ruhani araştırma değil, dikkat! Ruhani alıştırma. Ruhani kavramı, yaygın kullanımında Türkçede dinsel olanla alakalı bir psişik durumu dile getirir. Buradaki ruhani ifadesi bir ruhanilik arayışını dile getirmez. Hadot’un vurgusu, “alıştırma” kelimesine yöneliktir. Alıştırma, yani egzersiz, yaygın biçimde beden eğitimiyle ilgili kullanıldığında yadırgamadığımız bir kelime. Sözgelimi boynumuzu on defa sağ ve sola çevirmek gibi. Ruhani alıştırma ifadesini tam bu anlamda kullanır Hadot; ruhani, burada “içsel” anlamına gelir. Hadot’a göre ruhani alıştırma iç konuşmada gerçekleşir. İç konuşma, eylemi yönlendiren içselliktir. Ruhani alıştırmanın amacını şöyle betimler Hadot: “Yaşamın zorluklarına hazırlık. Feleğin darbelerine, hastalığa, yoksulluğa, sürgüne katlanabilmek için düşünce yoluyla bunların olabilirliğine kendini hazırlamak. İnsan beklediğine daha iyi katlanabilir.” (Yaşam için Felsefe, s. 132) Başka bir deyişle, ruhani alıştırma, “tutkuların tedavi bilimine katkıda bulunur ve yaşamın gidişatıyla alakalıdır” (...) “dünya görüşünün bir dönüşümüne ve kişiliğin bir başkalaşımına tekabül ederler.” (Ruhani Alıştırmalar ve Antik Felsefe, s. 20)

Hadot’a göre gerek antik Yunan felsefesinin gerekse geç Stoa felsefesinin ayırıcı özelliği ve modern dünyadaki felsefe algısından farklılığı, ruhani alıştırmayı da içeriyor olmasıdır. Epiktetos’un “epilegein” kavramı Hadot için çok önemlidir. Bu kavram, “içinde bulunulan duruma bir iç konuşma eklemek” anlamına gelir. Hadot’a göre, felsefenin, ruhani alıştırmaya odaklanması bakımından, geç Stoa, antik Yunan felsefesiyle bağlantılıdır. Sözgelimi… Platon öncesi filozoflardan Anaksagoras’ın, oğlunun ölümünü öğrendiğinde dile getirdiği “Ölümlü bir varlığa hayat verdiğimi biliyordum” sözüne dikkat çeker. Yine ona göre, Platon’un, “Felsefe yapmak ölmeye hazırlanmaktır” sözü ruhani alıştırmayı dile getirir. Çünkü ona göre bu formülasyon, ruhu, “bedenden ve onun bize dayattığı hem hissi hem de bencil olan bakış açısından kendini ayırmaya alıştırmayı” hedefler. Hadot’a göre, Epikurosçuların “vicdan muhasebesi”, “hataların itirafı”, “meditasyon”, “arzuların sınırlandırılması” gibi kavramları da aslında ruhani alıştırmayı dile getirir. Filozofun İlkçağ Felsefesi Nedir? adlı eseri, bu ayrımsal bağlama odaklanır, yani didaktik bir eser değildir.

Hadot’a göre antik Yunan felsefesi, modern felsefe gibi sadece teorik olana yönelmez. Onun antik Yunan felsefesinde göstermeye çalıştığı şey, “salt teori, soyutlama gibi düşünülen şeyin aslında, sunulma tarzında olduğu kadar, erekselliğinde de pratik olduğudur”. Şöyle devam eder Hadot:

“Platon diyaloglarını oluştururken, Aristoteles derslerini yaparken, (…) filozofun bir doktrin sunduğu doğru, ama onu belli bir tarzda, biçimlenişi bildirmekten ziyade biçimlenmeyi hedef alan bir tarzda sunar.” Evet, felsefi söylem bir soruya cevap olarak ortaya çıkar. Ancak, “soruya hemen cevap verilmez, cevaba gelmek için birçok dönemeçten geçilir. (…)Tanıtlama bile birçok defalar ele alınır. Bu geri dönüşler ve tekrarlar her şeyden önce akıl yürütmeyi öğretmek, ama ayrıca Aristoteles’in dediği gibi, üzerinde çalışılan konuyu eksiksiz bir şekilde alışılmış, doğal hale getirmek içindir. Bu da bilgiyi eksiksiz şekilde içselleştirmek anlamına gelir.” (Yaşam için Felsefe, s. 133)

Hadot’a yönelmek, antik Yunan felsefesine ve ardından antik Roma felsefesine, yani Stoa okuluna yönelmek anlamına gelir. Stoa, genellikle üzerinde durulan, önemsenen bir felsefe akım olarak görülmemiştir. Geç Stoa derken kastettiğimiz, Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius bağlamıdır. [Bu arada, Özne dergisinin “Stoa Felsefesi” özel sayısını (2018) da hatırlatmak isterim.]

Hadot’un asıl odaklandığı dönem geç Stoa’dır. Burada Epiktetos ile Marcus Aurelius’un onun için ayırıcı bir yeri vardır. Yani köle-filozof ile imparator-filozof. İlki, ikincisinin felsefi hocasıdır. İçsel Kale, yani benliğin kuruluşu sorunu bu iki filozofun irdelenmesine odaklanır. Kronolojik zaman bakımından hızla uzaklaştığımız bir geçmişteki filozofu anlamaya çalışmak, irdelemek, bugünün anlam dünyasının kavramlarıyla ifade etmek doktora tezi hazırlamaya benzemez. Buradan hareketle, bu çalışmanın felsefi bir yaşamöyküsü olduğunun da düşünülmesini istemem. Bir durumun anlatı haline getirilmesi, o durumun bir başka biçimde de dile getirilebileceğini içinde taşır. Felsefe anlatı değildir, felsefe anlamlaştırmadır; onun başka bir anlamının olmadığını dile getirir.

Son olarak… Stoa felsefesinin gündeme gelmesi, felsefe tarihi açısından bir yandan Spinoza’ya, diğer yandan İslam felsefesine giden yola bir kapı da açabilir.

ZEHRA F. KABASAKAL ARAT

Göremediğimiz Tüm Işıklar / Anthony Doerr

Anthony Doerr’in Göremediğimiz Tüm Işıklar (All the light we cannot see) başlıklı kitabının İngilizcesini okudum. Yalın ve sıcak bir dil ile yazılmış olan kitaptaki öykü, İkinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor ve yetimhaneden askere alınan bir Alman genci ile kör bir Fransız kızın sürüklendikleri savaş ortamını anlatıyor. Savaşın yanlışlığını ve anlamsızlığını alıştığımız bir dil ve olaylarla değil, akran olan iki gencin masumiyetini ve insancıllığını bu sözcükleri kullanmadan, sizi onların içine çekerek aktarıyor Doerr. Savaş öncesi, daha iki çocuk birbirleriyle karşılaşmadan, iki ülke arasında sınır tanınmadan önce paylaşılan ve zevkle dinlenen hikâyeler insanlığın ortak yanını vurguluyor. Diğer yandan iki çocuğun, büyüklerin kendilerine yükledikleri görevleri önce yerine getirmeye çalışmaları, ama sonra kendi deneyim ve duygularına sağdık kalarak reddetmeleri, savaşın neden olduğu tüm hasar ve insan kaybına karşın bize bir umut veriyor. Bizi göremediğimiz ışıkları düşünmeye zorluyor.

Bu kitap sanırım beni ne zaman okursam okuyayım etkilerdi. Çünkü militarizmin ve savaşın yıkıcılığını, asker veya sivil canlara nasıl kıydığını, kimleri yakıp, kimleri güçlendirdiğini biliyoruz. Ama sanırım kitabın etkisi, hem memleketim Türkiye’de hem de yaşamakta olduğum ABD’de son yıllarda özellikle artan “böl ve yönet” ortamında daha bir güçlü oldu.

ZEYNEP OKTAY USLU

Vesvese / Ülkü Oktay 

Ödüllü senarist Ülkü Oktay’ın Vesvese  adlı öykü kitabı bu yıl beni en çok etkileyen kitap oldu. Toplumsal düzen içinde kendine yer bulamayan, hiçbir kalıba sığmayan, yoksulluk ve kadınlıklarıyla edebiyatın sınırına itilmiş kadınları buldum bu kitapta. Maduniyet nedir, edebiyatta nasıl temsil edilir; bence mükemmel bir örneğiydi. Kitaptaki kadınların “tuhaf” veya “çatlak” oluşlarının, bu karakterlere içkin özellikler değil, kamusal hayata dâhil olamayışlarından, kamunun dilini konuşmayışlarından kaynaklanan sürekli bir örselenme hâli olduğunu düşündüm. Fakat bu örselenmişlik kitapta bir mağduriyetten ziyade, bir aykırılık, hatta başkaldırı olarak karşımıza çıkıyor.

Bir kadının dilinden dili olmayan kadınları okuyoruz; bu bağlamda dile gelemeyen bütün bir temsiliyet alanı dile geliyor. Kamunun tümüyle dışladığı her türlü kadın için bir alan açıyor kitap, bir benlik inşası alanı. Bu ise başlı başına aykırı ve düzen bozucu bir şey. Sanırım tam da bu yüzden eserin dili ince bir mizah üzerine kurulu. Fakat ben daimi şiddetine maruz kaldığımız kamusal düzenin aksine bu aykırılıkta huzur buldum.

Vesvese, benim için kaosun içinde bir anlık derin bir soluk, durma ve bakma tecrübesiydi, kendi kadınlığıma ve tüm kadınlara.

ZEYNEP TALAY-TURNER

Atocha’dan Ayrılış /  Ben Lerner

Ben Lerner’ın Leaving the Atocha Station (Atocha’dan Ayrılış) romanı, prestijli bir bursla Madrid’e giden Amerikalı şair Adam Gordon’ın yabancı bir ülkedeki deneyimlerini anlatıyor. Madrid’deki ilk günlerinde kendi sanatıyla (yaratıcı bir dil olarak şiir) ilişkisini sorgulayan Gordon’ın bu sorgulaması, yavaş yavaş bütün bir dil, anlama, anlatma, ötekiyle ilişkilenme, dahası kişinin kendi kendisiyle ilişkilenmesi sorgulamasına dönüşüyor.

Bunu başlatan temel sorun dil bariyeri: Gordon’ın İspanyolcası çok iyi değil, ama iyiymiş gibi davranıyor. Bazen yanında konuşulanları ya da kendisine söylenenleri anlamıyor, ama anlıyormuş gibi yapıyor; kimi zaman kısa cevaplar vererek kimi zaman da yüzüne yapmacık bir gülüş kondurarak. Bazen de bir şeyler anlıyor ama anladığı şeyin anlaması gereken şey olup olmadığını bilmiyor. Kısacası, karşısındakinin kendisine iletmeye çalıştığını “tam” olarak anla(ya)madığı bilinciyle, Madrid’de tanıştığı arkadaşlarıyla ve sevgilisiyle ilişkisine devam eden Gordon, bir “olasılıklar insanı”na dönüşüyor. Duyduğu bir cümlenin üç, dört, bazen daha fazla olası anlamını –ki kimi zaman bu olası anlamlar birbirine çelişik olabilir– hesaba katarak ilişkilenmeye ya da kendisini bir ilişkiye “iliştirmeye” çalışıyor.

Evet, sorun dil bariyeri ya da öyle gibi gözüküyor. Anadilimizde böyle bir sorunla karşılaşmadığımızı varsayıyoruz. Çoğu zaman karşımızdakinin iletmeye çalıştığını anladığımızı, karşımızdakinin de bizi anladığını varsayıyoruz. Muhtemelen bu varsayım olmasaydı kendimizi kekeler bulurduk. Ama ara sıra bu varsayımımızı askıya alabilmek fena olmazdı! Oldukça komik ve akıcı bir dille yazılmış Atocha’dan Ayrılış’ı okumanızı tavsiye ederim.