2021'e sayfalar arasından bir bakış: "O kitap, çünkü..." (I)

K24'ün gelenekselleşen soruşturması: 2021 yılında okuduklarınız arasında, sizi en çok etkileyen kitap hangisi oldu? Kitap 2021’den önce basılmış olabilir, yepyeni olabilir, kurgu ya da kurgu dışı olabilir, Türkçe ya da başka bir dilde olabilir… Bizi ilgilendiren, hangi kitabın sizi nasıl ve ne ölçüde değiştirdiği, etkilediği. Bu soruları çevremizdeki okuyanlara, yazanlara sorduk. 99 yazar 183 kitaba dair yazdı. İşte 2021’in kitaplı bir panoraması...

30 Aralık 2021 22:00

K24 okurlarının bildiği üzere, yılın "en"leri listesi yapmıyor, her biri ötekinden farklı sayısız kitabı  bir iki ölçüte (genellikle satış rakamlarına) göre sıralayıp elmalarla armutları karşılaştırmaya çalışmıyoruz. Geçen yıla bakış, kitapları yarıştırarak değil, bizi en çok etkileyen kitapları ve o deneyimi hatırlayarak olmalı bizce. Bir başkasının bir kitapla neler yaşadığını doğrudan onun kaleminden öğrenmek kadar, farkına varmadığımız ya da okumayı düşünmediğimiz kitaplara iştahımızı açacak başka bir şey olamaz. O nedenle de geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da yazarlarımıza, çevremizdeki okuyanlara, yazanlara aynı soruyu sorduk:

2021 yılında okuduklarınız arasında, sizi en çok etkileyen kitap hangisi oldu? Kitap 2021’den önce basılmış olabilir, yepyeni olabilir, kurgu ya da kurgu dışı olabilir, Türkçe ya da başka bir dilde olabilir, sizi etkileyen birden fazla kitap olabilir… Bizi ilgilendiren, hangi kitabın (kitapların/yazarın) sizi nasıl ve ne ölçüde değiştirdiği, etkilediği… Birkaç paragrafla (en az bir paragraf, en çok bir sayfa), "o kitabı" ve deneyiminizi anlatmanızı rica ediyoruz: 2021’i sonradan size hatırlatacak kitap hangisi?

Tam 99 kişi, 183 kitaba dair yazdı... Çok fazla cevap gelince, soruşturmaya gelen cevapları alfabetik sıraya koyup üçe bölmeye karar verdik. İkinci bölüm için buraya tıklayabilirsiniz, üçüncü bölüm için de buraya... Katılan katılmayan herkese teşekkür ederiz. (Katılamayanların gönlündeki kitapları da merak etmiyor değiliz!)

İşte 2021’in kitaplı ve öznel bir panoraması...

 

ADALET ÇAVDAR

Dolunay İki Gece Sürer / Başar Başarır
Yediler Teknesi /
Abdullah Aren Çelik
Yok Yolcu /
Kamil Erdem

2021 sonlarına doğru okuduğum Başar Başarır’ın Dolunay İki Gece Sürer’in yerini ayrı tutmak istedim. Hem memleket halinden hem kişisel dertlerden bu kadar zor ve çetrefilli geçen bir yılın ardından Dolunay İki Gece Sürer neşesiyle beni kendime getirdi. Bir baba-kız hikâyesini merkezine alan roman, 2001 ekonomik kriziyle başlıyor ve unuttuğumuz pek çok şeyi ince ince anlatıyor. Romanı okurken hem derin bir nefes aldım hem de edebi diliyle çokça keyif aldım.

Abdullah Aren Çelik’in Yediler Teknesi ise yine 2021’in romanlarından biri. Bir cenazeyi kaldırmak meselesinin Nuh’un gemisine uzanan hikâyesinin polisiye dozu, farklı karakterlerin ağzından konuşma beceresi ve finalin şaşırtıcılığıyla gayet başarılı idi. Abdullah Aren Çelik’in edebiyatıyla sokaklarda arayışa çıkmanın keyfi de oldukça hoştu.

Yıllar yılı neden yazmadığını her daim merak ettiğim Kamil Erdem’in Yok Yolcu  öykü kitabı ise yine edebiyata dair hayal kırıklığına uğratmayan bir kitaptı benim için. Erdem’in metinlerinin hem tonu hem de ne bir eksik ne bir fazla noktası virgülü ve kelimeleriyle okurun damağına büyük bir keyif sunuyor.

ADNAN EKŞİGİL

Les Premiers Jours de L’humanite, Hors d’atteinte / Jacques Bouveresse

Halen okumakta olduğum bir kitap var ki, şu karanlık günlerin havasına uygun düştüğü için bahsetmek isterim: İnsanlığın İlk Günleri: Karl Kraus ve Savaş (Les Premiers Jours de L’humanite, Hors d’atteinte, 2019), geçen mayıs ayında vefat eden Fransız felsefeci Jacques Bouveresse’in yayınlanan son kitaplarından biri. Karl Kraus, Bouveresse’in daha önceki yazı ve kitaplarında da ara ara dönüp ele aldığı bir yazardır. Şairliği, oyun yazarlığı ve gazeteciliği kadar keskin hicviyle de tanınan bu Avusturyalı polemikçi, yakından tanığı olduğu 1. Dünya Savaşı’nın en çarpıcı muhasebesini yapan düşünürlerin başında gelir. Yazdıkları, 1936’daki ölümüne rağmen 2. Dünya Savaşı’nı hazırlayan şartların anlaşılmasına da ışık tutmasıyla önemlidir. Günümüzü iki dünya savaşı arası döneme benzetenler içinse ayrı bir önemi olsa gerek.

Bouveresse’in anlatımından, Hitler Almanyası’na giden yolda dezenformasyon, propaganda, algı yönetimi, mağduriyet üretimi, dilin erozyonu, bilgi kirliliği gibi olguların mekanizma ve dinamiklerinin Kraus’u uğraştıran başlıca konular olduğu anlaşılıyor. Kitap bir biyografi olmaktan çok, Kraus üzerinden bu konulara yönelik tartışmaları içeriyor ve bu yönüyle, günümüze damgasını vuran popülizm hadisesini anlamaya katkı sunacak bir potansiyel ve güncelliğe sahip. Diğer taraftan Bouveresse’in, “doğruluk” ve “nesnellik” ötesi, yahut karşıtı söylemleriyle öyle veya böyle demokrasiye düpedüz bir tehdit oluşturduklarını düşündüğü bazı hasımlarına karşı yürütegeldiği ince uzun polemiğin de bir devamı niteliğinde. Yazarının her zamanki şaşmaz analiz gücünü yansıtan bir kitap. Henüz bitirmedim ama şimdiden kefilim diyebilirim.

AHMET EKEN

 Decameron / Giovanni Boccaccio

Aslında yıllar önce okuduğum bir kitaptı Giovanni Boccaccio’nun (1313-1375) Decameron’u. Okumuş, beğenmiş, anlamaya çalışmıştım. Her ne kadar birkaç nedenden dolayı “şu kitabı bir daha okuyayım” dediysem de, birkaç ay öncesine kadar okumak nasip olmadı. Yeniden okuyunca bir kez daha veba salgınından kendilerini korumak için önce kent dışında bir evde, daha sonra bir şatoda buluşan yedi genç kadınla üç genç erkeğin “gönüllerince yaşayarak, gülüp eğlenmek, aklın sınırları dışına taşan zevkler tadabilmek” için her gün birinin anlattığı öyküleri sevdim.

Bir dönemin sona erdiğini, yeni bir çağın başladığını haber veren bu öykülerde Ortaçağ-Hıristiyan anlayışının yüksek sesle söylenmesini bile yasakladığı konular sakince anlatılıp, ilerleyen zamanlarda bol bol konuşulacak çatışmalara yol açacak insani haller hakkında sözler sarf ediliyor. Geçen yıl benim için öne çıkanlardan biri Decameron oldu.

AHMET GÜRATA

 Bakım Manifestosu / Bakım Kolektifi 

Çevresel, siyasal ve ekonomik krizlerin etkilerini her yıl daha fazla hissediyoruz. Uzun zamandır, gelen her yıl bir önceki aratıyor neredeyse. Neyse ki, böyle karanlık zamanlarda kitaplara sığınmak bir parça nefes almamızı sağlıyor. 2021’de dünyanın, türlerin ve belki de insanlığın geleceğine dair umudumu tazeleyen birçok kitap oldu. Bunlar arasında elimden bırakamadığım, kısa ama bir o kadar da derinlikli bir çözüm kılavuzu: Andreas Chatzidakis, Jamie Hakim, Jo Littler, Catherine Rottenberg, Lynne Segal’den oluşan Bakım Kolektifi’nin kaleme aldığı Bakım Manifestosu.  Gülnur Acar Savran’ın incelikli çevirisiyle bir solukta okunan manifesto, bu karanlığı ortadan kaldırabilmek için göz önüne almamız gereken değerlere ve dayanışma ağlarına odaklanıyor. (Sunuşun bir kısmını buradan okuyabilirsiniz.)

Bakım Kolektifi, elinde sihirli bir değnekle yeni bir kurtuluş reçetesi sunmuyor bizlere. Tek başına kurtuluş şansı olmadığını hatırlatarak, gezegeni, dünyayı, çevreyi ve diğer türleri gözetmenin önemine değiniyor. Söz umursama ve çareden açılmışken, Türkçede çevirmenlerini bekleyen bir dizi kitabı da analım: Anna Tsing, The Mushroom at the End of the World (2015); Donna Haraway, Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene (2016); Joanna Zylinska, The End of Man: A Feminist Counterapocalypse, 2018; Jenny Odell, How to Do Nothing (2019). Kendinden başka hiçbir şeyi umursamayan ve bu nedenle de burnunun ucunu dahi göremeyen “adamların” rehberliğine veda etmenin vaktinin çoktan geldiğini hatırlatıyor bu küçük kılavuzlar bize…

AHMET KUYAŞ

Bizim Köy / Mahmut Makal
Köy Enstitülü Delikanlı / Fakir Baykurt

Geçtiğimiz yaz, haklarındaki bilgim kulaktan dolma olan ama cidden çok merak ettiğim Köy Enstitüleri üzerine topladığım kitapları okumaya başladım. Bunlar arasında Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ü ve Fakir Baykurt’un otobiyografisi de var. Şu anda Baykurt’un otobiyografisinin üçüncü cildindeyim. Köy Enstitülü Delikanlı  başlığını taşıyan ikinci cilt beni iki açıdan çok etkiledi. Bu cilt toplumsal tarih açısından çok değerliydi, zira Köy Enstitülü bir öğrencinin günlük yaşamını, aldığı dersleri, tarım ve inşaat uygulamalarını birinci el bir tanıklıktan öğrendim, hocalarını ve sınıf arkadaşlarını tanıdım.

Kitabın ikinci ve daha büyük etkisi ise 1940’ların sonlarına doğru yaşanan siyasal değişikliğin bu gündelik yaşamı nasıl değiştirdiğini, heyecanla alınan bir eğitimi nasıl aşırı ulusçuluk ve anti-komünizmle bir tür işkenceye dönüştürdüğünü göstermesi oldu. Son yıllarda yaşadığımız çok boyutlu korkunçluğun kökenleriyle karşılaşmak tabii sevimsiz, hüzünlendirici bir deneyimdi. Ama bu yaşadıklarımızın kabahatinin daha önceki on yıllara yüklenemeyeceğine ilişkin kanaatimin de pekişmesini sağladı.

AHMET TURAN KÖKSAL

İrlandalı Bir Vaizin Gözüyle II. Mahmud İstanbul'u /  Robert Walsh

II. Mahmud İstanbul'u tam bir sürpriz. Uzun yıllar İstanbul’da yaşayan İrlandalı vaiz Robert Walsh'ın II. Mahmut İstanbul'undaki günlük hayatı anlatması çok etkileyici. Çok. Britanya Büyükelçiliği vaizi olarak Yeniçeri ocağının kaldırılışına, Yunan ayaklanmasının yarattığı travmalara, İstanbul’u kasıp kavuran yangınlara kadar her şeyden ama her şeyden bahsediyor. Onlarca tarihi kitap, yüzlerce sayfa makale yerine Walsh'in yazdıkları okunabilir – bazen objektif bazen değil, ama her zaman şaşırtıcı.

Daha İstanbul'a gelmeden Troya'nın izlerine takılan Walsh'ın oraları da kolaçan etmesi Heinrich Schliemann'dan önce de Batılıların bu tarihi bölgeye ilgisinin ne denli fazla olduğunu gösteriyor. Ordusunu kanlı şekilde değiştiren Osmanlı'nın başşehrinin garip bir zamandaki halini anlatması, o dönemde İstanbul'a ve Anadolu'ya gelmiş diğer seyyahların anlatısından oldukça farklı.

Bütün bunlara, o zamanlarda geçen bir tarihi kurgu yazmakla mükellef olmamı ekleyin. Bir de berrak bir seyyah kitabının bu denli etkileyici olacağını tahmin etmemiş olmanın verdiği heyecanı... Daha ne olsun?

AKSU BORA

Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme / Barış Bıçakçı

Ölmüş annesini edebiyatla yatıştırmaya çalışan kadın hakkındaki hikâye nedeniyle diyecektim, eksik kalacağını fark ettim. Yazar metni eksilttikçe okurun daha çok konuşması gerekiyor olabilir.

İlk hikâye “Yüz Yirmilik Keçeli Kalem Takımı” olsaydı, daha kolay olurdu. Bütünlük arayışı derdik, hepimizin derdi. Ama yazar öyle yapmamış işte, öteki çocukla başlamış, arkasından o koca seramik panoyu tamir eden anneyle oğul; keçeli kalemler ancak ondan sonra.

Yine de keçeli kalemlerdeki şu cümleden girilebilir sanki: “Resimde bütünlüğe ulaşmak istiyorsan, derdim, boşluğa tahammül etmen gerek.”

Escher’in yaptıklarında da vardır bütünlük, değil mi? Mozaikler gibi, her şekil birbirini tamamlar, iç içe geçerek devam eder. Boşluklar ve desenler. Mozaikler sonsuza kadar aynı deseni tekrarlayıp dururlar, Escher dönüşümü gösterir – evlerin insanlara, satranç taşlarına, arıların balıklara…

Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme’yi defalarca okumama, çok sevmeme neden olan şey buydu sanırım: Bütünlük arzusunun ölüm gibi bir şey olmadığını göstermesi. Çakırdikenleri, hayatta kalabilmek için gülümseyen kız, keçeli kalemler, Alaattin, iri yarı çocuk… Birbirlerine dönüşürken hayatın devam etmesi. Hayatın öyle bir şey olması.

ALİ AKAY

Quelques réflexions sur la philosophie de l'hitlérisme / Emmanuel Levinas

Bilinçli olan her şey kendine değil dünyaya dönüktür.
Emmanuel Levinas

1934 yılından kalma “risale” gibi bir “kitabın” bugün çok güncel bir vaziyette olduğunu düşünüyorum. Okumak bugünü düşünmek için yararlı, kanımca. Emmanuel Levinas’ın Quelques réflexions sur la philosophie de l'hitlérisme adlı kitabı bu ( “Hitlerizmin felsefesi üzerine bazı Refleksiyonlar”). Bugün bilhassa Avrupa içinde, Fransa’da, Almanya’da ve Avusturya’daki neo-Nazi hareketleri haberlerde gördüğümüz zaman insan “Neden?” sorusunu sormaktan kendisini alamıyor. Bu ilkel güdüler bugün neden tekrar gündeme gelmekte? Levinas çok hızlı bir şekilde ne olmakta olduğunun farkında olan biri olarak “Hitlerizmin” felsefesinin ilk ve ilkel bir yaklaşımla yapılmış olduğunu vurguluyor.

Temel Güdüleri (iç güdüleri de olabilir) iten zavallı bir laf kalabalığıyla kendisine yer açıyor. “Alman ruhunun” gizli kalan nostaljisini körüklemekten başka bir şey yapmıyor. Bu bir bulaşıcı durum olarak toplumsal alanda ilkel duyguları tetiklemeyi biliyor. Ve bu anlamda da bir o kadar tehlikeli bir ideolojiyi yerinden çıkarıp açıkta duran yerlere doğru taşıyor. Yenilginin gücünü yengiye çevirmeye çalışacak olan vaatlerle iş görmeye çalışıyor. O gün Komünistler, Yahudiler, Eşcinseller, Çingeneler derken bugün göçmenler, yabancılar ve bilhassa içlerinden Müslümanlar ve Afrikalılar (Kuzey veya Kara Afrika) yeni tehlike olarak ilan edilmiş vaziyetteler. Bu tip güdüler sadece Batı toplumlarına değil birçok Ortadoğu veya Asya toplumlarında da söylem olarak kendisine yer buluyor. Ruslar veya Çinliler için Müslümanlar, Araplar için Yahudiler vb. isteyen istediği özneyi bu söylemin içine yerleştirebiliyor.

Bu tip felsefi bir yaklaşım uygarlığı hedefliyor, ilkel güdüleri ayağa kaldırarak. Saldırı, şiddet, dövme veya öldürme pratiklerini nefret ile birleştirmesini bilebiliyor. Buradan da anlaşılabileceği gibi etnik veya dini saldırganlık pratiklerini kurban psikolojisi içinden geçirerek sağlıyor. Naziler Yahudi ve hatta Hıristiyanların inancına karşı çıkmaktaydılar. Bugün yine dini duygular bu şekilde kendi karşıtlarına karşı nefret duygularını yakalamayı başarabiliyor. Medeniyet karşıtlığı burada kendisine etraflı bir alan sağlayabiliyor.

Özgürlük bir kavram ile yerini burada alabiliyor; ama buradan anlaşılan aynı şey değil. Hızlı bir şekilde kendi özgürlüklerini arayanların eylemlerinin açtığı felaketlere çare bulmak için, ileride imkânsız hale girildiğinde, iş işten geçmiş oluyor tabii. Çaresizlik öne çıkıyor. Düşmanlık bilenmiş bir vaziyette arenada yerini aldığında tam da el kol bağlı kalınabiliyor. Herkes kendi hak ve özgürlüğünü karşısındakini yok etmek üzere kurgulayabiliyor.

Levinas, Yunan tragedyasından örnek olarak Herakleitos’u öne çıkardığında, şeylerin ebedi akışkanlığı öne çekilmekte; çünkü artık silinemeyecek bir geçmişin getirdikleri hem şimdiki zamanı hem de geleceği belirlemekte. Tamir edilemeyene gelmemek lazımdı! Öne çıkan artık, akıl tutulması veya ideolojik bir kaza değil, “kötülük” olmaya başlıyor. H. Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” olarak adlandırdığı duruma varılıyor.

ALPER ZORLU

Bunu Herkes Bilir: Tarihteki Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar /  Emrah Safa Gürkan

İleride pek bir işime yaramayan başarılarla dolu öğrenciliğimde Tarih dersi benim için sadece geçer not almanın yeterli olduğu, can sıkıcı bir dersti (Resim-İş dersiyle birlikte). “5 alsam yeter” diyordum, öyle de oldu.

Tarih okumaya heves etmem AFA Yayınları’nda çalışmaya başladığım 20’li yaşlarımın başına denk geldi. “Aa,” dedim, “ne kadar zevkliymiş tarih okumak!” Araya küçük bir anekdot: Cağaloğlu’ndaki Sıhhiye Han’ın merdivenlerinden çıkarken ve telefon açtığında önce kahkahası duyulan İlber Ortaylı’nın kitaplarının da etkisi oldu. İlber hocanın sonraki gidişatı malum…

Sonraları kimisi işim nedeniyle (musahhihim; düzeltmen de diyorlar), kimi de peşine düşüp seçerek okuduğum kitaplar arasında tarih kitapları da bir yer kapladı. Tabii gezi kitapları, anı ve otobiyografiler de…

Bize birçok şeyi olduğu gibi tarihi de “sevdirmek” yerine “öğretmek” amacını güden milli eğitimden uzaklaşmanın bir yolu da çocuklara ve gençlere okumayı sevdirecek kitaplar. Çizgi romanların, Teksas Tommiks’lerin bu konudaki payına her zaman inandım. Popüler kitapların, tabii onları da seçerek okuduğumuz sürece bunda etkisi büyük.

Emrah Safa Gürkan, radarıma artık ayrı olduğu YouTube kanalı Flu TV’deki popüler, eğlenceli videolarıyla takıldı, sonrasında kitaplarını aldım. Matrak fakat konusuna hâkim üslubu beni cezbetti.

Biz yetişkinler bir şekilde ne okuyacağımıza karar verip ilgilerimizin peşinden gidiyoruz, ancak çevrenizdeki ortaokul/lise çağındaki gençlere gönül rahatlığıyla önerebileceğiniz bir kitap Bunu Herkes Bilir.

Başka memleketleri bilmiyorum ama bizde tarihe genellikle bugünün kavramları ve yargılarıyla, tekil olayların birbiriyle bağlantısı yokmuş gibi, daha da fecisi, ideolojik gözlüklerle bakmak oldukça yaygın bir davranış. Bunu Herkes Bilir, tatlı tatlı bu kötü alışkanlıkların üzerine giderek tarihe bakmanın doğru metodolojisinin ne olduğuna dair sağlam bir fikir veriyor. Olayların ve kavramların ilişkilerini kurarak bakış açımızı daha geniş tutmamıza yarayan bir metot öneriyor ele aldığı konularda. Daha girişinde, Osmanlı’nın yıkılmasının nedeniyle ilgili bölümde, 6 yüzyıl sürmüş bir imparatorluğun yıkılmasının tek bir nedene indirgenmesinin kimi ideolojik kamplar için son derece kullanışlı, fakat yanlış olduğunu gösteriyor.

Bunu yaparken de eğlenceli olmakla kalıp kesinlikle sığlaşmıyor. Bir Cemal Kafadar kitabı değil elimizdeki, ancak bilhassa gençler için gayet faydalı bir kitap olduğu kesin.

Büyük tarihçimiz, merhum Halil İnalcık’ı da anmadan geçmeyeyim. Elinin değdiği yer yeşermiş anlaşılan. Emrah Safa Gürkan da Bilkent’te onun rahle-i tedrisinden geçerek yüksek lisans tezini vermiş.

Dileğim, popüler olup TV’lere çıkan bazı hocalar gibi sonradan ayarının kaçmaması, bu sevimli tarzını koruyarak üretimine devam etmesi.

(Eğlenceli derken de şunu kast ediyorum...

ANDREW FINKEL

The Annotated Arabian Nights: Tales from 1001 Nights /  Yasmine Seale

Mızıkacağım, en azından baştan itiraf edeyim: Yasmine Seale’ın yeni 1001 Nights (Binbir Gece)çevirisini henüz okumadım. Savunmamı, kitabın postadan henüz gelmiş olmasına dayandırabilirim gerçi. Şimdilik 700 küsur sayfayı şöyle bir tarayarak kitapla birkaç saat geçirebildim ama biliyorum ki çok daha fazla vakit harcayacağız birlikte. Seale’ın dilinin ritmi bilhassa dikkat çekici – orijinal metnin şiirsel dilinin hakkını veriyor ama günümüz okurunun hiç de zorlanmayacağı bir tonda yapıyor bunu. Taşıdığı bilgelik bir yana, bolca resimlendirilmiş bir cilt. Çizimlerin çoğu Binbir Gece’nin Avrupa’daki eski basımlarından; ama asıl altı çizilmesi gereken, Seale’ın kendi sanat işi – Edward Lane’in 19. yüzyıldaki çevirisinin sayfalarının üzerine çalışılmış, ustalıklı kolajları. Kitapta bir de, her fırsatta başvurduğum, The Arabian Nights – A Companion (Binbir Gece Masalları – Bir Kılavuz) yazarı efsanevi Robert Irwin’in sonsözü yer alıyor.

Seale’ın kitabının tam ismi The Annotated Arabian Nights (Açıklamalı Arap Gece Masalları). Ancak bir değerlendirme yazısı paylaşımına cevaben yazdığı sinirli bir tweet’te, yazar İngilizce konuşulan dünya için – 1001 Gece’nin değil de–  bu ismin geçerli olduğuna dair yanlış inançlara sahip (kısmen Edward Lane ama özellikle Walt Disney yüzünden) yayıncısına itiraz ediyor ve “yeni baskıların özelliklerinden biri de elbette, okurların metin hakkında bildiklerini zannettiklerinin üzerine yeni ışıklar tutmaktır” diyordu.

Ben Binbir Gece ile Sir Richard Burton’ın çevirisiyle tanıştım; anne-babamın evinde bir kitap rafını orantısızca kaplamışlardı. II. Abdülhamid’e yatmadan önce bir paravanın ardından Sherlock Holmes’ün maceralarının okunduğunu öğrendiğimde, kışkırtıcı ve asla bitmeyen bir hikâyeyle despotun dikkatini dağıtma ve kalbini yumuşatma fikrini yeniden keşfedecektim…

Son önemli Osmanlı sultanının dünyanın ilk özel dedektifi ve yaygın popüler kültürün erken kahramanlarından Sherlock Holmes’ta Kral Şehriyar gibi kendi Şehrazad’ını bulmuş olması, kanaatimce tasarladığım bir kurmacayı bağlamak için yeterince sağlam bir çapaya benziyordu. İkinci Eş Serüveni romanımın kökeni buraya dayanır – ki halihazırda Türkçesi bulunuyor, hayli değişmiş ve resimlenmiş İngilizce baskısı da yeni yılın başlarında çıkmış olacak.

Ne gariptir ki, şu an önümde bir de William S. Baring-Gould’un The Annotated Sherlock Holmes’ü duruyor! Özellikle önerdiğim bir kitap değil. Kılı kırk yaran bir çalışmadır: Hikâyeler, şaşırtıcı bir şekilde, kurmaca Dr. Watson’ın yazdığı varsayılan sırayladır; Sir Arthur Conan Doyle’un gerçekte The Stranddergisinde yayınladığı sırayla değil. Bereketli açıklamalar, akademik de olsa, İncil ilminin takva havasını taşır. Sherlock Holmes’e kurmaca değil gerçek muamelesi yapmanın kendisi neredeyse bir bilgi komikliği. Erbapları için eğlenceli olsa gerek ama biz Holmes’ün dışarlıklı meraklıları için yorucu olabilir. Bir Elvis taklitçisi gibi, pek yetenekli olsa da herkes bunu göremiyor olabilir. Bu eleştirilerim, Seale’ın Binbir Gece’si için geçerli değil; onun çalışması asıl metni hem erişilebilir kılıyor hem de ilgi çekici.

Elbette bu eseri cazip kılan sadece 1001 hikâye fikri değil; o hikâyelerden kurulan yapıdır. Şehrazad bir tereddüt üstadıdır; hikâyeyi sonsuza kadar dalgalandırır ama şafak vaktinde, merakından dokuz doğuracak asil kocasını, devamında ne olacağını bilmez halde bırakıp durdurmayı bilir. Böylece o da karısını gerdek gecesinin ardından öldürme alışkanlığını erteler, boynuzlanmaktansa zalim bir kurnazlığı benimser, “Hükümdar, hikâye bitene dek canını bağışlamaya ve ertesi gün onu öldürmeye karar verir”, kendini tutar. Şehrazad, hayatta kalabilmek için anlatmaya devam eder, hikâye bir diğerinin, bir diğerinin içine gömülür ama yapımcıların bir sezon daha uzar diye anlatıya uygun bir sezon kapanışını aklına getirmediği, fenalık getirten diziler gibi değil. Bu üst-anlatının bir sonu var ve aslında her an bitebilir – kurmaca bir kenara, hükümdarın bunun bir aldatmaca olduğuna uyanmasına bakar ve intikam arzusu veya aldatılma korkusu da dinmiş olur. Oysa ne zamandır ihtiyaçlarımız hikâyelere dar geliyor?

“Bu hikâye [Binbir Gece] bir hikâyenin sahip olması gereken her şeye sahip. Cinsellik, ölüm, ihanet, intikam, büyü, mizah, coşku, nükte, sürpriz ve mutlu son,” diyor romancı A.S. Byatt. Bütün bunları ana karakterlerinin yataktan kalkmasını bile gerektirmeden becerdiğini de ekleyebilirmiş.

ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE

Öyküler / Gabriel Garcia Marquez
Birinci Tekil Şahıs / Haruki Murakami

Genelde romanları öykü kitaplarına tercih eden biri olmama rağmen 2021’de severek okuduğum kitapların çoğunluğu öykü derlemeleriydi. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan eserleri, fizik ötesi bir diyardan duyulan sesler gibi etkileyiciliği oluyor. Gabriel Garcia Marquez’in Öyküler kitabı öyle bir his bıraktı. Zıtlıkları ele alışı, okurun hiç beklemediği anda ters köşe yaparak bir anda başka bir boyuta geçmesi – ve bununla öykülere tahmin edemeyeceğimiz bir derinlik vermesi, Garcia Marquez’i benzersiz kılan özellikleri. Öyküler Carme Solé Vendrell tarafından resimlendirilmiş, bu da bence kitabın tek kusuru çünkü resimler öykülere bir değer katmıyor ve esere bir çocuk kitabı havası veriyor, ki tahmin edersiniz ki bunlar kesinlikle çocuklar için yazılmış öyküler değil! Buna rağmen bu yıl okuduğum en güzel kitap.

2021’de severek okuduğum bir diğer kitap Haruki Murakami’nin Birinci Tekil Şahıs adlı öykü derlemesiydi. Murakami’nin son romanlarını imge karmaşası içinde ve sonları bağlanmamış bulduğum için eleştiriyordum; aşırı göndermeli ve gereksiz imgelerle dolu romanlarını artık fazlasıyla birbirine benzer bulmaya başlamıştım. Öyküleri taze bir nefes gibi geldi. Yılın en ilginç kitaplarından biri.

ASUMAN SUSAM

Âşık Kadınlar /  Elfriede Jelinek

Bir edebi metnin değerini diliyle bize ne yaptığı belirliyor. Bu yıl okuduğum iyi metinler içinde diliyle güçlü bir biçimde ayrışan, okurunu sarsarak, hatta bunu acımasızca yaparak, dönüştürme isteği taşıyan Elfriede Jelinek’in Âşık Kadınlar romanı oldu. 1975 yılında yayımlanan roman bizde ilk defa 2000 yılında, Sevdalı Kadınlar adıyla, Melda Ağırbaş’ın Türkçeleştirmesiyle Gendaş’tan yayımlanmış. Bir yirmi yıl sonra bu kez İthaki Yayınlarınca, Anıl Alacaoğlu’nun Türkçeleştirmesiyle, benim gibi ilk basımı ıskalayanlar ve yeni kuşaklar için harika bir keşif fırsatı olarak yeniden basılmış. Girişteki “Çevirmenin Önsözü”, Jelinek’le ilk kez bu metinle karşılaşacaklar için iyi bir okuma rehberi, aynı zamanda Türkçeleştirme sürecine ve kaynak metne dair çevirmenin dikkatli özeninin işareti olarak düşünülebilir.

Piyanist romanı ve uyarlanan filmiyle daha çok bildiğimiz yazar, Avusturya’nın ve Almanca edebiyatın dikkat çekici, başarılı ve tartışmalı isimlerinden biridir. Almancanın birçok önemli ödülüne değer görüldükten sonra 2004 yılında Nobel’in de sahibi olmuştur. Marksist feminist bir yazar olarak metinlerindeki kışkırtıcı, yabansı sertlik, yüzleşmeye dair saldırgan sayılabilecek rahatsız edici tarzı, müstehcenliğin, argonun, vandal tutumların sergilenme biçimiyle ülkesinde özellikle çok fazla eleştiriye maruz kalmış yazar, Âşık Kadınlar’da da bu tutumundan vazgeçmemiş.

Otobiyografik deneyimlerini edebi metne dönüştürme konusunda da çekinceleri olmayan yazar bu romanıyla hegemonik erkekliğin ve kapitalist sistemin sinir uçlarına en sert dokunuşları yer yer pornografik yer yer arogan bir söyleyişin içinden yapmayı denemiş. Bu kadarlık anlatım özelliğinden anlaşılacağı gibi arınmaya doğru, özdeşleşme duygularıyla onu yükselten bir metin karşılamaz okuru. Anlatının yer yer tahammül sınırlarını zorlayan yabanıl sertliği okuru duraklamalı bir okumanın içine itebilir. Kısa bölümlerden oluşan parçalı yapı sanki bunun içindir. Adından aşk temalı bir roman düşleyenler için aldatıcıdır yapıtın adı. Aşksızlık, sevgisizlik, neredeyse her türlü şiddet biçimine bulanmış duyarsızlık, hatta nefret bu romanın duygusal atmosferine hâkimdir.  Oyun yazarı ve şair de olan yazar, tüm bu türlerden deneyimlediği dil bilinciyle olağanüstü etkileyici bir üslupla içerikteki sert eleştiriyi görünür kılmıştır.

Roman yazarın sosyoekonomik dinamiklerini, kültürünü çok iyi bildiği, fabrikalarla örülü bir taşra kasabası ve yakınlarındaki orman köyünde geçer. Buradan iki kadın Birigitte ve Paula’nın paralel hikâyeleri tematik ortaklıklar üzerinden birbirine ilmeklenmiştir. Hikâyeleri farklı gelişse de bu iki kadın, kendi geleceklerini kurtarmak, bir yaşam kazanmak, sosyoekonomik açıdan yükselmek ve içinde bulundukları kapanlardan kurtulmak için evlenmek isterler. Roman bu evlilik hedefi üzerinden ilerler. Yol boyu da cinsellik, istismar, şiddet, cinsler arası, kuşaklar arası çatışma, bunların ardındaki ekonomik, toplumsal, geleneksel nedenler tartışmaya açılır.

Muhafazakâr, kapalı, ataerkil koşulların kıskacında bir toplumsallığın içinde, zor ekonomik koşullar altındaki kadınların var kalma mücadeleleri özellikle ataerkil bir dilin ve davranış, düşünüş kodlarının içinden verilmiştir. Bu dil ve anlatı stratejisini özellikle seçmiş, çok itirazlı düşüncelerle bir okuma biçimini öncelemiştir yazar. Bu hem ekonomik hem ataerkil hegemonik söylemin ve rıza kültürünün kadını nasıl nesneleştirip, yoklaştırdığını, toplumdan özne olarak sildiğini göstermek için seçilmiş bir yoldur. Kahramanlardan birinin evlilik hedefine vardığı, diğerinin anne yazgısını tekrar ederek düşkünleşip evliliğini ve çocuklarını kaybettiği bu romanda aslında kazanan hiç kimsedir; çünkü olan biten her şey üretim ilişkileri, cinsellik, toplumsal roller, kamusal ve özel alan temsilleri açısından hegemonya heyulasının fasit dairesinin içinde gerçekleşir.

1970’ler Orta Avrupa’sında kadının yerinin üretim ilişkileri, bedenleri, üremeleri, cinsellikleri üzerinden yapısökümüne uğratan  ve toplumsal ikiyüzlülüğün özellikle çalışma özgürlüğü, çalışmanın işlevselliği, evlilik kurumu kavramları içinden çözümlendiği roman, bu dar alanında anne kız çatışması, kadınlar arası rekabet ve kıskançlık, kadın ve erkeğin özel ve kamusal alandaki eşitsiz temsili, kadınların nesneleştirilmesi, uğradıkları şiddet ve aşağılanma, hamilelik, annelik, evlilik dışı ilişki ve evlilik dışı çocuklar gibi hâlâ sorun olmaya devam eden önemli konuları da tartışmaya açar.

Bunu ironinin tüm olanaklarını kullanarak yapar. Metinde her ne kadar adlarıyla anılsalar da herhangi iki kadının temsili olan ve bu nedenle de anonimlik taşıyan tipler, onların zihinlerine de girebilen bir anlatıcıyla varlıklaşırlar. Huzursuz edici, tuhaf dilli bu anlatıcı, asıl okurların zihinlerine girip oradaki ikiyüzlülükleri yıkmak için onca sözü kurar. Bunda da başarılı olur. Okurun aktifliğinin de sınandığı, kuvvetli, dönüştürücü bir feminist edebiyat örneği Âşık Kadınlar.

AYHAN AKTAR

Mahkûmların Şafağı /  Zaven Biberyan

Yıllar önce, Zaven Biberyan'ın Karıncaların Günbatımı isimli romanını okuduğum zaman hayran kalmıştım. Benim okuduğum ilk baskıda romanın ismi Babam Aşkale'ye gitmedi (Aras Yayınları, 1998) olarak konulmuştu. Romanda anlatılan, Aşkale'ye gitmeyen, fakat bütün mal varlığını kaybetmiş bir İstanbullu Ermeni olan Diran Bey'in acıklı hikayesi beni çok sarsmıştı. Diran'ın ailesi nezdinde yaşadığı itibar yıpranması, ailenin fakirleşme nedeniyle girdiği statü kaybı ile birleşince orta yaşlı ve kalp hastası olan Diran Bey tam anlamıyla dramatik bir roman kahramanı oluyordu. Bence, Türkiye'de Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki kentli küçük burjuva ailesini Karıncaların Günbatımı kadar iyi anlatan bir metin yazılmamıştır.

Mahkûmların Şafağı'nda Zaven Biberyan'ın anılarını okuduğumda aynı şekilde sarsıldım. II. Dünya Savaşı sırasında, 1941 sonbaharında askere alınan ve kendilerine silah değil, kazma kürek verilerek inşaat işlerinde çalıştırılan gayrimüslimlerin acılı hikayesini anlatan böyle değerli bir tanıklık ilk kez yayımlanıyor. Subaylar tarafından "gavur birliği" olarak adlandırılan bu zavallı insanların çektiklerini Biberyan acı ve mesafeli bir gerçekçilikle anlatıyor. Zaven Biberyan, hayatının kırk iki ayını son derece sefil şartlarda, sürekli aşağılanan bir topluluğun parçası olarak geçiriyor. Askere alındıktan gemiye konulup Hopa'ya yollanan bu insanların en temel ihtiyaçları bile karşılanmadığı gibi, bir de "Türklerin boyunduruğu altında yaşamaktan kendilerini kurtarması için Hitler'e mektup yazmış olmakla" yani casuslukla suçlanıyorlar. Çıkarılan bu dedikodulara inanan subayların Nafıa Taburlarındaki Ermenilere nasıl davrandıklarını tahmin edebilirsiniz.

İstanbul'da Askerlik Şubesi'ne teslim olan bu genç insanların aileleri de eski günleri hatırlarlar. 1915'in katliam ve sürgün anılarının üzerinden sadece yirmi beş yıl geçmiş ve yine bir dünya savaşı çıkmıştır. Bu kez de 'Nafıa Taburu' adı altında askere alınan Rum, Ermeni ve Yahudilerin aileleri bu işi 'vatani hizmet' olarak değil; 'dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkış' olarak görürler. Biberyan'ın "20 kura" olarak bilinen gayrimüslim askerlerin durumu ve rejim hakkındaki yargısı şöyle:

"Mühendisler, teknisyenler, hatta doktorlar Nafıa'da er olarak görev yapıyor ... hakları olan rütbelerinden dinleri ve kökenleri nedeniyle mahrum bırakıldıklarından, karşılarında hazırol'da durması gereken, okuma yazma bile bilmeyen onbaşıların önünde eğilip bükülmeleri gerekmişti. Bu rezaletin adı da Kemalist Türkiye'ydi! Modern Türkiye! Anayasal bir cumhuriyet! Bütün vatandaşların, hiçbir ayrımcılık olmaksızın eşit olduğu bir Cumhuriyet!" (s. 205).

Bence, Zaven Biberyan'ın özyaşamöyküsü bence 2021 yılının yerli otobiyografi türünde en önemli kitabıdır. Muhakkak okunması gereken bir tanıklıktır.

AYŞE DÜZKAN

Âşıklar Bayramı /  Kemal Varol
Confess: The Autobiography / Rob Halford
Türkiye'de Asker, Toplum ve Siyaset / Hakan Şahin

Kemal Varol, adını duymakla birlikte geç keşfettiğim bir yazar. Onu birkaç yıl önce yayınlanmış Âşıklar Bayramı  ile tanıdım. Âşık kültürüne dair, bu topraklara ait bir hikâyenin içinde erkek olmak, baba-oğul ilişkisi gibi temaları dokunaklı bir biçimde yerleştirdiği bu roman, bu yıl okuduğum ve beni en fazla etkileyen kitaplardan biri oldu.

Bu yıl beni etkileyen ikinci kitap, Judas Priest grubunun solisti Rob Halford’un otobiyografisi olan Confess: The Autobiography. Çok beğendiğim bir müzisyen olan Halford’un birçok müzisyen gibi dünyaya ergen, hatta çocuksu bir bakış açısı var; kitabın o anlamda bir derinliği olduğunu söylemek mümkün değil, ama bir eşcinsel olarak açılma sürecini kendi anlatımıyla okumak ilginçti.

Üçüncü kitapsa, Hakan Şahin’in Türkiye’de Asker, Toplum ve Siyaset  adlı kapsamlı çalışması. Türkiye Cumhuriyeti ordusu üzerine içerden ama eleştirel bir bakışla bilgi veren bu kitap keşke daha önce yazılsaydı, daha önce okusaydım diye düşündürttü.

AYŞE TÜTÜNCÜ

Teknoloji Benim Neyim Oluyor? /  Ahmet İnam

Teknoloji Benim Neyim Oluyor?  Kitabın başlığını ilk okuduğumda “Hah tamam işte,” demiştim, “içimden geçen yazıklanmanın girişi tam da bu cümle,” tabii bu başlığın en sonuna bir de “Allah aşkına?!” eklemek kaydıyla. Bu teknoloji kim oluyor da, sormadan etmeden, zırt vırt evinize gece yatısına gelip kalan bir misafir gibi davranmaya kendinde hak görüyor?! Üstelik gitmek de bilmiyor , hatta gitmeden önce yerine yeni bir misafir ayarlamayı da hiç ihmal etmiyor.

Piyanist ve besteci olan, albümler çıkaran bir müzisyen olarak benim teknolojiyle hep çok işim oldu. Kullandığım elektronik müzik ve kayıt aletleri, zamanında kendimize kurduğumuz ev stüdyoları ve her daim stüdyolarda önceleri analog, sonraları dijital ortamlarda yaptığımız çalışmaları düşünüyorum da, “müzikal kaderiniz” üzerinde hüküm sahibi olabilmeniz için bir yere kadar bunları anlamanız zorunlu, ya da “tanımam, etmem” deyip bir yapımcı bulup her şeyi ona pas edebilirsiniz, ama bu tam olarak gönlünüzden geçen şey olmasa gerek. Sizden başka kim, albümünüzde son tahlilde duymak ve duyurmak istediğiniz “ses”i sizin gibi tasarlayabilir ki? Teknolojiyle hep uğraştım, çok kavga ettim, tanıştığım onca alet içinde her köşesini ezbere bildiğim ve büyük bir kıvraklıkla kullanabildiğim topu topu iki alet oldu, hepsi bu… Teknoloji önde, ben arkada dilim dışarda koşuyoruz genelde.

Derken bu kitaba rastladım. Önce yıllarca rafımda durdu, ara ara tozunu aldım. Sonunda başladım ama bitiremedim, tam vicdan azabı çekecektim ki Doris Lessing’in Altın Defter kitabına yazdığı harika önsözde bir öneriye rastlamıştım, yıllar sonra o satırları mealen şöyle hatırlıyorum: “Eğer bir kitabı okumayı bırakmak istiyorsanız bırakın, bu benim bir kitabım olsa da aynı şeyi söyleyeceğim, bırakıyorsanız vardır bir nedeni. Ve bu neden hele gündelik bir hayat gailesi nedeni değil de içsel bir nedense daha da güzel, demek ki kitapla sahici bir ilişki kuracaksınız. Okumayı bırakın ve zamanı / zamanınız geldiğinde onu yeniden okuyun.” Ohhh! Ne anlayışlı bir öneriydi, kitabı derhal bıraktım.

Ve geldik 2021’e; şimdi bu kitapta en önce söyleyeyim ki “teknoloji” ve “gönül” gibi iki kavramı aynı metnin parçası olarak okumaktan çok memnunum. Şunlar da sizlere ısınma olsun diye kısa alıntılar:

“Denetim daha hücrelerimizde başlıyor, bedenimiz baştan aşağı denetim ağlarıyla dolu. Canlı olmanın, evrende canlı olarak kalabilmenin özelliği bu.”

“Teknoloji … bir denetim sürecidir, bu denetim süreciyle elde edilen ürünlerle, bunların bilgisidir.”

“Hayatımızı teknolojiyi anlamadan anlayamıyoruz. Değişimi sezmenin, bizi denetleyen, denetlediğini sandığımız güçleri denetlemenin çabası içindeyiz.”

“Teknoloji insanın doğaya kattığıdır.”

“…Tekhnê insanın yarattığı her şeyin adıydı (doğa kavramına zıt olarak!). Genel olarak söylenirse, sanat, edebiyat, tıp, her türlü mühendislik bilgisi, becerisi, tarımcılık tekhnê idi. Kültürün teknolojiyle bunca derinden bütünleşmesi, …, teknolojik denetimin, yaşamın diğer alanlarındaki denetimle uyuşum içinde olduğunu gösteriyordu. Olağanlığı ve sıradanlığı içinde, gönül teknolojiyle kaynaşmıştı.”

“Eski teknolojilerde, bir toplumda maddi kültür ile maddi olmayan kültür arasında bir uyuşum, birbirini tamamlama görülebiliyordu. Şimdi ise kültürün maddi boyutu, teknolojik üretim, diğer boyutlardan giderek kopmuş, almış başını gitmektedir.”

“Elimizdeki makineyi, yaşayışımız, yaşama biçimimiz yaratmıyor; yaşama biçimimizi makineler (örn. TV, elektronik haberleşme araçları) belirliyor.”

“Teknolojini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.”

“Yaşayışına sahip olamamaktadır insan. Altında denetimin yattığını söylediğimiz teknolojik işleyiş, denetimden çıkmıştır.”

“Sahi neden üretmiştik bu makineyi?”

“Ateş yalnızca teknolojinin ürünü değildi. İnsan onda inançlarını, umutlarını, tanrısal güçleri, kendini aradı. Gönlünü. Gönüllenmeyi. Ateşi hiç söndürmemek gerek.”

Bu kitabın bölümleri arasındaki “Yaşama Sahip Çıkma Çabası Olarak Teknolojiye Felsefe Açısından Bir Bakış” ile “İnsanın İçini Yaratmada Teknoloji Etkisindeki Sanatın Yeri” başlıkları hemen gözümü çeldi. Son olarak bir de şu içinden geçtiğimiz günlerle ilgili kitabın bende tetiklediği düşüncelerle şunu söyleyebilirim ki aşı karşıtlığını biraz anlayabiliyorsam anladığım hat tam da “bir ‘canlı’ olarak insanın, ‘denetlemek’ isterken denetimi elden kaçırıp ‘denetlenme’ durumuna düşme korkusu ve şüphesidir”.

BARIŞ ÖZKUL

Veba Geceleri /  Orhan Pamuk

2021’de okuduklarım arasında en çok etkilendiğim kitap, Orhan Pamuk’un son romanı Veba Geceleri  oldu. Veba Geceleri, romanın sadece okunacak değil, aynı zamanda temaşa edilecek bir anlatım vasatı olduğunu kusursuza yakın bir beceriyle gösteriyor.

Kitabın sonlarına doğru yer alan “ölü yıkama” sahnesi eşine az rastlanır bir titiz ressam işi. Ancak 19. yüzyılın büyük romanlarında yazarların bu irtifalara, bu aşılması güç doruklara çıkabildiklerini görürüz: Tolstoy’un Savaş ve Barış’ta Austerlitz Muharebesi ve Kutuzov komutasındaki Rus ordularına dair tasvirleri ya da Stendhal’in Kızıl ile Kara’da Julien Sorel’in bir zindanda geçen son günlerine dair anlatımları gibi. Orhan Pamuk, “saf estetiğe” hakkını verebilen ender yazarlardan biri. Veba Geceleri ayrıca Vali Sami Bey gibi unutulmaz bir karakteri zihnime kazımasıyla beni etkiledi.

BAŞAK BİNGÖL YÜCE

Recollections of My Nonexistence / Rebecca Solnit

Rebecca Solnit’in anıları Recollections of My Nonexistence, bir kadın yazar “oluş” kitabı aynı zamanda. Genç yaşlarından bu yana yaşamına tuttuğu aynayla bazı anlık görüntüler (“snapshot”lar) sunuyor ve kadına şiddetin çeşitli türlerine de değinerek yazar olma sürecinde yaşadıklarını, içindeki huzursuz seyyahı, kendisini inşa edişini anlatıyor Solnit. Bunu yaparken San Fransisco’nun değişen sosyo-ekonomik yapısına da ışık tutuyor, gözlemlediği değişimi anlamaya çalışıyor. Değişim zamanın ölçüsüdür, onu görmek için ondan daha yavaş olmanız gerekir derken, San Francisco’da çeyrek yüzyıl oturduğu mahallenin zaman içinde nasıl demografik olarak değiştiğini, ortak alanların azaldığını, siyahların yerini orta sınıf beyaz Amerikalıların aldığını ve mahallenin içinden canlılığın çekilip alındığını anlatıyor.

Kitabı etkileyici kılan, özellikle erkek şiddeti konusunu ele aldığı “savaş zamanında hayat” adlı bölüm. Solnit her türlü erkek şiddetinin bir kadın olarak üzerinde bıraktığı etkiyi samimiyetle ve cesurca anlatırken, her kadın ölümü aslında tüm kadınlar için bir mesajdır vurgusuyla, kadına yönelik şiddetin kamuoyunda konuşulan bir konu olmasını beklediği, bunun için uğraştığı yıllara da dönüyor. Şiddet korkusunu geçmişte bırakmanın zorluğunu, kadınların, şiddete maruz kalmamış olsalar bile bu tehdit altında yaşamalarının bir tür travma olduğunu kendi deneyimleriyle anlatıyor. Özellikle bir kadın yazar olarak yaşadığı zorluklar şüphesiz sadece Birleşik Devletler’deki değil, dünyadaki bütün kadın yazarlara tanıdık gelecektir. Kitap geçtiğimiz yıl yayımlandığında bir tür manifesto olarak değerlendirilmişti.

(Kitap Kasım ayında Minotor Kitap tarafından Yokluğumdan Aklımda Kalanlar adıyla Seda Çıngay Mellor çevirisiyle Türkçede de yayımlanmış.)

BAŞAR BAŞARIR

Günler Aylar Yıllar / Yan Lianke 

Efendim, sorunuzun yanıtı benim için hiç tartışmasız Yan Lianke’nin Jaguar Yayınları’ndan çıkan Günler Aylar Yıllar  adlı romandır. Zaten bu Jaguar ekibi, her ne kadar tanışmasak da, sanki beni biliyor da bütün dünyayı tarayıp edip tam bana göre ne varsa bulup getiriyor, çevirtip basıyor. “Helal olsun” diyerekten şapkamı çıkarıp selamlıyorum kendilerini. Bu arada kitap 2020 basımı ama benim uzun ve oynak okuma listemde ancak 2021’de sıra gelebildi incecik tazeye. Okuması bir gecelik bir maceraydı. Lakin tadı damağımda kaldı, unutamadım.

Günler Aylar Yıllar’ın özgün adı Nian Yue Ri. Çince yazılışı şöyleymiş, kitabın girişine de koymuşlar: 年月日(Çinliler italik “font” kullanıyor mu bilmiyorum, dolayısıyla Çince karakterleri eğip bükmeye kalkmadım, bence siz de kalkmayın.)

Neyse, bu son bilgiden de anlaşılacağı üzere yazarımız Çinli. Nereli olduğu mühim değil diyebilirdik, ama diyemiyoruz, çükü kara bela sansür yüzünden dilini çok usturuplu kullanmak zorunda kalan bir yazar. Pekin’de yaşamaya devam edebildiğine göre de işin ayarını fevkalade iyi biliyor. Öyle iyi biliyor ki, hani şimdilerde ironi dediğimiz, eskilerin “hiciv” deyip geçtiği o sağ gösterip sol vurmanın üstadı olup çıkmış. Her okuduğunuz cümlede, vay canına, şimdi bunu dedi ama, acaba şunu mu kastetti, falan diye evhamlanıyorsunuz.

Lianke’nin masalsı anlatımını okurken Uzak Doğu’ya özgü efsanevi bir haller giriyor içinize. Ama öyle doğaüstü yaratıklar değil gördükleriniz. Bilakis, kör köpek, püsküllü mısır, kurumuş kuyu ve terk edilmiş yolları tozlu, evleri dökük bir kasaba sadece. Mevzu havadan sudan, yani yağmur yağdı mı yağar mı, yağacak mı? Bu kadar basit. Ama insanı öyle bir yakalıyor ki. Bitirdikten sonra aklımdan geçmedi değil, bahçeye bir fide ekip sadece dibine işeyerek yetiştirmeye çalışmak, o denli. Size tek paragraflık bir alıntı yapayım:

“Ay ışığı yere dökülünce, dağ sırtının üzerindeki toprak ay ışığının o ıslak rengine büründü. O sessizlikte kör köpek, sıçanların ay ışığını tekmelerken çıkardığı sesleri duydu gerçekten de. İhtiyar sessizce çukurun içine bakmaya gittiğinde, çukurun içinde üç tane sıçanın yiyecek için dövüştüğünü gördü. İhtiyar yorganıyla çukurun üzerini kapattığında sıçanlar şaşkınlık içinde bakındılar.” (s. 76)

Son olarak söz elbette ki kitabın çevirmenine de gelmeli. Daha önce Mo Yan çevirilerini de okuduğum Erdem Kurtuldu’ya tebrik ve teşekkür borcumuz vardır. Okuru fırtınanın gözünden asla ayrı koymayan bir hassas teraziyle tartmış her sözcüğü.

BEHÇET ÇELİK

Mahkûmların Şafağı /  Zaven Biberyan
Karıncaların Günbatımı / Zaven Biberyan
Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam / William Saroyan
Bütün Günlerin Akşamı / Jenny Erpenbeck
Not a Novel-A Memoir in Pieces / Jenny Erpenbeck


2021’de beni en çok etkileyen kitabın hangisi olduğu sorusuna burada yanıt vermek benim için zor, aralarında seçim yapabileceğim birkaç kitap hakkında K24’te halihazırda yazılarım yayınlanmış durumda; tekrara düşmem kaçınılmaz görünüyor. Üzerinde en çok durduğum, didik didik ederek okuduğum, haliyle bu anlamda en çok etkilendiğim kitap Karıncaların Günbatımı olmalı, yıl içinde bu romana değindiğim iki yazı yazdım –biri K24’teydi, buradaki yazı aslında Biberyan’ın özyaşamöyküsü Mahkûmların Şafağı hakkındaydı, ama romana birçok kez dönüp bakma, kimi bölümleri yeniden okuma ihtiyacı duydum.

Biberyan’ın bu kitaplarının yanı sıra Aras Yayıncılık, okurken, “Bu benim için yayımlanmış olmalı,” dediğim bir kitap daha yayımladı bu sene: Saroyan’ın ilk öykü kitabı, Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam. Onun öyküleriyle ilk tanıştığım, etkisiyle öykü yazmaya başladığım ilkgençlik yıllarıma sık sık ışınlandım bu kitabı okurken. Bu kitaplar hakkında uzun uzadıya yazdığım için yeniden söz etmeyeceğim. Gene hakkında bir şeyler yazdığım, ama görece daha az değindiğim bir kitabı, Jenny Erpenbeck’in Bütün Günlerin Akşamı’nı, önceki yazıda pek değinmediğim yönüyle anacağım “o kitap” olarak.

2021’in başlarında büyük bir coşkuyla okudum bu romanı, birkaç ay sonra bu okumadan aldığım haz ve duyduğum coşkunun etkisiyle Erpenbeck’in kitapları hakkında bir şeyler yazmaya karar verip yeniden okuduğumda o coşku hiç azalmadı, aksine arttı. İlk okumamda gözümden kaçan birçok ayrıntıyı ikinci okumamda ya da yazı için sayfalarını karıştırır, romanı düşünürken fark ettim. O sıralarda Kıraathane’de konuk olacağı duyurusu vasıtasıyla haberdar olduğum  Not a Novel-A Memoir in Pieces adlı anı-deneme kitabını da hemen edinip okudum. (Ne yazık ki Erpenbeck yoğunluğu nedeniyle konuk olamadı Kıraathane’ye, beklentim sürüyor, ilgililere duyurulur!) Erpenbeck’in yazılarında değindiği kimi noktalar, edebiyat ve kendi edebiyatı hakkında benim için hayli zihin açıcı ve etkileyiciydi –bunları önceki yazıda aktarmaya çalıştım.

Bütün Günlerin Akşamı’nda hayata ve edebiyata ince bir yerden bakmış Erpenbeck, ince bir yerden bakıp açıyı belki de en geniş haline ayarlamış. Hayatı sadece yaşananlarla sınırlamayan bir bakış sözünü ettiğim. Yaşanmayan, yaşanamayan ya da henüz yaşanmamış yanı hayatın, potansiyel olarak, bir nüve halinde, bir tohum gibi saklı duran. Hiç yaşanmayacak olsalar bile, bir zamanlar yaşanma olasılığı bulunduğu için onlardan söz etmek, bu nüveleri hikâye etmek, nüve olmaktan çıkıp serpilip geliştiğini tasavvur ya da tahayyül etmek, böylece onları “gerçek” kılmak, kafa yormak bunlara, hayatın öbür, yaşanan, yaşadığımız, göze görünür, ele gelir yanını daha bir anlamamıza, sezmemize yardımcı olabilir –hatta ancak bunları da hesaba katarsak anlaşılabilir, anlaşılması mümkün olduğu ölçüde elbette.

Dolayısıyla bir hayat geçmişte, şimdide ve gelecekte barındırdığı ve barındıracağı olasılıkları da içeriyor ve hayat, Hayat, hayatımız ya da hayatlar hakkında konuşurken boşlukları, belirsizlikleri, ihtimalleri, düşlenmiş ya da düşlenecek, demek bir olasılık olarak var kalacak düşleri her daim hesaba katmak gerekiyor. Bütün Günlerin Akşamı’nın kurgusu da boşluklar, olasılıklar, düşler ve Erpenbeck’in başlıca meselelerinden olan sınırlar üzerinden ilerliyor –muhtemel olanın, gerçekleştiği ya da artık gerçekleşmeyeceğinin kesinkes anlaşıldığı (her durumda muhtemel olmaktan çıktığı) an da bir sınır çünkü; bütün sınırlar gibi, ötesi ve berisiyle, geçiş ânının öncesi ve sonrasıyla, geçişin nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte odaklanılması gereken.

Erpenbeck’in romanda birkaç kez yinelediği bir cümle var: “Günün sonunda ölüm olsa da, bütün günlerin akşamı olmamıştı daha.” İlk anlamı, “Görecek günler var daha” elbette, ama Erpenbeck’in romanında “bütün günler” sadece bir kişinin hayatındaki bütün günleri ifade etmiyor; çok daha geniş bir anlamı var, muhtemel ve muhayyel günleri elbette, ama başkalarının “bütün günleri”ni de içeriyor. Başından sonuna 20. yüzyıl boyunca Avrupa’yı kasıp kavurmuş kıyımlarla, kırımlarla boğuşmuş ya da bunların bazısına şu ya da bu biçimde dahli olmuş insanların hikâyelerinin geçit resmi yaptığı Bütün Günlerin Akşamı bu yanıyla, yaşanan, yaşanmakta olan ve muhtemel, bunca acımasız kıyımın ardından hayatın nasıl devam edebildiği, edebileceği sorusuna da bir yanıt. Hayatların birbiriyle bağlantısını bize duyuran sadece hikâyeler ya da hikâyelerin birbirine hayranlık uyandıracak şekilde bağlandığı romanın kurgusu değil, metnin ritmi, tekrarlar, duraklamalar, yavaşlayıp hızlanmalar yahut sayfalar sonra birbirine ulanan imgeler de bunu sezmemizde oldukça etkili.

BETÜL DÜNDER

Kadın Düşmanlığının Mantığı /  Kate Manne
Taşra Kızının Deliceleri / Türkân İldeniz
Havva Çıkmazı / Türkân İldeniz
Buz Altında Yanardağ /  Türkân İldeniz
Yakın Temas / Deniz Durukan
Liya Lu / Pelin Özer

Bu sene malumunuz bütün parametreleriyle ilginç bir zamanın toplamı oldu. Yılın ilk altı ayı pandemi koşullarında, tam ve kısmı kapanma günlerinin heyelanlarıyla geçerken Temmuz itibariyle “normalleşme” başlığıyla post-pandemi dönemini yaşamaya başladık. 2021 Temmuz’u hepimiz için önemli bir dipnotu da barındırıyordu. Bir gecede feshedilen İstanbul Sözleşmesi’ni. Kadınların, LGBTİ bireylerin kendileri olma haklarını, çocukların şiddetsiz bir toplumda yaşama ihtimalini ortadan kaldıran; nerdeyse bir kötülük mutabakatıyla olağanlaştırılan “kadın cinayetlerini” önlemenin yasal düzenlemelerini, yaptırımlarını hiçe sayarak; istismar, şiddet ve cinayet faillerinin elini güçlendiren, cesaretlerini çoğaltan bir kararla Sözleşme’nin yok hükmünde sayılması ile karşılaştık.

Bir yandan fiili olarak Sözleşme’ye sahip çıkmaya çalışırken diğer yandan varolduğumuz alanlarda daha fazla kenetlenip birlikte üretmenin koşullarını çoğaltmaya çalıştık. Senenin okuma pratikleri bundan muaf değildi elbette. Feminist teori çalışan akademisyenler, yazarlar, şairler imkânlar dâhilinde daha çok bir araya gelip, olmadı online etkinliklerle kuramsal dayanaklarıyla kadın mücadelesinin birer öznesi olarak katkı sunmaya devam etti.

Benim için bu minvalde eski kaynaklara tekrar tekrar döndüğüm, “normal” olarak dayatılanların dışında yeni dünya okumalarına uzanmaya çalıştığım bir sene oldu. Bütün bunların arasında özellikle ve bile isteye öne çıkaracağım bir kitap var bu yelpazede. Cornell Üniversitesi’nde ahlak felsefesi profesörü olan Kate Manne’nin; Zeynep Direk ve Ata Mert Binicioğulları’nın çevirisiyle Alfa Yayınları tarafından bize sunulan Otur Kızım – Kadın Düşmanlığının Mantığı  kitabı.

Manne’nin kitabının önsözünde söylediği gibi “… bu kitap, kadın düşmanlığı hakkında (en azından bu tanımıyla) analitik felsefe geleneğinde çalışan biri tarafından yapılmış ilk kitap boyutundaki çalışmadır.” Bu özel çalışmanın başlığının kışkırtıcı olduğunu kabul edebiliriz –çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, kendi zihinsel ve yaşamsal konfor alanlarını terk etmemek adına örtük ya da alenen direnç gösteren / gösterme eğiliminde olanın “ben kadın düşmanı değilim!” cümlesini sıklıkla duymanın bir tezahürüdür kanımca. Ancak şahsi deneyimler, ilişkilenmeler ve en can alıcı noktada ortaya çıkan refleksler bu “düşmanlığın” köklerine dair bir bilmemeyi buna bağlı olarak inkârı işaret ediyor.

Manne, Woolf’un Oxbridge’de çimenliğe girdiğinde, kurumun kızgın güvenlik görevlisi tarafından kovulduğunu anımsatarak, kütüphaneye giden yolu bulsa da orada kalmasına izin verilmediğini söylüyor. Evet dediği gibi “günümüzde böyle kurallar yoktur, kütüphane toplumsal cinsiyetten bağımsız insanlara açıktır.” (Geçtiğimiz aylarda camiyi dolaşmak için içeriye girmesine izin verilmeyen genç bir Müslüman kadının haberini hatırlayalım yine de.) “Fakat bazı insanlar, kadınların şimdiye dek erkeklerin çimenliği olan yere ayak basmasına –veya benzer biçimde erkeğin artık işlemeyen veya eşitsiz bir biçimde yürürlüğe koyulmuş kurallarına riayet etmemesine– kızgınlık ya da öfkeyle tepki göstermeye hâlâ devam etmekteler. Bu tepkiler onları tetikleyen şey; onun tarihsel olarak yasaklanmış şeyleri yaparak yoldan çıkan ve çıkmayı isteyen bir kadın olmasıdır.” Kendimizi, ne yaşadığımızı, nelere maruz kaldığımızı bir kez daha farkına varabilmek adına es geçilmeyecek bir kitap.

Bunun dışında şiire dair birkaç kitap bırakayım buraya. Bu senenin en sürprizli isimlerinden biri sanıyorum Türkân İldeniz’di. Yarım yüzyıl sonra ilk iki kitabı Taşra Kızının Deliceleri  ve Havva Çıkmazı’nın yanında 1970’lerden 2020’ye kadar yazdığı şiirlerinden oluşan yeni kitabı Buz Altında Yanardağ, Everest Yayınları tarafından yayımlandı. Birçoğumuz için bir buluşma olsa da yeni okurlar için modern şiirimizin 50 kuşağından bugün aramızda olan tek isim olarak İldeniz ile bu tanışma son derece önemliydi. 17 sene sonra Pelin Özer’in Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Liya Lu adlı şiir kitabının okuruyla yeniden buluşmasını; Deniz Durukan’ın bütün şiirlerinin Kırmızı Kedi Yayınları tarafından Yakın Temas  adıyla yayımlanmasını da not ederek bitireyim.

BİLGEHAN UÇAK

Düşüşten Sonra /  Selim İleri, Burcu Aktaş

Hiç olmasını istemezdim bu kitabın ama sanırım 2021’i hep bu acı kitapla hatırlayacağım. Gecelerden bir geceydi, telefonum çaldı, arayan kısmında “Selim İleri” yazıyor, hiçbir şey olmadığından adım gibi emin, “iyi geceler Selim Bey,” diye açtım. Selim İleri’ye bir şey olmaz çünkü. Öyle inanmışım. Karşımda, Ali Bey’in buz gibi sesi. Sonra, her şey o kırılan buzun parçası olarak kaldı.

Hastaneden çıkmasını beklediğim, ziyaretlerle geçen birkaç ayın sonunda, en son, Selim Bey’in eve dönüşü ve biraz değişse de yeniden kurduğumuz düzen. Uzun edebiyat sohbetleri. “Nasıl olur da Sait Faik’in hâlâ her şeyini okumamış olabilirsin?!” deyişi. Hüseyin Rahmi, Reşat Nuri, Peyami Safa… Günümüz edebiyatı.

O gece yanında Burcu Aktaş olmasaydı belki de her şey bambaşka bir şekilde yaşanacaktı. Düşünmesi bile şimdi üzen, korkunç, belki bir ölçüde şiirsel, bir gece vakti daktilonun başında inen şalter…

Selim İleri, hastane günlerini Burcu Aktaş’a bir nehir söyleşide anlattı. Düşündüklerini, hissettiklerini, “ölüm” kavramını…

Arka balkonda yaptığımız edebiyat sohbetleri, 2021 yazının akşamüstlerinde… Bu kitabı yazım aşamasında okuyan şanslı insanlardan biriydim. Düşüşten Sonra’yı çıktıktan sonra baştan sona yeniden okudum.

2021’i bu korkunç olayın yol açtığı muhteşem bir kitapla hatırlamak istemezdim. Ama biliyorum ki, 2021 benim için sadece Düşüşten Sonra demek. Ve, hep böyle kalacak.

BİRGÜL OĞUZ

Helios Felaketi /  Linda Boström Knausgård

Okuma zorluğu çektiğim bir yıldı. İlgi duyduğum, beğendiğim halde okuyamadığım kitaplar oldu. Bir türlü dalıp gidemiyordum. Helios Felaketi’nin dolaysızlığı ve yalınlığı öyle çarpıcıydı ki kendimi derhal derinlerde buldum. Su çok berraktı, basınç çok yüksekti, ışık çok keskindi, gözlerimi acıtacak kadar, ama aldırdığım yoktu, başka bir şeyin peşindeydim.

Saydamdı bir kere, saydam bir sesi vardı, bir ses nasıl bu kadar saydam olabilir, saydam ne demek? Bu novellayı yazmış olmak ister miydim, bilmiyorum, yazmış olmanın ağırlığını ve hayretini hayal etmekten bile imtina edebilirim. Ama çevirmiş olmak isterdim. Aynı Ali Arda’nın çevirdiği gibi. Helios Felaketi saf edebi bir vukuat benim gözümde, Türkçe’de de vuku bulduğu ve ben bu vukuata şahit olduğum için bayağı mutluyum. Çeviri metinlerin iki yazarı var. Hülasa edilemez bir edebi deneyimdi.

BİRSEN ULUCAN

Nataşa'nın Dansı: Rusya'nın Kültürel Tarihi /  Orlando Figes
Avrupalılar: Üç Hayatın Işığında Kozmopolit Avrupa Kültürü /  Orlando Figes

2021 yılında aklımda en çok yer eden kitaplar, Orlando Figes’in Avrupalılar ve Nataşa’nın Dansı  oldu.

Bir piyanist olarak, her iki kitaptaki çoksesli yaklaşım ve kurgu yoğunluğu dikkatimi çekti.

Sadece yazı mimarisi açısından değil, aynı zamanda duygusal yönde de etkin olup, melodramatikliğe kaçmadan yazılmış olmaları, bana Bach’ın müziğini hatırlattı.

CANAN ARSLANTUNALI

Ölüme Fısıldayan Adam /  Büşra Yılmaz
Hayvan çiftliği /  George Orwell

“Ölmek istediğim için” deyip gözlerimi kapadım, “sana âşık oldum.”

Bir bütün olarak baktığımızda Ölüme Fısıldayan Adam  mantık hatalarıyla dolu, gerçek dışı, depresif ya da karamsar gelebilir çoğu insana. Çünkü bu kitapta esas kız esas oğlan tarafından kurtarılmıyor, evli mutlu çocuklu, tatlı küçük evlerinde yaşamıyorlar. Kitabı okuyunca kelimenin tam anlamıyla “pat!” diye gerçeklerle yüzleşiyoruz. Çoğu kitaptaki gibi acıyı, nefreti, üzüntüyü yok etmediği gibi, aksine bu duyguları içselleştirip yok edemeyeceğimizi fark etmemizi sağlıyor... Kusurlarla dolu bir dünyada kusurlu bir sevgi...

Çok fazla betimlemeye, benzetmelere yer veren derin bir kitap. Sıradanlaşmış aşk hikâyelerinden beni çıkarıp bakış açımı değiştiren kitaplardan bir tanesiydi. Okurken sizi ağlatacak ve baze şeyleri fark etmenizi sağlayacak bir kitap. Biraz gerçek, biraz yalan, biraz acı, biraz tatlı – melankolik bir aşk hikâyesi. Aynı zamanda iki kaybolmuş insanın doğrularını bulma hikâyesi... 

“Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir!” 

Bazı kitapları sonu için okursunuz bazı kitaplarda ona gerek yoktur, zaten kitabı okurken aynı etkiyi alıyorsunuzdur. İşte Hayvan Çiftliği  sonu için okunabilecek bir kitaptı bence. Şahsen ben bu kitabı ikinci kere okuduğumda aynı etkiyi alamadığım için çok sıkıldım. (İkinci okuyuşum okul içindi ve mecburiydi, sebep bu da olabilir!)

Kitabı okurken hayvanların eşitliği sağlamak gibi bir hayalleri olduğunu biliyoruz, ama okudukça eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramların uygulanmasının ne kadar zor olduğunu, ayrıca canlıların akıllarını kullanamadıkları sürece özgürlüğün değeri olmadığını anlıyoruz. Dediğim gibi Hayvan Çiftliği’ni bu kadar etkileyici kılan şeyin son kısmı olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle okunması gereken bir kitap.

CEMAL YARDIMCI

The Dawn of Everything: A New History of Humanity /  David Graeber, David Wengrow

Benim için yılın en ilgi çekici kitabı, 2020 sonlarında kaybetttiğimiz David Graeber’ın arkeolog David Wengrow ile birlikte yazdığı ve bu yılın sonlarında yayınlanan The Dawn of Everything: A New History of Humanity   (Her Şeyin Başlangıcı: Yeni Bir İnsanlık Tarihi) kitabı oldu.

Aktivist ve antropolog D. Graeber Türkçeye çevrilmiş pek çok eseriyle  tanıyoruz: Değer Teorisi, Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar, Borç: İlk 5000 yıl, Demokrasi projesi, Kuralların Ütopyası, Tırışkadan İşler, Anarşizm Lafın Gelişi… Afrika ve Orta Doğu’da arkeolojik çalışmalar yapmış olan, yazının, sanatın ve devletin ortaya çıkışını özellikle Mısır ve Mezopotamya bağlamında araştıran D. Wengrow ile bu kitap vesilesiyle tanıştım.

Kitap eşitsizliğin, tahakkümün ve devletin kökenlerini konu alıyor. Bu konuya ilişkin modern düşüncenin iki damarından söz edilebilir: Eşitlikçi ilkel komünal cennetten düşerek doğasına yabancılaşan insan ve herkesin herkesle savaş halinde olduğu doğal durumdan devletin tahakkümüne teslim olarak kurtulan insan. Graeber ve Wengrow kendilerini bu ana damarlara mesafeli bir konuma yerleştiriyor ve “köken” sorusunun iyi bir soru olmadığını belirterek daha iyi sorular sorma ihtiyacını vurguluyorlar. Sorulmayan sorular, göz ardı edilen bulgular, unutulan belgeler yazarlar tarafından ortaya konup değerlendirildiğinde insan yaratıcılığının teknoloji alanıyla sınırlı olmadığı, toplumsal örgütlenme alanında benzer bir yaratıcılığın olduğunu gösteren bir derin tarih resmi beliriyor. Kapitalist modernleşmenin tektipleştirici yayılmacılığının unutturduğu bir yaratıcılık.

Graeber ve Weingrow’un “başka bir dünya mümkün” diyen düşünürler olduğu, Graeber’in aktivist kimliği malum. Bu yüzden bekleneceği gibi, kitap insan toplumları için “başka bir dünya” imkânlarının tarihsel zenginliğini gözler önüne seren bilgilerle dolu. Bu bile kitabı değerli yapmaya yeter bence, ama dahası da var: Kitabın ayrıntıları eleştirilebilir, mutlaka eleştirilecektir de.  Kitabı liberallerin fazla sosyalist, muhafazakârların fazla devrimci, aktivistlerin fazla kitabi bulması,  Marksistlerin kitapta “altyapıya”, teknolojiye, maddi şartlara yeterince önem verilmediğini düşünmeleri neredeyse kesin. Ama en eleştirel bakanların bile teslim edeceği gibi, ezberlenmiş varsayımları sarsan, tarihe bakıştaki kör noktalara dikkat çeken, sorgulayan ve sorgulatan bakış açısıyla, itiraz edecekseniz bile üzerine düşünüp, emek ve zaman harcayarak itiraz etmeye değer bir kitap bu…

CENGİZ AKTAR

Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler /  Olga Tokarczuk

Epeydir Polonya’nın Sovyet nüfuz alanından kurtulması ve Avrupa Birliği’ne üye olmasının akabinde hızla gayri demokratik sulara savrulması üzerine düşünüyorum. Aynı sorunsal sabık Doğu Almanya dahil, bütün eski Varşova Paktı ülkeleri için geçerli. Sorunsalın diğer ayağı, “acaba bu savrulma Polonya’nın ve diğer nevzuhur AB üyesi topal ördeklerin Yahudi Soykırımı ile yüzleşmekten itina ile ve binbir gerekçe göstererek kaçınıyor olmaları” mı?

2018/19 Nobel Edebiyat Ödülü sahibesi Olga Tokarczuk bu vesveseme cevap vermiyor elbette ama bahse konu romanı ve diğer edebi eserleri Polonya’nın Yahudi hafızasını bana yetecek ölçüde kurcalıyor. Kafaları da karıştırıyor, özellikle inkârcı vatandaşlarının…

Yazarın, Neşe Taluy Yüce’nin çevirisiyle Türkçede Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler (Lehçesiyle Prawiek i inne czasy) başlığıyla 2020’de çıkan romanını, Dieu, le temps, les hommes et les anges başlıklı Fransızcasından okudum. Frenkler kendi meşreplerine göre olsa gerek, “Tanrı, Zaman, İnsanlar ve Melekler” diye çevirmiş.

Roman/öykü Leh Yahudiliğinden daha fazla şey anlatıyor tabii ki… Metnin merkezi sıradan bir Leh köyü, Antan. Antan’ı Tokarçuk, muhtemelen her köy gibi evrenin merkezinde bulunduğunu farz eden, içinden bir nehrin iki kolu geçen, dört kapısı meleklerce korunan bir köy olarak tasvir ediyor. Öyküde 1910-1980 arasında, yetmiş yıl boyunca iki dünya savaşı, işgaller, Yahudi Soykırımı ve komünist rejimi yaşayan köyün dönüşümü bir masal tadında anlatılıyor.

Masal derken, metin sürekli, tarihî olaylar, mistik ve fantastik hadiseler arasında, köye özgü huzurla tepeden inen şiddet arasında gidip geliyor.

Sorunsalım açısından, köyün kadim kozmopolit özelliği, Katoliklerle Musevîlerin bir arada yaşamaları tuhaf ama doğal bir evrim gibi yok olup gidiyor. Tokarçuk’un köyün yetmiş yıllık serencamına, diğer eserlerinde ve esas 2014’te yayımlanan ve sanırım Türkçede daha bulunmayan magnum opus’u “Yakup Kitapları”nda olduğu gibi, bu yitik hafızayı yerleştirmesi Polonya’nın hafıza politikaları açısından kritik önemde… Yüzleşme kolay değil ama bir yerlerden başlamak lâzım.

Yazar dünyada en çok tercüme edilen çağdaş Polonyalı romancı, tahsili klinik psikoloji, Polonya Yeşiller Partisi üyesi.

ÇİMEN GÜNAY-ERKOL

Hisli Kirpi /  İlhami Algör

2021’in beni en çok etkileyen kitabı İlhami Algör’ün Hisli Kirpi’si. Bir kıyı kasabasında geçen bu anlatı, karşıdaki “gavur” ada, kıyıya vuran cesetler ve sahte can yelekleriyle açılıyor. İçinde yaşadığımız cehenneme “uyandırılıyoruz” ve kirpi saçlı adamla birlikte, imar affı olursa kat çıkmak üzere demirleri açıkta bırakılmış binaların arasından geçerek masanın başına oturuyor ve Nezihe Hanım’ın hikâyesine tanıklık ediyoruz: hem nasıl yazıldığına hem de nasıl yayılarak hayatı ele geçirdiğine. Algör’ün hep yaptığı gibi, türlü muzipliklerle örülü, kimi zaman tek cümleyle içinize kramp sokan ve kimi zaman gülümseten, dönüp dolaşıp içe kapanan bir yalnızlık anlatısı Hisli Kirpi.

Yazmaya çalıştığı hikâyenin ihtimallerini hikâyedeki Nezihe Hanım’la tartışan ve tartan kirpi saçlı adamın kıskançlıklarına, küskünlüğüne, mağlubiyetlerine, doğduğu kente duyduğu özleme uzanıyoruz ve beni en çok etkileyen de onun bunlara dışarıdan ve eleştirel bakabilmesi, kendisini ayağa kaldırmak için uğraşması, birini sevmek için hayatında yer açmaya gayret etmesi oldu. Burada Algör’ün anlatısındaki şu farkı özellikle vurgulamak isterim: Kendisine dışarıdan bakabilen pek çok erkek edebiyat karakteri bu hamleyi duygusallığın devreye girdiği anlarda, bir ölçüde de kendi hislerinin şiddetinden kaçmak için yapar. Örneğin, kendi gözyaşlarına dair konuşmaya başlaması, bir ölçüde rasyonel alana dönüşüdür erkek karakterin. Bir ayağının halen orada olduğu sezdirilir böylece, topyekün bir iktidar kaybı değildir yani yaşanan, duygulara teslim olmamış bir taraf hâlâ oradadır. Buradaysa duyguların dışına çıkılabilen bir an yok; yalnızlık işgalci bir duygu ve karşıdaki boş sandalyeyi de dolduruyor.

Bu kısa anlatıda aşkın neden bir iktidar ilişkisi olarak yaşandığından başlamak üzere, hayata karışmakla ilgili pek çok gündelik mesele, en kırılgan noktalarından ele alınıyor. Rica ederken incelen sesimiz, nesnelerle kurduğumuz bağ, kentlerin içinde mekânları nasıl kendimize ait kıldığımız gibi meselelerin etrafında parmak uçlarında dolaşarak Algör, hayatı anlamlandırma çabamızın içine doğru bir yol açıyor. 2021’in içe kapanmalı günlerinde bana en iyi gelen, bu anlatıdaki yeniden başlama cesaretiydi.

DEMET HAKMAN

Hayal Bile Edemeyeceğimiz Varlıklar Kitabı / Casper Henderson

Kimisi Borges’in hayal ürünü, kimisi de ondan çok önce başka birileri tarafından uydurulan efsanelerden, hikâyelerden çıkıp gelme, birbirinden tuhaf varlıkların bir geçidi olan Düşsel Varlıklar Kitabı’nı ilk kez okuduğumda epeyce gençtim, çok heyecanlanmıştım. Bir yetişkin olmak hevesiyle, son derece gönülsüz bir şekilde, hayal ile gerçek arasında kesin bir çizgi olduğuna kendimi ikna etmeye çalışırken Borges imdadıma yetişmişti. Yoktu öyle kesin bir çizgi işte!

Geçtiğimiz yaz bir yolculuk öncesi, acaba ne okusam diye kitapçıda bakınırken, rafta Casper Henderson’un Hayal Bile Edemeyeceğimiz Varlıklar Kitabı’nı görünce hemen o eski heyecanla elime aldım, giriş bölümü orada bitti.

Giriş bölümünde anlatıyor Henderson; bir yaz öğleden sonrasında elinde Düşsel Varlıklar Kitabı ile uykuya dalmış ve pek çoğu tuhaflıkta hayalî varlıkları rahatlıkla geride bırakabilecek gerçek varlıklardan oluşan bir hayvanname yazmayı da o tatlı uykudan uyandığında kafasına koymuş. Giriş bölümünü şöyle bitiriyor:

“Hayal gücümüzü hem kendi gerçekliğimizi hem de başka var olma biçimlerinin gerçekliklerini dikkate almamızı sağlayacak şekilde genişletmeyi başaramazsak asıl görevimizi yerine getirememiş oluruz.”

Hayal Bile Edemeyeceğimiz Varlıklar Kitabı’nda her biri gerçekten var olan 27 büyüleyici, şaşırtıcı ve tuhaf varlık alfabetik olarak A’dan Z’ye sıralanmış. Bu tuhaf varlıkların sekizincisi insan:

“Birkaç farklı varoluş biçimine farklı açılardan, ‘yan yana gelmiş bir sürü şaşırtıcı şey’ yoluyla bakmaya, bunların insana (ya da olduğumuz zannettiğimiz şeye) ne şekilde benzediğini ya da benzemediğini, bu benzerlik ve farklılıkların insan kabiliyetine ve kaygılarına ne şekilde ışık tuttuğunu keşfetmeye çalıştım.”

Bir tuhaf varlıktan diğerine geçerken kitap boyunca elimizden tutan tema ise evrimsel biyoloji; “bize yalnızca mit ve gelenekleri esas alan bir bakışa kıyasla, varlığın doğasına dair çok daha zengin bir manzara sunuyor”.

Bu manzarada insanın biyolojik bir tür olarak yeri pek de o kadar parlak ve özel görünmüyor, ama Henderson’un sekizinci bölümde şair Brian Christian’dan aktardığı gibi, insan kendisini benzersiz kılan şeyi tespit etmeye kafayı takmış tek hayvandır. İçinde bulunduğumuz çağa da Antroposen Çağ diyoruz, yani insanın dünyayı muazzam ölçüde değiştirip şekillendirdiği çağ. İnsan sormadan edemiyor, böyle bir gücümüz varsa eğer nasıl bir gelecek tahayyül ediyoruz ki?

Henderson kitabı için şöyle diyor:

“Antroposen çağı için bir hayvanname girişimi olan ve yalnızca gerçek, evrimleşen ve çoğu durumda soyu tükenme riskiyle karşı karşıya bulunan hayvanları konu alan bu kitap, neye değer vermemiz gerektiği, değer vermeyi neden beceremediğimiz ve ne şekilde değişebileceğimiz sorularını soruyor."

DENİZ GÜNDOĞAN İBRİŞİM 

Suda Dans Eden Şeytan / Aminatta Forna

Aslında yıllar önce okuduğum bir kitaptı The Devil That Danced on the Water: A Daughter's Quest (Suda Dans Eden Şeytan, Agora Kitaplığı, 2004). Bir akademik makale yazımı için 2021 yaz aylarında romanı yeniden okudum. Yarı-İngiliz, yarı-Afrikalı bir gazeteci olan yazar Aminatta Forna’yı okumak her zaman farklı duyguları ve duygulanım alanlarını ortaya koyuyor ve yeni okuma pratikleri öneriyor. Forna bu romanda, Sierre Leone’de bağımsızlık döneminin önemli siyasetçilerinden olup, devlet başkanı Siaka Stevens tarafından haksız yere vatana ihanetle suçlanarak idam edilen babasının hayatı ve ölümünün ve bu ölümü çevreleyen sessizliğin peşi sıra gidiyor. Sessizliği bozmak için, çocukluğunun geçtiği Sierra Leone’ye dönüyor ve kendi trajik geçmişi üzerinden bütün ülkenin ve kıtanın tarihiyle hesaplaşıyor. Bu hesaplaşmada beni en çok etkileyen, Forna’nın anlatım dili ve çattığı dünya. Suda Dans Eden Şeytan’ı tam da bugün, bireysel, toplumsal, politik ve ekolojik kırılmaların, sarsıntıların içe içe geçtiği bugün okumak, duyguların hem insan hem insan olmayan bütün bedenler, mekânlar arasındaki kanlı canlı dolaşımını görünür kılıyor. Forna bu yanıyla bütün dünyaya ait animist bir dille hem resmi tarihe meydan okuyor ve sessizleştirilen özneyi bir farkla agoraya çıkarıyor.

DENİZ KOLOĞLU

Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikâyeler /  Bülent Şık

Mars’ta kurulacak kolonide olmayacağımı bildiğimden midir bilmem, bir uzay aracında iştah duyguma ne olur diye hiç düşünmemiştim. Ya da hadi gittim diyelim, o koloni kurulmuş da Mars’ta cirit atıyoruz, bostanlar kurulmuş... mu acaba? Bu tıpkı uzaya çıkmasından çok etkilendiğimiz astronotların tuvaletlerini nereye yaptıklarını, ne yediklerini, nasıl uyuduklarını, bir göz mekiğin içinde, hep birlikte değil üç ay, bir ay bile nasıl vakit geçirdiklerini, ezcümle ne kadar da eziyetli bir yolculuk yaptıklarını çoğunlukla hiç düşünmeyişimize benziyor. Tıpkı uzayda veya başka bir gezegende kurulacağı iddia edilen yaşam birimlerinde Dünya’nın karmaşık ve her şeyinin birbirine bağlı olduğu döngüsel yaşam sistemini yapay olarak inşa edemeyeceğimizin farkında olmadığımız gibi...

Her ne kadar Mars’ın yolunu tutamayacağımı bilsem de, dipten dipten “burda olmuyorsa neden orada olmasın” manipülasyonuna maruz kaldığımı fark ettim ve ilk insanların yaptığı gibi, yaşamanın zorlaştığı veya imkânsızlaştığı yeri terk edip başka bir bölgeye göç etme duygusunu, itkisini sömüren bir dış sese dikkat çekti Bülent Şık. Hiç düşünmediğim detaylarla bir bir vurdu yüzüme böyle bir şeyin nasıl olamayacağını. Meğer sona yaklaştığımızı gayet iyi bilmeme rağmen Mars gezegenine gitme fikri zihnimin bir köşesinde sahte sahte umut pompalıyormuş. Sizi gidi uzay tacirleri sizi! Ya da yapay et mefhumu; her ne kadar çıksa da yesek demesem de, sanıldığı gibi hayvan dostu olmadığını, “hamile bir ineğin karnından çıkarılan buzağı cenininin kanından elde edilen serum”la (s. 160) üretildiğini ve bu araştırmaların gıda eşitliği hayrına ilerlemediğini de bu kitaptan öğrendim.

Pandemi döneminde Bülent Şık’ın kaleminden çıkmış Bizi Yeryüzüne Bağlayan Hikâyeler'i okumak ancak 2021’in sonlarına doğru nasip oldu. Etkileneceğimi hissetmiştim. Bülent Şık zarif diliyle hiç de zarif olmayan gerçekleri bir bir vurdu yüzüme. Yeryüzüyle bağlarım iyice pekişti. Kaçacak başka bir gezegen olmadığı gerçeğini bir güzel hatırladım. Hatta bana birkaç sene önce gördüğüm bir rüyamı hatırlattı: İnişli çıkışlı, büyük ve boş bir arazinin bir tepesinden ufka endişeli ama sakin bir şekilde bakan, orta yaşın üstünde, kadınlı erkekli bir grubu görüyorum ve yanlarına gidiyorum. Keyfim gayet yerinde, lakin onlardaki tuhaflık dikkatimi çekiyor. Sözler olmadan anlaşıyoruz: Dünyaya hızla yaklaşan bir meteor var. Ben de “E başka bir yere kaçarız” diyorum. Kafa sallayarak “Olmaz” diyorlar. Hımmm... “Hiç mi başka yer yok?” diyorum. “Yok” diyorlar.

DENİZ YÜCE BAŞARIR

Miras /  Vigdis Hjorth

Bu yıl galiba en çok Vigdis Hjorth’un Siren Yayınları’ndan çıkan Miras  adlı romanından etkilendim. Anlattıkları kadar anlatış biçimi de çarptı beni. Ömrünü büyük bir travmayla başa çıkmaya çalışarak geçirmiş bir kadının dilini yaratmış Hjorth. Hem çok acımasız gerçekleri anlatıyor hem de o sert olaylara uygun özel bir dil yakalıyor. Kuzey edebiyatının bu mesafeli duruşunu seviyorum ben.

Roman otobiyografik özellikler taşıdığı için bayağı tartışma da yaratmış. Fakat duygu sömürüsüne hiç girmeden, okuruna sunduğu edebi lezzeti önplanda tutma becerisi tam da bu yüzden daha da övgüye değer bana sorarsanız.

Romanın kültürel olarak çok sağlam bir arkaplanı olduğunu da belirtmek isterim. Sanırım etkilenme sebeplerimden biri de buydu. Edebiyat evreninde birbirine yaslanan, birbirinden güç alan metinleri çok seviyorum ben. Romanın kahramanlarını anlamak için bazen İbsen oyunlarına girip çıkıyoruz, bazen Freud ve Jung’un görüşlerine başvuruyoruz, kimi zaman da Rolf Jacobsen, Tove Ditlevsen gibi kuzey Avrupalı şair ve yazarların izlerini takip ediyoruz. Sinema da var romanın sırtını yasladığı alanlar arasında. Woody Allen’ın kadın karakterleri ya da Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg imzalı 1998 yapımı Festen de çıkıyor karşımıza.

Kısaca, Miras çağdaş edebiyatın iyi örneklerinden biri. Yalnız kalmak ya da daha acısı yalnız bırakılmak adına çok çarpıcı bir eser. 

DERVİŞ AYDIN AKKOÇ

Sarhoşlar /  Orhan Kemal

İçinde kıvrandıkları, yalpalı voltalar attıkları “berbat sokaklar”dan, “harap arsalar”dan, derme çatma “işçi mahalleleri”nden gayri gidecek yerleri, üç otuz paralıklar hariç tutacak doğru dürüst işleri olmayanlar; korkunç bir hayatta kalma çabasıyla kötülükten, fenalıktan geri adım atmayanlar; “bir lokma ekmek” için ilkel güdülerle birbirlerini boğazlayanlar; gecenin koyu vakitlerinde ucuz şarap satan meyhanelerden kafileler halinde caddelere vuran “sulu sarhoşlar”; viranelerde sabahlayan evsiz barksızlar, ne olur ne olmaz, iç ceplerinde “ayakkabı falçataları” taşıyanlar; yeter ki iş olsun da “yirmi saat çalışırım” diyen iki büklüm hamallar; kanlı bıçaklı sevdaları, sıcak ev düşleriyle hisli orospular; “safi barut şoförler”; yetişmeyen kiralardan, çoluk çocuk tasalarından gönülleri kararmış umutsuzlar; “tütün fabrikaları”nda çalışmaktan yılmış, tenleri gül değil, tütün koktuğu için gençliklerine küfür kıyamet kızlar; saymakla bitmez: Orhan Kemal’in insanları...

Demokrasinin çeperlerinde, “imtiyazsız kaynaşmış” gövdenin çatlaklarında, yurttaşlık imgesinin öte yakasında yer alan, komünist programa da tam oturmayan, politik terminolojinin ihtimal yarı-proleter ya da lümpen proletarya addedeceği bu nasipsiz, karaltılardan farksız insanlarını anlatmak için şipşak manzaralar değil, sinematografik, canlı sahneler yaratır Orhan Kemal. 1951’de yayımlanan Sarhoşlar kitabındaki “Delibozuk” parçasından:

“Müthiş güneşin altında dünya pörsümüş gibiydi. Bozuk parkeler, yanık siyah tahtalarıyla konaklar, eski duvarlardan taşmış tozlu incir yaprakları, külüstür sandığı başında boyacı çocuk, kaldırımın önüne kıvrılakalmış uyuz köpek, üst üste yığılı şeker sandıkları, tezgâhında kasap, bakkal, manav, herkes, her şey ağır bir zeytinyağı kıvamı içinde bezgin, kolu kanadı kırık ve dermansızdı.”

Paranın iktidarı yıkılmadıkça, işsizlik kavurdukça, çıkışsızlık hissi çözülmedikçe eskimeyecek bir tespit: Herkes ve her şey dermansız. Bu durumda sadece kavurucu güneşten değil, mevcut iktisadi ilişkilerden, bitmeyen yoksulluklardan, kaygı yüklü zamanlardan, sırasını bekleyen yoksunluklardan ötürü de “zeytinyağı kıvamı” içindedir insanlar, ve tıpkı tozlu incir yapraklarının duvarlardan taşması gibi, onlar da kentlerin kuytularından taşıyorlardır: “İnsanlar; kırışık, romatizmalı, aksırıklı, öksürüklü insanlar; kel, kör, topal, sağır, dilsiz, güzel, çirkin insanlar; zavallı, kahraman, rezil, namuslu, alçak insanlar…” Orhan Kemal edebiyatının demokratik cumhuriyetinde adıyla sanıyla herkese mutlaka bir yer vardır. Bilhassa açlık söz konusu olduğunda, ezilip horlanmış bu insanların ne “haysiyet” ne “şeref” bilen hırçın tavırlarına, pasaklı hınçlarına ya da bazen akıl almaz fedakârlıklarına, inceliklerine onları itham etmek, yargılamak üzere değil, aksine müthiş bir ilgiyle onları anlamak, seslerini işitip duymak üzere eğilir Orhan Kemal. Öfkeleri henüz siyasal bilinçle tanışmamış, negatif-yıkıcı duyguları kâh kendilerine, kâh birbirlerine dolaşık bu insanların dramları belli bir sevgiyle yansıtılırken muntazam bir jargon, nadir bulunur, leziz bir argo, bir tür “iç dil” de devrededir: aşağıdakilerin dili. 1960 tarihli “Küçücük” adlı uzun-öykünün köhne bir kahvehanede açılan sahnesi:

“‘Pişti’de çaylar gene onda kalınca, Allahlı kitaplı bir gamato salladı kahvenin rutubetli alacakaranlığına. O sıra ocakta çay bardaklarını yıkayan kahveci ocaktan ok gibi fırlayıp ‘gamatoyu hangi ineğin salladığını’ sorunca da şafak attı. Kahvecinin Allahlı kitaplı küfre şakası olmadığını bilirdi. Bilirdi ama sırtı sırtına üç gündür otuz altı çaydı yutulduğu.”

Sırtı sırtına otuz altı çay ya da hayat gailesinde sırtı sırtına otuz altı kez umut ve hüsran, otuz altı kez mücadele ve mağlubiyet, otuz altı kez çaresizlik, otuz altı kez yıkılmış arzu; ve elbette bu kahırlı deveranda kaba saba propagandaya asla prim vermeyen, ajitatif tazyiklere tenezzül etmeyen Orhan Kemal’in büyük sabrı, büyük özlemi: Dünyanın rutubetli alacakaranlığında o gamato bir an gelir, kim bilir belki otuz yedinci çayda, halis malis muhataplarını bulur; esas şafak da o zaman atar

DUYGU KANKAYTSIN

Trajedi /  Terry Eagleton
Sualtındaki Hafıza / Nihat Özdal

K24’ün gelenekselleşen yıl sonu soruşturması için öncelikle geçen yılki yazdıklarıma baktım. 2021 yılı bir önceki yıldan ne kadar farklıydı? Pandeminin daha da içindeydik. Kaygılarımız peşi sıra bizimleydi. Yine de okuma alışkanlığımız yerini korudu. Okuduklarımdan daha fazlasını yazayım istedim ama o kadar çok ki, en son okuduklarımdan iki kitabı anarak yetinmeye karar verdim. Terry Eagleton ilk gençliğimden beri zihnimi açan yazar ve düşünürler arasındadır. Geçtiğimiz aylarda Cem Alpan’ın çevirisiyle Eagleton’ın Trajedi’sini okuma şansım oldu. Büyük bir kavram, büyük bir kuram, büyük bir estetik, büyük bir deneyim “trajedi”. Bunun üzerine bilindik, beylik o kadar çok düşünce ve yazı yazıldı ki, ilk etapta bakıldığında cazibesi yok bu başlıkta bir kitabın. Söz konusu Eagleton olunca, kitap kapağını farklı kaldırıyor insan tabii... Yıllardır üzerine çalıştığı bir konuda –Tatlı Şiddet’i de burada anarak– emeklerinin izlerini alımlayıcı için yeni bir fikre oturtan Eagleton, trajedinin bütün yönlerini çok yüzlü ve çok amaçlı inceler. Sadece bir dönemin estetiği olarak değil, birkaç yazarın kuramı olarak da değil ve elbette sadece bir disipline ait bir algılama biçimi olarak da hiç değil... Dahası, bu kuramı tiyatroda, edebiyatta, siyasette, psikolojide, vs. araştırarak trajedinin anlamının ötesinde bir anlama sahip olduğunu tartışır. Daha önceki makale ve kitaplarında da bu düşünceleri işlemiş olan Eagleton, Trajedi adlı kitabında bir bütünlüğe ulaşır. Sonucunda bu derli toplu fotoğraf alımlayıcıya yeni sorular bırakır: Trajedi yeterince anlaşılmış mıdır, trajedi nedir?

En son okuduğum kitapsa, Nihat Özdal’ın Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan Sualtındaki Hafızası. Bu kitap tam anlamıyla bir hafıza çalışması. Fırat Nehri’ne ve oranın derinliklerine fotoğrafla, yazıyla bakabilmenin bir yolu, bir iç-acısı. Tarihin, antropolojinin, tiyatronun, alfabenin, müziğin çalışıldığı, uzun soluklu bir yolculuk kitabı. Doğu’nun yalnız salt Doğu olmadığı, Batı’nın yalnız salt Batı olmadığı, melezliğin, geçirgenliğin, kederin ortak hafızasında şehirlerin ve o şehirlerin insanlarını gün yüzüne çıkaran bir tanıklık trajedisi. Dalışlardan çıkarılan kareler ötelere geçemeyen insanların muazzam hayat hikâyelerini anlatır. Bu hikâyeler su, insan ve anı üçgeninde bir projeksiyon sunar: Şimdiki zamanda hangimiz neyi ve nasıl izliyor? Evlerine ayakkabılarla giremeyenler nasıl olur da şimdi evlerinde paletlerle yüzüyor? Dut ağaçları nasıl oluyor da suyun altında hâlâ ayakta? Onlar sadece yapraklarını kaybetmiş ağaçlar mı? Yapraklar kaybolsa da hafızaları yerli yerinde değil mi?

 

 

Soruşturma ikinci ve üçüncü bölümleriyle devam etmektedir.